“Hakikate ulaşmak isteyen ruhlar sadece insan bedeninde bulunmaz. Evrendeki her varlık aslını arar ve evrendeki her varlığın kendi serüveni vardır. Hakikat ise tam olarak bilinmez ve ona giden yolda yolcu ayırmaz. Bu özelliği ile hakikat peşine düşen her ruha bir giysi olur. Herkesin kendi gerçeği ve kendi yolculuğu vardır belki de. Hakikat dediğimiz tüm bunlara rağmen yine tek ve mutlak olabilir ama herkes kendi gerçeğinin yörüngesinde döner. Her birimiz birbirimizden farklı benzersiz varlıklar olsak da bizler hakikat denen bütünün o eşsiz parçalarıyız.”
Bir ileri bir geri giden dalgalara uyandım bir sabah. Önce uzun bir süre gökyüzündeki mavilere daldım. Sonra kıyısına vurduğum mavilere takıldı gözlerim. Etrafı dikkatlice izledim ve deniz ile kumdan başka bir şey göremedim. O an tarifi izah edilemez bir korkuya kapıldım. Bir kez daha umutsuzluk içinde etrafa baktım. Ucu bucağı olmayan tenha bir plaj boydan boya uzanıyordu. Gördüğüm en yakın yer ile en uzak yer arasında hiç bir fark yoktu. Bu kasvetli yerden hemen kaçmak istedim. Nereye varacağımı bilmeden koşmaya başladım. Her adımım tozu dumana katıyor, kumları etrafa saçıyor ve kıyıya vuran dalgaları güçlü bir şekilde yarıyordu. Amansızca hiçliğe doğru koşarken nihayet yorulmuştum. Kendime dair hatırladığım hiçbir şey yoktu. Sanki var olmaya az önce başlamıştım.
Neler olup bittiğini anlamaya çalışırken karanlık çöktü. Sanki dalgalar kendi aralarında fısıldaşıyor ve bir şeyler biliyor gibiydiler. Ay ışığında parlayan hırçın deniz beni çağırıyor ve içine çekiyordu adeta. Saniyeler sonra karşı koyamadığım bir güçle karanlık suların içine çekildim. Dalgalar mı beni savuruyor ben mi onları anlayamıyordum. Önce suları aşındırıp batıyor sonra korkunç bir uğultuyla tekrar yüzeye çıkıyordum. Haftalarca bu şekilde sürüklenip durdum. Devasa okyanusları aştım, küçük adacıkların içinden geçtim, yelkenlileri alabora ettim, denizin derinliklerine uzanan sonsuz girdaplar yarattım, gezdikçe dolaştıkça gücüme güç kattım.
Aylar süren serüvenim bana kim olduğumu öğretmişti. Dünyaya minik bir yel olarak gelmiştim ve şimdi genç acımasız bir rüzgârdım. Yağmurlar, karlar götürüyordum gittiğim yerlere. Okyanuslar kıtalar aştım, gece çökünce çöllerde dolaştım, dağları tepeleri tırmandım, çorak ovalardan, kurak topraklardan, yağmur ormanlarından geçtim. Bir gün gelecek hırçınlaşıp büyüyüp korkunç bir kasırga olacaktım.
O gün geldiğinde kendimle yüzleştim. Varlığımın amacına hizmet etmiş ve üzerime düşenleri bir rüzgâr olarak yerine getirmiştim. Ve yine bu yolculuğuma devam edecektim. Dünyadaki sonsuz döngüye katılmıştım artık. Güneşin kavurduğu kızgın kumlarda başlayıp denizlere, okyanuslara, çöllere, buzlara, ormanlara ve usulca beni çağıran her yere uzanan bu namütenahi yolculuğu henüz noktalamamış, geçmiş zamanların tozunu rüzgârına katarak, her an şimdiki zamana uğrayıp tüm görkemiyle geleceğe doğru gitmekte olan, dünyayı ve dünyalıların süregelen evrendeki anlam arayışlarını kaotik bir zaman ve mekân algısına sürükleyen dev bir hakikat ve var oluş kasırgasına dönmüştüm.
Zaman denizinde kendi kimliğimizi aramak düşüyor bizlere. Varlığımız sadece göründüğümüzü değil gördüğümüz ve duyumsadığımızı da kapsar. Bizler başsız ve sonsuz bir mekâna doğup nasıl olur da kendimizi kısacık bir ömür ve tek bir yaşantıya hapsedebiliriz. Dünya bizim doğum kapısıyla girip ölüm kapısından çıktığımız ve varlığımızın bir bölümünü geçirdiğimiz evimizdir. Yuvadan uçan ruhumuz uzun yolculuklara başlar evrende. Ben bir rüzgâr olarak dünyada dolaşmadan önce kimdim ve nerede ne yapıyordum bilmiyorum ama varlığımı saran bedenleri ve kimlikleri hayal edebiliyorum. Şimdi ise özgür ve coşkulu bir kimliğim var, diyardan diyara esiyor ve varlığımı yaşayarak özümsüyorum. Dünyada dokunmadığım yaprak, tozmadığım yol, aşındırmadığım taş, uçuşturmadığım saç kalmayana dek tutkuyla eseceğim.
Hamdiye Yılmaz
