Ege’ye Bir Güzelleme

Ege’ye Bir Güzelleme, denizin ufkunda insanın hem sonsuzluğu hem de kendi iç derinliğini keşfedişini anlatır. Gün batımının hüznü ve sükûneti eşliğinde Ege, insana kayboluşta bile bir yeniden doğuş ümidi saklayan bir iklim olarak sunulur.

 

Yüksek bir tepeden denize bakıp da ufkun sonsuzluğunda kaybolmayanımız yoktur. Deniz, insana hem sonsuzluğu hem de kendi küçüklüğünü hatırlatır. Mavisiyle, uçsuz bucaksız görüntüsüyle insanın içine ferahlık salar. Göz o mavide dinlenir, gönül o enginlikte genişler.

Masmavi suların üzerinde ağır ağır süzülen bir gemiyi seyretmek, insanı alır başka diyarlara götürür. Çoğu zaman o gemiyle birlikte hayallerimiz de uzaklaşır. Bu yüzden denizin ortasında bir gemiyle yol alma isteği neredeyse herkesin içinde saklıdır.

Bir akşamüstü Ege Denizi kıyısında gün batımını seyretmek, günün en güzel vedasına şahitlik etmektir. Güneş, pembe bulutların arasından ağır ağır çekilirken gökyüzü ateş rengine bürünür. O an, sanki bütün yorgunluklar denize bırakılır. Ege’nin üzerine düşen kızıllık, insana hem hüznü hem huzuru aynı anda yaşatır.

Mavi, gökyüzü ile denizin sessiz buluşmasıdır. Yukarıdan gök bakar, aşağıdan deniz karşılık verir. Aralarındaki bu ahenk, insanın içini açar. Dalgaların kıyıya vuran sesi bir ninni gibidir. Bazen köpürür, bazen sakinleşir; ay ışığında gümüş bir yol olur. Geceleyin deniz başka bir hâl alır. Karanlıkta her şey biraz daha derin, biraz daha bilinmezdir. Ufka bakarken insan, kendi içinin karanlığıyla da yüzleşir.

İnsan tabiat karşısında çoğu zaman acizdir. Bir dağ başında ya da ıssız bir sahilde tek başına kalan kişi bunu daha iyi anlar. Karanlık denizin uğultusu, bilinmeyen bir âlemin çağrısı gibidir. Fakat sabah olduğunda, güneş yeniden doğduğunda, korku yerini sükûnete bırakır. Deniz yine mavi, gökyüzü yine berraktır.

Ege yalnız bir deniz değildir; bir hatıradır, bir iklimdir. Kıyılarında zeytin ağaçları, taş evler ve rüzgârın taşıdığı iyot kokusu vardır. İmbat esintisi insanın içini serinletir. Bu topraklarda denizle büyüyen şehirler vardır. Onlardan biri de İzmir’dir. Kordon boyunca yürürken gün batımını seyredenler bilir: Ege’nin üzerine düşen güneş, başka hiçbir yerde bu kadar yakışmaz.

İnsanın gönlünde ise hep küçük bir hayal saklıdır. Denizi gören mütevazı bir ev… Balkonunda çiçekler, bahçesinde birkaç sebze… Akşamüstü demlenmiş bir çay ve yanında elini bırakmayacak bir yol arkadaşı… Belki eski bir radyo, belki bahçede bir erik ağacı… Hayatın bütün karmaşası içinde insanın aradığı şey aslında budur: Sükûnet.

Şairin dediği gibi:

“Müstakil bir evim olsun ve küçük bir bahçem,
Eski bir radyom bir de kanepem…

Ve çayı beraber yudumlayabileceğim
Elimi hiç bırakmayacak bir can yoldaşı.”

Bu mısralar, Can Yücel’in dilinden dökülürken aslında hepimizin kalbinden geçeni söyler.

Deniz ufkunda batan güneşi ve keskin çığlıklarıyla uçan kuşları anlatan Ahmet Hamdi Tanpınar ise o akşam hüznünü şöyle dile getirir:

“Deniz ufkunda batan güneş
Ve keskin çığlığı kuşların…”

Ege’ye bakarken insan, yalnız manzaraya değil; kendine de bakar. Ufuk çizgisi, insana hem sonu hem başlangıcı hatırlatır. Güneş burada batar; ama yeniden doğmak üzere… Belki de Ege’nin sırrı tam da buradadır: Batışta bile bir doğuş ümidi saklıdır.

Remzi Kokargül