“Sarılmalar, rüyalara kaldı” dedi çocuk. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ediyordu uyandığında. Küllenen bir ateş yeniden alevlenmişti adeta. “Çok güzel sarılırdı” dedi. Sımsıkı ve sıcacık kavrardı. Her ayrılıştan sonra insan, en çok da ona sarılmayı arardı. Hakkını verebilmiş miydi evlat olmanın, bilmiyordu. Bir keresinde “Hakkını helal et babacığım” dediğinde “Sen doğduğunda ben hakkımı helal ettim oğul” demişti. Hayattayken ara ara telefonun öteki tarafından seslenirdi babası: “Oğul çok özledim!” Bazen de vurguyu değiştirir “Özledim oğul!” derdi. Sevginin tazelenmesiydi o konuşmalar… Ve biraraya geldiklerinde yapılan uzun sohbetlerde büyümüştü çocuk. Ve her şeyi sormakta özgürdü.
Babasının vefatından beri iki senede iki kere sarılmıştı rüyalar âleminde. Siliniyorken sureti yavaş yavaş adeta özlem tazelemişlerdi.
İlk rüyasından sonra şunlar dökülüvermişti dilinden çocuğun:
“Bir vesileyle ayrılırsınız. Hasretin kollarına atar sizi kader. Gözyaşı dökersiniz günbegün, anbean. Hatırdan çıkmadıkça, hatırladıkça sızım sızım sızlar kalbiniz. Nereye baksanız onu ve yaşadıklarınızı hatırlarsınız. Sizde hissettirdiklerini hücrelerinize varana kadar hissedersiniz. Bu çok acı ve yakıcı bir hale gelir. Bazen hareketsiz ve donuk kalırsınız.
Zaman geçtikçe azalmaya başlar o sızılar. Zaman, şifalar sunar elleriyle. Yavaş yavaş uzaklaşırsınız hatıralardan. Gönüller birbirine dönük yaşamaktan sıyrılır usul usul. Silinmeye başlar ne varsa. Acıtmaz eskisi kadar hasret. Kalbiniz taşlaşmış mıdır yoksa? Nasıl olur da acı duymam der vicdanınız. Buz tutan yüreğinize küsersiniz. Ona kızarsınız. Neden bir ses, bir nefes vermiyor diye. Duymaz olmuştur artık gönlünüzden geçenleri. Rabıtanız kopmuştur. Bu hâl çok mahzun eder sizi. Kalpsiz miyim, yoksa bu hep böyle mi olur dersiniz. İnsan, insanı unutur mu?
Sonra bir gün çıkar karşınıza. Arabanın ön kapısı açılır. Öyle güçlü bir muhabbetle bakarsınız ki birbirinize, buzdağıları çatır çatır çatırdar ve sıcacık bir hâl alır kalpleriniz. Koşarak, kollarınızı ummanlarca açarak sarılırsınız. Sıcaklığını, kokusunu duyarsınız. Asırlar süren bir hasret sona ermiş gibi. Bir nehir, bir denize ulaşmış gibi. Muhabbet ateşi tekrar tutuşmuş gibi. Gözlerinin içine bakıp “Bu rüya değil, değil mi? Eğer rüyaysa çok üzülürüm” dersiniz. Ve tam da mutluluğun kollarında keyfederken o yine uçup gider. Kor gibi bir ateşi avucunuza, göğsünüze ve gönlünüze bırakıverir. Çaresizce gözyaşlarına boğulursunuz.”
Ayrılışın bu ikinci senesinde ise, rüyanın ruha dair geniş ufkunda, sanki yanındaymış, hakikatmiş gibi yine sarılmışlardı işte. İlkinde olduğu gibi rüyanın sonunda bunun bir rüya olduğunu anlayınca yine ağlamaya başlamıştı çocuk. İnsan hakikati her anladığında, ağlar mıydı?
Öğreniyordu çocuk. Ölüm denilen hakikat bir müddetliğine ayırsa da insanları, kalıcı olan şey; gidenin, kalan üzerinde bıraktığı duygular, hisler ve tesirlerdi. “Benim için” dedi çocuk: “Baba; sevginin kaynağı, tatlı ve uzun sohbetler ve içten bir sarılıştır.”
Babacığıma Rahmetle…
“Rahim olan Allah, (Celle Celaluhu ve Cemaluhu) rahmetiyle sarsın sarmalasın duası ve niyazıyla…
Mücahit Kocabaş
