Ben köyümde 5 sınıflı bir okulda okudum. Beş sınıf derken beş sınıfın da tek bir sınıfta ders gördüğü.
Bir öğretmenimiz vardı, beş sınıfa birden ders veriyordu.
Birinci sınıflara okuryazarlık öğretirken diğer sınıflar hem onları izliyor hem de öğretmeninin verdiği ödevleri yapıyordu.
Üst sınıflara ders verirken de alt sınıflar onları izliyordu. Hatta üst sınıflara soru soruyor, o soruya bazen üst sınıflar cevap veremiyor, alt sınıflar cevaplıyordu ve böylece üst sınıfları cezalandırmış oluyor, bu aynı zamanda onları kamçılıyordu.
Biz dördüncü sınıftayken okulumuza bir öğretmen daha verildi. Okulumuzda beş sınıfın bir arada olduğu sınıfın bitişiğinde bir işlik vardı, orası sınıfa dönüştürüldü, biz 4. ve 5. sınıfları orada okuduk. Böylece beş sınıf ikiye bölünmüş oldu.
Öğretmenimiz Buz Köyü’nden Hüsamettin Çıtır’dı. Genç, yeni mezun, heyecanlı, eğitim aşığı çok başarılı bir öğretmendi. Daha sonra ilköğretim müfettişi oldu, Amasya’da oturuyordu, en son iki sene önce telefonla görüştüm kendisiyle. Yakın zamanda vefat etti, ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Dördüncü sınıftaydık sanıyorum bizi 23 Nisanda bir geziye götürdü. Bizim köyün sınırları içinde Kavaklı diye bir Gürcü köyü vardır, onun önünde bir tepeye gittik. Tepe; tüm Niksar Ovası’na kuş bakışı sağlayan bir konumdaydı. 1960‘lı yılların başıydı, Niksar ovası o yıllar, ilkbaharda tamamıyla suyla kaplıydı. Kelkit Çayı (Yeşilırmak’ın ana kolu) ve ovada çıkan Karasu, ovanın tamamını kaplamıştı. Öğretmenimiz Buz Köyü’ndeki ırmağın yanındaki tarlalarını gösteriyor, tarlanın içindeki ağacın dalları suyun dışında sadece, bize tarlayı, ağacı göstererek tarif edebiliyordu. Daha sonraları ovaya kanallar açılarak ova sudan kurtarıldı, ova bugünkü halini aldı.
Komşu köy İpsimara’nın öğretmeni ve öğrencileri de aynı yere pikniğe gelmişti. Sanırsam öğretmenler aralarında anlaşarak sağlamışlardı bu birlikteliği.
Öğretmenimiz, “Komşu köyün öğrencileriyle birbirinize sorular sorun, birbirinizi bilgi yönünden yoklayın” diye tembih etmişti bize. Komşu köyün öğretmeni de aynı şeyi söylemişti öğrencilerine.
Bizden bir sınıf önce babayiğitçe, samimi, kendiyle barışık, pozitif düşünceli bir çocuk, öğretmenlerden uzak bir yerde, bizim köyden benim de içinde bulunduğum bir grup öğrenciye, gayet samimi ve harbi bir ifadeyle; “Oğlum kimse bana soru sormasın, ben de kimseye soru sormam” dedi ve devam etti; “Ne lan bu, biz buraya pikniğe mi geldik, ders yapmaya mı, gelin oyun oynayalım.” dedi ve biz bir kenara çekilip, çeşitli oyunlar oynayarak, eğlenceli şekilde günü bitirdik. Biz de birkaç kişi aynı fikirde olduğumuz için arkadaşı çok sevdik, arkadaşla samimi olduk ve çok eğlendik. Tabii ki öğretmenlerimiz de anlayış gösterip bize müdahil olmamışlardı.
Son sınıfta, öğretmenimiz bizi Niksar’a öğretmen okulları giriş sınavına götürdü. Ulucanlar İlkokulu’nda sınava girdik, hayatımızda ilk defa şehir görüyorduk. Köyümüzden öğretmenimizin başarılı bulduğu 4 ya da 5 öğrenci girmiştik sınava.
Sınav bitti, dışarı çıktık, öğretmenimiz bizi bahçede bekliyordu, koşarak yanına gittik, o bizden daha heyecanlıydı.
-Nasıl geçti çocuklar?
Biz hep bir ağızdan;
-Çok iyi geçti öğretmenim ama bir soru yanlıştı, biz onu düzelttik.
O günlerde sınavlar klasik yapılırdı. Tanımlar sorulurdu.
-Hangi soru? (Yine biz hep bir ağızdan)
-Virajı plaj yazmışlar, biz onu düzelttik, virajı açıkladık, öğretmenim.
-Çocuklar o soru yanlış değil!
“Plaj; deniz kenarında, kumsal olan yerlerde gezip, eğlenip, güneşlenip, denize girilen yerler.” diye açıkladı öğretmenimiz. Hepimiz utandık ve öğretmenin yüzüne bakamadık.
“Haklısınız” dedi öğretmenimiz, “Siz hiç deniz görmediniz ki bu soru size göre çok zor tabii” dedi haklı olarak.
Gerçekten de biz o günlerde ne deniz gördük ne de göl!
Biz denizi haritada görüyorduk sadece.
Bugünkü gibi ulaşım araçları yoktu, tatil anlayışı yoktu bizim yaşadığımız bölgede, televizyon yoktu, sinemayı da bilmiyorduk hiç, radyo dahi çok azdı o günlerde.
“Plaj” sözünü hayatta ilk defa duyduk, nerden bilelim anlamını. İmtihana giren dört kişiydik, dördümüzün de aynı şeyi anlaması ilginç değil mi?
Bu olsa olsa viraj olur diye çocuk aklımızla plajı viraj yaptık.
Bizde virajlı yollar çoktu çünkü!
Ben denizi ilk defa 20 yaşımda gördüm ve ilk gördüğümde dizlerimin bağı çözülmüştü.
Ama bir sahil çocuğu için plaj beleş bir soruydu!
Öğretmenimiz bizi teselli için “Başka tanım yok muydu” diye sordu. Biz de “Fundalık vardı onu bildik” dedik.
Öğretmenimiz; “Bakın bu soru onu dengeliyor, bu soruyu da sahil çocukları bilemez,” dedi.
Kısmen doğruydu belki ama bu cevap bizi tatmin etmedi, çok üzüldük elbette!
Nasip işte, biz o sınavı kazanamadık.
Bir vesileyle Tokat İmam-Hatip okuluna gittik.
G.O.P namı diğer “Yakışıklı” pansiyonunda kalıyoruz.
Tanıdığım bir ses duydum, sesin sahibine:
-Nerelisin?
-Niksar’a bağlı İpsimara köyündenim.
-Sen o’sun.
-O kim?
-Kavaklı’nın önündeki tepede piknik yaptığımız ve “Birbirimize soru sormayalım “ diyen arkadaş.
-Evet, ben Hayri Tekçe!
Benden bir sınıf önce.
Hayri Tekçe, okulumuzun en yakışıklı, en şık giyinen, en bonkör ve kabadayı arkadaşlarımızdan biriydi. İstanbul’da üniversitede iktisat okudu, mali müşavir oldu.
Tokat GOP Bulvarı, eski Ali Sabri Sineması’nın Sivas yönünde, üç ya da dört bina bitişiğinde bürosu vardı. Bürosunun önünde kendine yakışır kocaman bir levhada “HAYRI TEKÇE” yazılıydı. Her Tokat’a gidişimde mutlaka yanına uğrardım. Maalesef çok genç yaşta Hayri Tekçe’yi kaybettik.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Bu yazıyı başka bir maksatla yazmıştım ama bir el, bir duygu, bir hasretlik beni buraya sürükledi ve böylece çok kıymetli dostu yâd etmiş olduk.
“İnsanlar unutulursa ölürmüş.”
İhsan Gümüş
19.09.2023 BOSTANCI/KADIKÖY
