Meşe O Sevgili

“Meşeden rütbelerim var artık, paşasıyım bu ormanın!”

 

Ben bir meşeseverim.

Bunu vatanseverlik addederim.

Çamlıca korusunda ulu ağaçlarla dolu bir meşelik var.

Gider, içinde yürürüm.

Korunun, deniz gören yerleri bile beni bu kadar mutlu etmez. Bugün burada tuhaf bir şey keşfettim.

Malum mevsim sonbahar, aylardan ise Kasım!

Meşelerin altı sarının bütün tonlarındaki yapraklarla kaplı.

Şu anda ben yürürken dahi, yapraklar başıma dökülüyor hatta kimileri küçük dallarıyla birlikte kopup geliyorlar.

Her yaprak salına salına saçlarıma düşerken, başıma devlet kuşu konmuş gibi seviniyorum.

Evet, lafı başka yere çektim yine, nedir bu senin keşif, onu anlat bize dediğinizi duyar gibiyim.

Efendim kuruyup yere düşen meşe yaprakları, toprağı boncuk boncuk kabartıyorlar.

Böylece havalandırmış oluyorlar bir nevi.

Meşe o kadar vefalı ki kendisine hayat veren, besleyen, büyüten toprağa borcunu ödüyor.

 

Fakat şu yaprakların bir düşüşü var ki çok farfaralı!

Ağaçtan tam koptuğu anda bir “çıt” sesi geliyor.

Ardından paraşüt gibi dalgalana dalgalana süzülüyor havada.

Eğer kulaklarınız hassassa bu sırada sürtünmeyle çıkan “fıst fıst” seslerini duyabilirsiniz.

Durun, daha bitmedi bu saltanat düşüşü!

Alay-ı vala ile devam ediyor…

Bir tören yürüyüşü, bir bayrak töreni, bir saygı duruşu, bir sonbahar resitali…

Her bir yaprak, vatan toprağında dalgalanan bayrak! Her bir yaprak, bir kınalı yapıncak!

Kınalı yaprak düşerken, meşe kökleniyor, meşe yükseliyor.

Bu düşüş, şatafatlı bir düşüş!

Sanki imparatorluk düşüyor, meşe yaprağı değil!

Birkaç yaprak omuzlarıma denk geliyor, sıra sıra diziliyorlar sırma gibi.

Meşeden rütbelerim var artık, paşasıyım bu ormanın!

Başıma dalıyla beraber düşüyor bir tanesi. Bir diğeri madalya gibi yapışıyor göğsüme.

 

Meşe ağacı olan yerleri seviyorum…

Mesela Burhaniye/Ören tam bir meşe diyarıdır. Orada yaz günlerinde bir meşenin güçlü gölgesinde oturup körfezi seyre dalmak, dünyayı seyre dalmak gibidir.

Hele, oradan gün batımını izlemek, meşeyle sevişmek gibidir. İstanbul’a biraz uzak düştüğü için oraya sık gidemiyorum ama yakınımda genç meşelerin arzı endam ettiği Nezahat Gökyiğit botanik bahçesi var.

Kanı kaynayan genç meşelerin neşeli şarkılarını dinliyorum o bahçede.

Dans ediyor ruhum! Zira o da hep 18 yaşında!

Bana meşeyi sevdiren köyümdür. Ekin denizi tarlalara, tepeden şarkılar söyleyen rüzgârla düet yapan ulu meşe ağacı, çocukluğumun Tanrısıdır. Tanrının gölgesinde oturur, etrafı seyreder, yemek yer, kitap okur, uyurdum. Boynu bükük buğday başaklarının taneyle dolmasını izlerdim. Meşenin gölgesinde sadece kitap okumakla kalmaz, tabiatı da okurdum. Meşenin altına oturduğumda Dünyanın döndüğünü görür gibi olurdum. Meşenin gölgesinde, büyürdüm. Çocuk olduğumu unuturdum. Onun yaşlı bilgeliği bulaşırdı bana. O zaman da yazardım ben. Kâğıda dökmezdim, utanırdım hayallerimden. Hayal âleminde yaşamak suçtu o vakitler bazı diyarlarda. Ama ne çare? Ben hayallerimi ezberledim, zihnime yazdım. Hafızam kendi kitaplarımla dolu…

Meşe de apayrı kendi başına bir kitaptır orada. Bir tarihtir, çocuk gözümden akıp giden. Her yıl tazelenen yağmur, her yıl dökülen palamuttur. Kuşların her mevsim için ayrı şakıdığı senfonidir. Ben Itri’yi de dinledim ondan Mozart’ı da! Dünyanın bütün müzikleri benim ruhuma indirilmiştir orada.

Meşenin altından öteleri görürsün, maverayı görürsün. Büyük tecelliyi görürsün. İçine işler. Okursun, uyursun, uyanırsın, artık bir başkasısın! Meşe başkalaştırır Dünyayı! Başkasına ihtiyacın kalmaz. Hep aradığın o sevgiliyi bulursun…

 

Veli DALBUDAK
21.11.2025