Bir Karış Mesafe

  Yürüyoruz. Aramızda bir karış mesafe. Kim koyuyor bu görünmez mesafeyi tam olarak kestiremiyorum. Sultantepe’nin o dar ve dik merdivenleri engel oluyor kol kola girmemize…

 

Yürüyoruz. Aramızda bir karış mesafe. Kim koyuyor bu görünmez mesafeyi tam olarak kestiremiyorum. Sultantepe’nin o dar ve dik merdivenleri engel oluyor kol kola girmemize belki de. Sultantepe’den Üsküdar’a iniyoruz bir iftar sonrası. Üsküdar bugün de geçmişin kadim güzellikleri ile geleceğin aceleci ışıklarının çarpıştığı bir zaman girdabı gibi karşımızda uzanıyor. Yanımda Yeşim. Üç yıllık iş arkadaşım. Aynı koridorları adımlamış, aynı evraklara imza atmışız; ama aramızdaki mesafe ilk günkü resmiyetinden zerre kaybetmemiş. Sahilde ayrılacak yollarımız; o Kadıköy’e gidecek, ben Kartal’a. Sağımızda ışıklı bir kahve zinciri; içinden taşan mis gibi kavrulmuş kahve kokusu ve sokağı saran büyülü bir nağme. “Bir kızıl goncaya benzer dudağın, açılan tek gülüsün sen bu bağın.” diyor. Bu sokağın hemen karşı çaprazında Swamp Cafe’de “Count on me; one, two, three / Güven bana bir iki üç.” çalıyor. Boğaz’dan gelen rüzgâr iki farklı ritmi havaya savuruyor. Bu ses karmaşasına birdenbire bir davul sesi karışıyor. Ramazan’ın on beşi olmalı… Davulun sesi bazen hızlanıp bazen esniyor. Kapı önlerinde uçuşan bahşiş manileri bu betonlara bir şeyler anlatmaya, bir şeyleri hatırlatmaya çalışıyor. Şehrin çift taraflı eşlikçisine yabancı düşmüyor davul sesi. Yalnız yüzyıllık şarkıya ait değil bu ses; yeni ritimleri de yakalıyor. Çocukların okulda sordukları soru düşüyor aklıma: “Hocam, ‘Kâbe’de hacılar ‘hû’ der, Allah’ ilahisi ilkokulda çalınmış… sizce uygun mu?” Çocuklara: “Shakira’dan Whenever, Whenever ya da Hadise’den Düm Tek Tek çalsa olur mu?” diye sorduğumda yüzlerinde beliren o bakışları hatırlıyorum. Kutsal olanla dünyevî olanın bu denli iç içe geçmesi zihinlerinde sınırları zorluyor. Bedel ödemeye razı oluyorlar, hemen yasaklıyorlar hepsini. Hatta Millî Eğitim Bakanlığı tarafından gönderilen ışıklı, ay yıldızlı Ramazan süsleri bile polemik konusu hâline geliyor. Kimine göre laikliğe aykırı, kimine göre geç kalmış bir vefa, bir kültürel aktarım mecburiyeti.

Laiklik dediğimiz zemin, farklı seslerin birbirini bastırmadan yan yana durabildiği bir alan değil miydi? O hâlde neden bir şarkı duyulduğunda, bir ilahi çalındığında yahut Ramazan’ın davulu sokağa karıştığında zihinlerimiz hemen bir yasak refleksiyle geriliyor? Aynı soruları farklı sınıflarda, farklı şehirlerde neredeyse aynı kelimelerle duymak insanı düşündürüyor. Bu tereddütler gerçekten bize mi ait, yoksa yıllar içinde devşirilmiş, hazır kalıplar gibi zihinlerimize yerleşmiş düşünceler mi? Çünkü bir yandan dizilerin, filmlerin ve modern hayatın parıltılı vitrininin önünde Batı’nın kutlamalarını büyük bir rahatlıkla benimserken; öte yandan kendi kültürümüzün sesine, kendi takvimimizin sevinçlerine karşı tuhaf bir çekingenlik duyuyoruz. İnsan ister istemez soruyor: “Bu mesafe nerede oluştu?”

Yılbaşında ışıkların altında toplanabilen, sokakları müzikle doldurabilen bir toplum, neden Ramazan’ın sevincini aynı ferahlıkla paylaşmakta zorlanır? Neden davulun ritmi bazen bir hatıranın sıcaklığı yerine bir tartışmanın soğukluğunu çağırır? Oysa laiklik, birini susturup diğerini konuşturmak değildir; aksine her sesin kendi yerini bulabildiği geniş bir meydan açmaktır. Belki de mesele tam burada düğümleniyor: Kendi kültürümüzün sesini duyduğumuzda irkilmeyen, başkasının sesini duyduğunda da huzursuz olmayan bir dengeyi yeniden hatırlamakta.

Yeşim’le aramızdaki o mesafe, bu karmaşa karşısında bize her şeyi hatırlatıyor: İnsan, kendi içinde hem o ilahideki teslimiyete yer açabilir hem de modern dünyanın o şedit hızına eşlik edebilir. Bir yanımız “Hû” sesinin deruni sükûnetinde şifa ararken, diğer yanımız sokağın ışıltılı gürültüsünde var olmaya devam eder. Bu bir tutarsızlık olmaz, medeniyettir. Ve tahammül birinin diğerini gizlice yok sayması değildir. Her iki tarafın da sokağın ortasında, birbirinin ciğerine basmadan nefes alabileceği o boşluğu tanımasıdır. Sokak herkesin yalnız kendi şarkısını dinlediği bir kulaklık mı? Bir başkasının nağmesinden biraz rahatsız olsa da o rahatsızlığın içinden bir yaşama sanatı çıkarabilmek mi?

Vapur iskelesine vardığımızda, İstanbul’un uğultusu akşamın tüm içsel kavgalarını yutuyor. Yeşim’le vedalaşıyoruz. Aramızdaki o “bir karış mesafe,” bir uçurum değil, aksine birbirimize çarpmadan var olabilmemiz için bırakılmış bir nezaket boşluğu, sessiz bir hürmet payı gibi aramızda duruyor.

Yeşim’in vapuru uzaklaşıyor. Ben, sahile inene kadar peşimizi bırakmayan o seslerin hepsine sırtımı dönüp Marmaray’a yöneliyorum. Basamaklardan indikçe şehrin o çok dilli, o telaşlı korosu yukarıda, uğultulu bir rüya gibi asılı kalıyor. Aşağısı ise derin, serin bir kuytu… Merdivenlerde sadece kendi adımlarımın yankısı var; bir de Yeşim’le aramızda bütün akşam boyunca titreyen o mesafenin dilsizliği. İşte tam o sessizliğin içinde, kalbimde en derinden gelen bir ses yükseliyor. Ne bir enstrümanın teli ne de sokağın gürültüsü; sadece nefesin bizzat kendisi olan o ham ve yalın “hû”yu duyuyorum. Bu ramazan gününde kalabalıkların içinden geçip bu sükûnete varabildiğim için şükrediyorum. Çünkü insan, ancak dışarıdaki binlerce sese susmayı göze aldığında duyabiliyor kendi içindeki o tek kelimeyi.

​Ve belki medeniyet; yukarıdaki o devasa gürültüyle, aşağıdaki bu derin sükûnet arasında kurulan, kimsenin kimseye çarpmadığı ama herkesin birbirinin varlığına hürmet ettiği o görünmez, o zarif dengedir. Ben eve doğru yol alırken, kalbimdeki “hû”, şehrin karmaşasına karışan en sessiz ama en kadim nota olarak kalıyor.

​Nur Kahraman 

10.03.2026 Kartal