Çınlasın sesi… Neşesi… Dünün ve bugünün ağırlığını hafifletsin emeği, merhameti.
Annem; Olcay Hanım. Hayatı kendi dokunuşlarıyla masala çeviren kadın. Kadıköy’ü, ışıltıları, hareketi çok severdi. Haydarpaşa’ya doktora gider, Kadıköy’ün balık çarşısına ve kumaşçılarına uğramadan eve dönmezdi. Cadde boyunca yürürken evdeki halinden eser kalmaz, çevikleşir, kalabalığın içinde ışığa dönüşerek hareket ederdi. Kumaş alışverişini bir ritüel ritmi ile yüzüne vuran renklerin gölgesinde, dikeceği eteğin, elbisenin son halini görüyormuş gibi, bir uzman kararlılığında yapardı. Usulca dokunduğu kumaşların çeşidini; ince pamuk, kaşe, ipek diye mırıldanarak seçerdi. Paketlerinin çoğalması ruhunu hafifletir bir çocuk neşesi ile sahile yürür denize karşı bir yorgunluk kahvesi içerdi. Babam hep aynı cümleyle karşılardı annemi: “Her yerden kumaş fışkırıyor, hanım!”
“Dikiş dikiyorum, hacı!” derdi. Bunu söyleyiş tonu tartışmanın kapısını ilk hecede kapatırdı.
Ve Ayvalık; ruhunun baharı, ikinci yarısı, çocukluk izleri, memleketi. Memlekete gidip gelen herkes yenilenir mi bilmem, o yenilenirdi. Oturuşu, şivesi, havası değişirdi. Annem dört kız kardeşin en küçüğü üç erkek kardeşin ise yalnız bir tanesinin ablası idi. Ablalarından farklı olarak İzmir’e gelin gitmiş sonra İstanbul’a yerleşmişti. Annem bir anlamda ailesinin dışarıya açılan kapısıydı. Küçük yerlerde, olmadık alınganlıklar yakınları uzak; uzakları yakın kılar. Annemin her ziyareti mesafeleri dengeye çeker birbirinden şen kahvaltılara uzun gece oturmalarına vesile olurdu. Kardeşleri ile hasret giderdikten sonra bir küçücük bahçe, Yalova’ya uğrar; sanki o yoğun ilişki ağından sonra toprağın neminden, yumuşaklığından sakinlik, merhamet devşirir, her fide ile ayrı dertleşirdi.
Çocukluğumun vazgeçilmez sahnelerinden biri de pazar filesinden çıkan delikli kese kâğıdındaki civcivlerdi. Kedimiz de vardı ama büyürdü civcivler ve tavuk olunca kesilmesine razı olmazdı annem. Bayram için alınan kuzuyla arkadaş olunur mu? Olurdu. İnanılmaz olan şu ki hayvanlar da ona cevap verirdi. Civciv, kuzu, kuş, kedi, çiçekler bile annemi bilirdi. Bir tavuğu öyle severdi ki mesela tavuk anlardı onun dilini; başını yana eğer, kanatlarını hafifçe kabartır adeta şımararak onun sesine yürürdü. Niye bilemem kızlarına o derya deniz güzel sözleri söyleyemezdi. Ablamlara ve bana “canım kızım” demezdi, belki de diyemezdi. Bu sebeple bazen evimize giren sayısız kuzu, kuş, çiçekle olan bu muhabbeti kıskanırdım. Merak ederdim, bu masal dünyada ben neredeydim? Bu sorunun cevabını baba evindeki son günümde, kına gecemde aldım. Kullanmaya kıyamadığı kristal sürahisini salonun duvarına fırlattığında içindeki vedanın hüznünü, sakladığı kelimelerini tuz buz tüm misafirlerin önünde etrafa dağıttı annem. Sonra sarıldık ve ağladık aramızdaki suskunluk incecik bir çizgiye dönüştü. O ince çizgiyi aşmak da bana düştü. Bir kızım olduğunda annemle ilişkim de evrildi. Sanki o da benim bir kızımmış gibi ona iltifatlar eder oldum. “Anneme de her şey yakışır”, “Çok güzelsin”, “Seni seviyorum” derdim. O da çok nadir de olsa fısıltı halinde “Ben de seni çok seviyorum” derdi.
Yüreğime en çok işleyen hatıralardan biri de evlendikten sonra benim balkonumda yaptığımız sohbetler, akşam kahveleriydi; torununu kucağına alır, şehrin ışıklarında dünyanın en mutlu insanı gibi otururdu karşımda. Sonra ısrarlarıma dayanamaz çok sevdiğim sanat müziği şarkılarından bir ikisini söylerdi. Yaz akşamlarının hafif rüzgarında, ay ışığının üzerimize düştüğü vakitlerde kahve fincanının bu kadar küçük olmasına eseflenirdim. Sohbet bitmeden kahve biterdi. Annemin o güzel sesinden notalar değil, kalbi dökülürdü, sesine sızısı yansırdı.
“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç”
Her seferinde babasının vefatını, annesinin çektiği zorlukları, şehir şehir tayinlerle geçen badireli hayatını yâd eder; kapağı tam kapanmamış bir hikâyeyi açar, her bir anıyı yeniden yaşar gibi hüzünle anlatırdı.
“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime” bu şarkıyı hep sona saklardı.
Belki de bu şarkı annesini kaybedenlerin şarkısıydı. Çünkü anneden başkası dertleri pek anlayamaz. Annemin sesi titredikçe ben, onun içindeki kayıpların gölgesinde durduğumu hissederdim; o da sanki her notada anneliğin ne kadar yarım kalmışlık taşıdığını hatırlardı. Böyle anlarda, aramızda söze ihtiyaç kalmazdı. Ve sonra içimizde biriken hüznü hafifletmek için gündelik konulara döner, dantel örneklerinden, yemek tariflerinden, çarşıda gördüğü bir kazak modelinden bahsederdi. “O kazaktan örelim sana bir tane” derdi.
Ne zaman onu görmeye gitsem, beni mutlaka bir hediye ile uğurlardı. Onun hediyeleri, mağazalardan alınmış paketlerden değildi; elinin sıcaklığından, yüreğinin zarafetinden doğardı. Bir yazmanın oyasına, bir şalın desenine, bir kolyenin inci, boncuğuna şefkat saklardı. Her birinde sesi titremesin diye söylemediği kelimeleri vardı.
“Üşüme,” der gibi ilmek ilmek örülmüş şallar,
“İçin açılsın” der gibi incecik rengârenk boncuklarla yaptığı kolyeler,
“Unutma beni,” der gibi kolumun altına sıkıştırdığı makrome çantalar.
Her biri sessiz bir cümle, her biri anneliğinin başka hâliydi.
Şimdi o hediyelerden biri başımda: rüzgârı usulca taşıyan şalım onun bu sokaklarda telaşla yürüyüşündeki nefesi gibi yanımda. Diğeri üzerimde; incilerle süslü, zarif bir gömlek. Kadıköy’de onunla nefeslendiğimiz sahil kahvesinde şimdi yalnız oturuyorum. Onu uğurladığımız birinci yılda ancak fark ettiğim, kıyafet sandığım bu hediyeler beni kuşatıyor, omuzuma onun merhametini bırakıyor. Yanında olmasam da beni sana hatırlatsın bir parçam diyor. Beni kendine, kendi haline doğru eğiyor. Kimseye yük olmadan gidişin tuhaf cazibesini duyuyorum içimde. Ardında bir güzel söz, duaya karışan hatıralar bırakmanın, insanın kendine verebileceği en latif hediye olduğunu hissediyorum. Bu yüzden içimde sessizce bir son şekilleniyor; kimseyi incitmeyen sessiz anlamlı bir son.
Nur Kahraman
28.11.2025 / Dua ile
