“Bomba sesleri, alarm zillerinden daha güzel uyandırıyordu bizi.”
Yusuf, Rahaf ve Ali birlikte büyümek için çaba sarf eden üç çocuk… Gazze cehenneminde yaşadıklarını, birbirleri ile geçirdikleri çocuksu zamanın cennetine çeviriyorlardı.
Yusuf’un anne ve babası İsrail’in Fehmi el-Cercavi Okulundaki sivillere yağdırdığı bombalarda vefat edenler arasında idi. Onlar şehit olduktan sonra 7 yaşındaki Yusuf amcasının yıkık evinde yaşamaya çalışıyordu. Ev değil de bombalamalardan kalan beton yığını diyelim. Yusuf sabahları “Gizli Kale” dedikleri işte bu beton yığınlarının altından çıkıp, Rahaf ve Ali’yi bekliyordu.
Rahaf, birçok Gazze’li çocuk gibi babasız kalmıştı. Annesi 470 kişinin şehit düştüğü El Ehli Hastanesi bombardımanından sağ kurtulan bir hemşire idi. İnsanlara yardımcı olabilmek ve Gazze’nin özgürlük mücadelesine bir nebze de olsa destek çıkmak için her sabah 8 yaşındaki Rahaf’ı bırakıp hastane olarak kullanılan çadıra gidiyordu. Her sabah evden çıkmadan önce çocuğunun vücuduna bir dövme çizip öyle çıkıyordu. Çok acı bir sebeple (vefat ederse tanımak için) yaptığı bu dövme bir süre sonra Rahaf için bir oyuna dönüştü. Ve bu sabah annesinin sırtına çizdiği “koşucu at” dövmesi oyunlarında ona “Bugün ben liderim!” dedirtecekti.
Ali, beş kardeşin en küçüğü idi. Diğer dört kardeşi ve babası yakacak odun toplamaya gittikleri esnada bir İHA tarafından şehit edilmiş. Annesi ise bir kolunu ve Ali hariç tüm ailesini orada kaybetmişti. Kalan tek kolu ve tüm umutları ile Ali’ye sarılıyordu. Türkiye’den gönderilen yardım kamyonlarının dağıtımında gönüllü çalışıyordu. Kalan ömrünü vatanına hizmete adamıştı. Tek kolu kalan umuda tutunuyordu. Ali her sabah annesini öperek arkadaşlarının yanına gideceği anı sabırsızlıkla bekliyordu.
Gizli Kale’nin önünde buluştu üç çocuk. Yusuf; “Bomba sesleri, alarm zillerinden daha güzel uyandırıyor bizi.” değil mi diye onay bekleyerek sordu diğer iki çocuğa. Ali elindeki teneke kutudan yapılmış dürbünle etrafı tarayıp: “Düşman askerleri yok! Oyun başlasın!” diye neşeyle bağırdı.
Rahaf sırtındaki dönmeyi gösterip “bugün ben liderim oyunda tamam mı?” dedi arkadaşlarına. Bugünkü oyun “patlamalardan kaç”… Kural şöyle; “Gökyüzündeki İHA seslerini duyunca -Şeytan uçakları geldi!- diye bağırıp en yakın yarım kalmış bina temeline koşacağız. Kim en son saklanırsa oyun ebesi o olacak. Tamam mı, herkes kabul ediyor mu?”
Hepsi bu oyuna daha önce sanki hiç oynamamış gibi hevesle “eveeeeeet” diye bağırarak koşuşmaya başladılar.
Bir süre sonra İHA’nın o sinsi sesini duyup daha önce su deposu olduğunu bildikleri bir yıkıntıya doğru koşmaya başladılar. Koşarlarken Rahaf kafasını sağ tarafa çevirdiğinde kendisine daha yakın bir yıkıntı görüp kendini gülerek onun içine attı. Ebe olmamanın mutluluğuyla sığındığı yerden bağırmaya başladı; “Yaşasın ben ebe değilim”. Ali ile Yusuf birlikte koşuyorlardı ama Ali biraz daha kısa boylu olmanın dezavantajı ile geride kaldı ve oyun ebesi oldu. Bir süre sonra başka bir İHA sesi ile başka bir yıkıntı altına koşuşturmaya başladılar. Bu sefer de ebe Rahaf olmuştur. Çocukların kahkahaları bir yerlerde bombalanan insanların cennete çıkan ruhlarını yolcu ediyordu. Ama çocuklar bunu bilmiyordu tabi.
Bu oyundan yorulup elleri kikirdeyerek yürümeye başladılar. Ali birden ben artık hayalet avcısıyım diye bağırdı. Nedenmiş diye sordular diğerleri. Ali; “Çünkü hastane önündeki hayaletleri ben gördüm” dedi parmağı ile az ileriyi göstererek. Ve koşmaya başladı oraya doğru. Evet, o görmüştü ama gördüğünün örtülere sarınmış cesetler olduğunu bilmiyordu tabi. Birisinin yanında hızlıca gidip “Git artık, annem seni görmekten korkuyor!” diye bağırdı. Çünkü annesi ne zaman hayalet görse ağlıyordu. Çocuklar hayalet avcısı olmak istemediklerini anladılar ve oradan hızlıca uzaklaştılar.
Yusuf ise az ileride bir şeyler gördü; “Hazine buldum” diye sevinçle bağırdı. Yarım bir oyuncak bebek, paslı bir anahtar ve bir paket hurmayı “Krallık hazinesi” ilan edip, bunları kaybetmemek için nöbetleşe beklemeye karar verdiler. Bir süre bekledikten sonra bundan da sıkıldılar. Hazinelerini yanlarına alıp yürümeye devam ettiler.
Yusuf amcasının verdiği delik gaz maskesini takıp “Ben uzaylıyım!” diye gülmeye başladı. Maskenin camındaki çatlak, ‘kimyasal saldırı uyarısı’ olarak yazılmış Arapça kelimeleri bölüyordu.
Her yerde olduğu gibi yine yıkık bir binanın yanından geçerken Rahaf bulduğu bir roket parçasını sallayıp “Büyü yaptım, artık bina sağlam!” diye binaya doğru uzattı. Taş parçası dışındaki her şey çocuklar için bir oyuncaktı zaten. Rahaf elindekini eve götürdüğünde annesi o parçayı su ısıtmak için kullanacak Rahaf’da içinden büyülü su içiyorum diye düşünecekti.
Yavaş yavaş akşam oluyordu. Yusuf, amcasının sabah evden çıkarken “Yarın bu mahalle de boşaltılacak,” dediğini yeni hatırlamıştı. Rahaf ve Ali’ye bunu söyleyip, acaba yeni “Gizli Kale’nin yeri neresi olacak arkadaşlar” diye sordu. Ama uzağa gitmeyeceğim ben. Hep birlikte oyun oynayacağız diye umudunu da dile getirmişti.
Artık geceyi geçirecekleri ev denebilecek sığınaklarına gelmişlerdi. Rahaf, annesinin duvara çizdiği takvime bakıp “Oyun günleri bitiyor mu?” diye sordu. Annesi, bir sonraki bombalamada ölebileceklerini bilerek “Hayat da bir oyun, bitmez oğlum” demişti acı bir gülümsemeyle.
Ali, teneke dürbünle gece gökyüzündeki füze izlerini izleyip: “Yarın bunlardan kaçmayı da oyuna ekleyelim. Çok güzel olur” diye içinden geçirdi.
Gazze’de çocuk olmak, kumdan kale yapmaktı. Her delga (bomba) yıktığında, yeniden başlardın… Ta ki kumlar bitene dek.
Gökmen Ünlü
