Hep aynı ses, aynı renk, aynı şekil, aynı hat!..
Topraktan ve güneşten gelen sonsuz saltanat!..
Bozkır sükûn, bozkır ruh, bozkır bir derviş gibi!
Kendi kendinden geçmiş, Allah’ı görmüş gibi!..
Kavurucu sıcakların hüküm sürdüğü bozkır, gökyüzünün kanatları altında sonsuz bir sarı deniz gibi uzanıyor. Soluya soluya giden trende başımı cama dayayıp bakıyorum… Kıraç tarlalar, yayvan tepeler, susuz dereler, söğüt ağaçları… Tüm genişliğiyle uzanırken, ezelî ve ebedî sonsuzluk fikrinin yansımalarını bir bir nakşediyor.
Anadolu bozkırı gibi, bağrında barındırdıklarını bir ana şefkatiyle kucaklayan, büyüten, besleyen başka bir yurt var mıdır bilmem…
Akşamüzerleri gün dağlardan çekilir. Ufuklardan mor bulutlar pürtelaş sonsuzluğa doğru koşar. Bozkır, bir ezanın dirilten sesiyle gölgelenir. Kuşlar susar, böcekler susar. Ezan biter, pencerelerin perdeleri çekilir. Kuşlar yuvalarında derin bir sükûta bürünür. Kasabalarında, köylerinde akşamın rengi; göğü süsleyen yıldızların pırıltılı ışıkları altında rahmetten bir örtüye dönüşür. Adeta yıldızlara yaklaşılır, bulutlarla, rüzgârla sarmaş dolaş olunur.
Gecenin ilerleyen derinliğinde… Yorgun gönüllerin huzura ve sükûna erdiği bir demde… Dağlar, ovalar, buğday tarlaları kendi kadim türküsünü söylerken “Gönül Dağı” diye bir türkü yayılır vadilerde, koyaklarda. Dağlar kadar heybetli bir gönüledir bu sesleniş. Başı pare pare dumanlı olanlar, alçak olanlar, yüksek olanlar… Ondandır ki her bozkırın kıyısında bir dağ olmalıdır. Etrafında dağ bulunmayan bozkırın, resimlerde daima bir yanı eksiktir.
Ben de uzaktan, dağın doruklarına doğru kondurulmuş evlerin ipil ipil göz kırpan ışıklarına bakıyorum. Gece böcekleri, geceyi yırtan tekdüze sesleriyle çeşit çeşit bestelerini çalıyorlar. Aslında bozkır kendi müziğini üretir ve siz sadece buna ayak uydurursunuz.
Bu manzarayı ancak bir kavalın sesi tefsir edebilir. Koyunlar, kuzular, keçiler; sürüde ne varsa kulak verir, eşlik eder bu sese. Dağa doğru kulağınızı verdiğinizde, keçi ve koyun sürüsünün çobanın içli kaval melodisinden nasibini aldığını anlarsınız. Dağdan, koyunların çan sesleri arasında çobanların sihirli nağmelerle yankılanan haykırışı bozkırda bize kadar ulaşır.
Bozkır yalnız değildir. En ıssız bozkır otlaklarında kimseye rastlamasanız bile mutlaka bir çobana rastlarsınız. Dervişin dağda karşılaştığı çoban misali… Bozkırda çoban güven demektir. Dağlar onundur. Kırlar, bayırlar sürüsüyle birlikte özgürce dolaştığı mekânlardır. Sürüsüyle bütünleşmişçesine her mevsimde—baharda, yazda, sonbaharda, kışta—en küçük bir ses bir ahenktir.
Geceleri yıldızlar altında, tutuşturduğu çalı çırpının titrek aydınlığında demli bir çay ve tandır ekmeği her zaman hazırdır çobanın. Çobanla kaval hep yan yana anılır. Çoban kavalıyla koyunlarına seslenir, sürüsüne yön verir. Yavuklusuna serenat eder nağmesiyle. Derdini anlatır ıssız tepelere, serin derelere. Kimi sevgilerinde, kimi aşklarında kaval ona sırdaştır. Ona yoldaştır. Onun hayatının parçasıdır.
Kış gelince gece oturmaları başlar bozkır köylerinde. Yakında durmadan yağacak olan kar beklenmeye başlanmıştır. Yaşlıların beklediği kar, akşamın bir vaktinde ince ince yağmaya başlar.
Kütüklerin üzerinde yenilen akşam yemeklerinin ardından, gürül gürül yanan sobanın etrafına dizilir insanlar. Kuzine sobanın içinde közlenen patatesler, sohbetin koyu rayihasını leziz çaylarla tamamlar. Odun ateşiyle çayın hasının demlendiği evlerde, uykunun gözlerdeki ağırlığı hissedilinceye kadar çay içilir; nükteler, şakalar gırla gider.
Elbette köyün öğretmeni de başköşeye konuk edilir. Zira öğretmen bozkır köylerinde; devlet demektir, aydın demektir, âlim demektir, bilge demektir, veteriner demektir, danışman demektir, kâtip demektir.
En güzel anların en sevilen keyfidir çay. Derler ki Erzurum, kar beyazında çay siyahıyla ısınırmış.
Sıcaklığıyla, kokusuyla, rengiyle, demiyle, tadıyla… Sobanın üzerinde demlenen çay, bozkırdan lezzet taşır damaklara. Çaydanlığın kaynaması sırasında çıkardığı cızırtı da bilenler için hoş bir müziktir; içindeki çay kadar sıcak bir şarkıdır, bir kış şarkısıdır.
Çehov, bir arkadaşına yazdığı mektupta Bozkır’ı yazmak için çok enerji harcadığını, başarılı olup olamadığını bilmediğini; ama her ne olursa olsun bunun kendi başyapıtı olduğunu söyler.
Çehov’a katılıyorum.
Çünkü bozkır, yazanı değil; yazıyı sınar.
Remzi Kokargül
