Durali Yılmaz ile Röportaj

“Romancılarımız, Anadolu irfanını değerlendirecek seviyeye geldikleri zaman romanlarımız, insanlığa yeni bir mesaj vermeye hazır demektir.”

 

Kıymetli okurlar!

Durali Yılmaz hocamız hem Türk edebiyatı sahasında profesör kimliği hem de romancı özelliğiyle pek çok kuşağın tanıdığı bir isim. Akademik alanda uzun yıllar hocalık ve yöneticilik yaptı. Bununla birlikte edebî yazılarına da devam etti ve pek çok eser verdi. Ben de bu özelliklerine dair kendisiyle Türk romanı ve eserlerine dair sizler için bir söyleşi gerçekleştirdim. Keyifle okumanız ve faydalı olması dileklerimle…

Sayın Durali Bey, öncelikle röportaj isteğimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Sorularım akademisyen bir romancı olmanız sebebiyle daha çok bu alanda olacaktır efendim. Türkiye’de Ayasofya, Müslümanların çok önemsediği ve fethin simgesi olarak gördüğü bir mabettir. Siz de onu Ayasofya Dile Geldi romanınızda kutsal dinler ve tarihi süreçleri de dikkate alarak kendi dilinden farklı bir teknikle anlatıyorsunuz. Ayasofya’nın ve Türkiye’nin bugünkü hâliyle onu yeniden konuşturmayı düşünüyor musunuz?

Ben, Ayasofya romanını yazmak için tarihi sürecin yanı sıra bunlarla irtibatlanan bölüm ve ayetleri bulabilmek için Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim’i defalarca okudum. Ne var ki bu durum kimsenin dikkatini çekmedi. Bizans dönemi, Kitab-ı Mukaddes açısından anlatılırken, Osmanlı dönemi Kur’an açısından anlatılıyor. Kitabı Arapçaya çeviren Dr. Abdülgani, bunu fark etmiş. Umarım Arapçasını okuyacak olanlar da fark edecektir.

Bu durum yıllar önce Prof. Anna Masala’nın da dikkatini çekmişti. O zamanlar İtalyancaya çevirmek istediğini söylüyordu ama sonucunu bilmiyorum. Müze olma sürecini de Kur’an ayetleriyle ilişkilendirerek anlattım. Burada dikkat çeken Akşemseddin’in bir ifadesi vardır. Diyor ki: İstanbul’u Sultan Mehmed Han fetheder, sonra Beniasfar alır ve Mehdi tekrar fetheder. Akşemseddin’in bu husustaki mektubu, romanda vardır. Elbette burada söz konusu olan İstanbul’dur. Ayasofya bir semboldür. Bu konu yoruma çok açıktır. Evet, Ayasofya tekrar ibadete açıldı; çok sevindik ama İstanbul’un durumunu hepimiz görüyoruz.

Donuklar romanının Arapçasına çok ilgi gösteren Arap basını, acaba Ayasofya için ne diyecek? Onu gördükten sonra bir zeyl yazabilirim. Ahmet Mithat, okurların ısrarı üzerine, Hasan Mellah’a zeyl yazmıştı… Bu, bizim geleneğimizde var.

Türk romanı hakkında uzun yıllar araştırma ve gözlem yapan, eserler veren bir akademisyensiniz. Aynı zamanda iyi bir roman yazarısınız. Tarihe not düşmek adına, bu iki özelliğinize dayanarak her bakımdan Türk edebiyatının en büyük üç romancısını söyleyebilir misiniz lütfen?

Batı romanı ölçülerine göre değerlendirirsek, kahraman-mekân ilişkisi açısından Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu tek örnektir. Ahmet Mithat’ın romanları için Osmanlı coğrafyası tabirini kullanmıştım. Bence Hâce-i Evvel odur. Hepimiz Ahmet Mithat’ın talebeleriyiz, yerinde bir benzetmedir. Kültür ve dikkat açısından bakarsak, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarıdır. Türkçe roman dili açısından bakarsak, Refik Halit’tir. Kendisi şöyle demiştir: “Biz, dili bulduk, sonrakiler de romanı bulsun. Bize bir Rus romanı lazımdır.” Bence, haklıdır ama benim görüşüm, bize tasavvuftan ilham alan bir roman gereklidir, Batıyı taklitle bugüne kadar bir yere varamadık, bundan sonra da varamayız.

Yesevi Irmakları ile ruh kökümüze, tasavvuf dünyamıza bir yolculuk yapıyorsunuz. Romancılarımız sizce Anadolu irfanını yeterince eserlerinde değerlendiriyorlar mı?

Romancılarımız, Anadolu irfanını değerlendirecek seviyeye geldikleri zaman romanlarımız, insanlığa yeni bir mesaj vermeye hazır demektir. Latin Amerikalı yazarlar Asturias, Marquez ve benzerleri, Maya kültürüyle çağdaş kültürleri harmanlayarak, insanlığa yeni bir mesaj sundular. Biz de Hititlerden bu yana gelen Anadolu kültürü ve İslâmiyet’le çağdaş kültürleri harmanlayabilirsek, insanlığı kurtuluşa götürecek yolu aydınlatabiliriz. Bu da kolay bir şey değil elbette. Ben diyorum ki, pagan dönemi Anadolu’sunda her beldenin bir tanrısı vardı, Hristiyan dönemi Anadolu’sunda her beldenin bir aziz veya azizesi, İslâm döneminde ise bir ereni vardır. Bu erenlerin mezarları da bir çınar gölgesindedir. Çınar, Anadolu’ya Türklerle gelmiştir ve sembol olmuştur. Çınarların yaşı ölçülebildiği için, çınarlara bakarak, Türklerin oraya hangi tarihte geldikleri tespit edilebilir. Bu da gösteriyor ki, giderek zenginleşen bir kültürümüz vardır.

Bir de şunu söylerim: Dostoyevski, hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık, der. Ben de diyorum ki: Biz de -hepimiz- Ahmet Yesevi’nin cüppesinden çıktık, diyebilmeliyiz. Ben Yesevi Irmakları romanıyla bunu dile getirmek istedim. Bu roman, Kazakçaya çevrilip Almatı’da basıldı ve kısa sürede üç baskı yaptı. Bizde ise çok az basılmasına rağmen yıllarca depolarda kaldı. İlgilenen de olmadı.

Cengiz Aytmatov, 160 civarında ülkede romanları tercüme edilen ve Türk dünyasının en çok okunan yazarı olarak kabul ediliyor. Onun bu başarısını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aytmatov’un başarısı, Manas destanıyla çağdaş kültürü harmanlayabilmesinden kaynaklanır. Biliyorsunuz ben, Aytmatov üzerine bir yüksek lisans ve bir de doktora tezi yaptırdım. Aytmatov, 75. yaş gününde yaptığım bir konuşmayı çok beğendi ve bunu bizzat orada bulunanlara ifade etti ve dedi ki: Bu konuşmanın, uluslararası bir toplantıda yapılmasını çok isterdim. Aytmatov, sadece Manas destanından ilham alarak böyle bir başarı yakaladı. Altı bin yıllık Anadolu kültüründen ilham alacak bir romancının başarısını ve insanlığa hizmetini siz düşünün.

Müsaadenizle son sorumu tarihi şahsiyetleri de konu almanız vesilesiyle bu alanda sormak istiyorum. Şeyh Bedrettin, Yesevi Irmakları vs. Tarihi romanın gerçeklik/kurmaca bağlamında sınırı neresidir? Tarihsel gerçeklikten ne kadar uzaklaşabilir veya böyle bir özgürlük alanı var mıdır?

Tarih, günümüze bir ışık düşürebilir ve olayları farklı bir açıdan bakıp yorumlamamıza yardımcı olabilirse anlam taşır. Mesela Nazım Hikmet, Şeyh Bedrettin Destanı’yla günümüze bir ışık düşürerek, yıllarca bakış açımızı yönlendirmeye çalıştı. Ben Şeyh Bedrettin romanını yazdım. Nazım’ın en yakını olan Refik Erduran, benim romanımı okuduktan sonra bana şöyle dedi: “Nazım abi (Nazım Hikmet’ten böyle söz ederdi) de yanlış yaptı, ben de yanlış yaptım ve bütün komünistler yanlış yaptık. Biz, Anadolu’nun isyancı ve militan yüzünü gördük; sen bu romanınla bize, Anadolu’nun insan yüzünü gösterdin. Biz komünistler bunu görebilseydik, şimdi Türkiye çok farklı yerde olurdu. Ne olur, Pir Sultan’ı da bu bakış açısıyla yaz…”

Sanırım buradan tarihi romanın ne kadar gerçek ne kadar kurmaca olduğu anlaşılıyor. Biz, tarihi romanda anlattığımız zamanı yaşamıyoruz; onu bugünkü kültür birikimimiz ve bakış açımızla gündeme getiriyoruz. Şeyh Bedrettin romanımı okuyan fizik profesörü bir arkadaşım şöyle demişti: “Bütün bu anlattıklarını Şeyh Bedrettin’in o günün şartlarında düşünebilmesi mümkün değil ama onun adına sen düşünüyorsun.” Bence bu tespit doğruydu; ben, Şeyh Bedrettin’in eserlerine bakarak, onun adına günümüz kültürüyle de harmanlayarak konuşuyordum. Bu tespiti, bir edebiyatçının değil de fizikçinin yapması çok ilginç değil mi? Bu, bir bakış açısı meselesidir.

Bana vakit ayırıp sorularımı içtenlikle cevapladığınız için şahsım ve okurlar adına çok teşekkür ederim.

Dr. Mustafa YILMAZ