Sakin, güneşli bir cumartesi günüydü. Uzun zamandır ertelediğim bir sözü tutmak için anneannemle birlikte Fatih’e gitmiştik. Sabah Beyoğlu’ndan yola çıkmış, taksiyle yirmi dakika içinde varacağımız yere ulaşmıştık. O günü tamamen anneanneme ayırmıştım; kendi aramızda “torun–anneanne günü” demiştik. Daha taksiden inerken anneannemin gözlerindeki ışık, bu günü ne kadar uzun zamandır beklediğini belli ediyordu.
Benim için sıradan görünen bu buluşmanın, yaşlı ve yalnız bir kadın için bu kadar anlamlı olabileceğini o an fark ettim aslında. Garip ama hayatın koşturmacası içinde, bizi en çok seven insanları hep erteleyip duruyoruz. Benim için o kişi anneannemdi. Doğduğum günden beri beni koşulsuz seven, evinin kapısını her zaman ardına kadar açan, en sevdiğim yemekleri sessizce hazırlayan ve mutluluğum için her daim dua eden bir kadın…
Ne zaman sıkışsam onu arar, dertleşir, o da yaşanmışlıklarının sakinliğiyle bana yol gösterirdi. O gün onunla yürürken aklıma çocukluğuma dair anılar üşüşmüş, anneannemin evinde geçirdiğim o güzel zamanlar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmişti. Şimdi bile o eve her girdiğimde, çocukluğumun kahkahaları kulağımda çınlar. O evde uyuduğum uykularda hiç kâbus görmezdim; nedenini bugün bile tam olarak bilmiyorum. Sadece oradaki uykularımın ne kadar huzurlu olduğunu hatırlıyorum. Belki örgü örerken çıkan tıkırtının verdiği güven, belki de anneannemin Kur’an okurken sesindeki huzur, uykumu güzel kılıyordu.
Bizim aramızda hep çok farklı bir bağ vardı. Beni sima olarak ona benzetirlerdi; o da her duyduğunda gururla gülümser, “Benim torunum bana çekmiş” derdi. O benzerliğin içinde kendimi hep daha çok ona ait hissederdim. Sanki yüzümde taşıdığım o izler sayesinde, büyüsem bile ondan kopmuyormuşum gibiydi.
Onca ağrısına rağmen içindeki sevgi o kadar büyüktü ki sadece bize değil; kedilere, çiçeklere, doğadaki her şeye yayılırdı. Bahçesindeki çiçekleri sulamayı, sokak kedilerine bir kap yemek bırakmayı asla unutmazdı. Bana da küçük yaşlardan beri, “Bir canlıya nazik davranmak insanı büyütür” derdi. Belki de bu yüzden bugün gördüğüm her çiçekte, her mırıldayan kedide anneannemin sıcaklığını hissediyorum.
Neden böyle bilmiyorum ama insan hayatındaki bazı kişilerin hep orada olacağını sanıyor. Evleri hiç değişmeyecek, kapıları hep açık kalacak, istediğimiz zaman gidip sarılabileceğiz zannediyoruz. Ben de hep böyle düşündüm. Anneannem hep o sıcak evinde olacak sandım. Ama artık değil. Onunla hatırladığım son güzel günümüz, birlikte geçirdiğimiz o İstanbul günü…
Eğer verdiğim sözü tutmadan onu kaybetseydim kendimi asla affetmezdim. Keşke bir İstanbul günü değil, on İstanbul günü daha geçirebilseydim onunla. Keşke ondan daha çok öğüt dinleyebilseydim; belki bu kez gençliğimin sabırsızlığıyla sitem etmeden dinlerdim söylediklerini. Ölümün hayatın en acı gerçeği olduğunu biliyoruz ama nedense hep unutuyoruz. Aslında unuttuğumuz bir şey daha var: Bizi büyük bir özlemle bekleyen, sevginin en saf hâlini taşıyan büyüklerimiz…
Onlara sadece “yaşlı” gözüyle bakmak yerine, hayatı bizden çok daha zor şartlarda yaşamış, yılların biriktirdiği tecrübeyi bize aktarmak için sessizce bekleyen hazineler olarak görsek; belki kaybettikten sonra duyduğumuz o keskin pişmanlığı yaşamayız. Çünkü değerli hazinelerin kıymetini kaybedince anlamanın hiçbir önemi olmuyor. Bir kişi öldükten sonra geriye yalnızca anılarınız ve size bıraktığı sözler kalıyor. O andan sonra ne evine girebiliyorsunuz, ne sıcacık yemeklerini tadabiliyorsunuz. Sadece mezarının başında durup yaşayamadıklarınızı düşünüyorsunuz; ardından da bir Fatiha okuyup içinizde büyüyen özlemle oradan ayrılıyorsunuz.
Henüz vakit varken, sizi hâlâ sıcacık yüreğiyle saracak anneannenizi ziyaret etmenizi tüm kalbimle öneririm. Hayat düşündüğümüzden çok daha kısa ve bir gün o sıcak evin kapısı sonsuza kadar kapanabilir. Bugün sarılabilecekken yarına bırakmayın, çünkü bazı sarılmaların telafisi olmuyor.
Beyza KILIÇ
