Bahçeli bir evde büyüdüm. Toprağın her mevsim ayrı bir masal fısıldadığı; vişne, şeftali, incir, yenidünya ağaçlarının bir kale gibi çocukluğumu çevrelediği bahçemizde zaman, çiçekle ve meyveyle ölçülürdü. Bembeyaz çiçek kaplayınca her yanı baharın ilki, kulağımıza vişnenin küpesi düşünce yazın sıcağı gelmiş demekti. İncirin bal tadı sonbahara kadar uzanırdı. Yağmur yağdığında topraktan çok biz bayram ederdik. Üst komşumuzun küçük oğlu Mehmet’le, yağmurun ardından çamura çivi saplar; dar boğazlar, kavisler çizerek mutluluğumuzu çocukça bir ciddiyetle toprağa çizerdik. Yağmur dindikten sonra pencereler açılır, eve dolan serinlik annemin pirinç değirmen ile çektiği taze kahve kokusuna karışır bir tütsü gibi odaları sarardı. Bu kokuda huzur, bu kokuda bir dinginlik vardı. O yaşlarda adını koyamasam da bu evde sükutla inşa edilmiş bir nizam vardı. Babamın varlığı, bu bahçeli evde düzenin görünmez mimarıydı. Çok konuşmazdı aslında, sükûtun heybetiyle hükmederdi. Gözlüğünün üstünden tek kaşını kaldırarak attığı o meşhur bakışı birçok şeyi bir anda tertip etmeye yeterdi. Elinden kitap neredeyse hiç düşmezdi, bu bir mübalağa değil, Risale-i Nurlar onun hayatının hakikatiydi. Kitap elinde değilse bile, ruhu o satırlar arasından hiç çıkmazdı. Bazen onun dudaklarının belli belirsiz kıpırdadığını görürdük, sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi mırıldanırdı:
“Eyvah aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar gider.”
Evde akan bu düzen her sabah cemaatle kılınan sabah namazı ile gün doğmadan başlardı. Babam “Hayya ale’s-salâh,” diyerek hepimizi uyandırırdı; abdest, ardından sessiz ama dikkatli bir hazırlık! Hacdan getirdiği küçük cam şişelerden birini seçer, bileklerine bir iki damla koku sürerdi. Gül ile tarçın arasında efsunlu bir koku… O koku sanki salonu ibadete hazır hâle getirirdi.
Liseye başladığımda boylarımız eşitlenmişti ama namazdan önce giydiği, yakası sırmalı turkuaz cübbe ve her seferinde başına sardığı beyaz sarığıyla başka bir boyut kazanırdı; uzardı, devleşirdi. Namazdan sonra tesbihat gelirdi, ardından bana döner:
“Hüvallahüllezi’yi sen oku, Nur,” derdi.
Onun dolu dolu, yerli yerinde akan sesinden sonra benim sesim ince ve dağınık kalırdı. Ayetlerin arası açılır, ritim düşerdi. O acele etmezdi; boşlukları sakince, sesini sesime yaklaştırarak manevi akışı yeniden kurardı. Bu düzen yatsı namazında da değişmezdi. Namazdan sonra yarım sayfa risale okuyalım diye başlar okuma her seferinde iki üç sayfaya genişlerdi. Kimi zaman ansızın gelen misafirlerle oturulan kimi zaman özenle hazırlanmış davet yemeklerinden sonra sofra duası edilmeden kalkılmazdı. Gün doğmadan çıkılan İzmir seyahatleri de bu okuma ahenginin içindeydi. Yol henüz uykudayken, babam yine başrolde direksiyon başında marşlarla başlatırdı yolculuğumuzu.
“Yine de şahlanıyor aman, kolbaşının yandım da kır atı,
Görünüyor yandım aman bize sefer yolları.”
İzmir’e tatile giderken sefere gidiyormuş gibi hissederdik. Bu marşla açılan yol, Aşr-ı Şeriflerle, Cevşen-i Kebir’den dualarla, zikirle uzardı. Ayçiçeği tarlaları başladığında ise sanki onlara sorar gibi:
“Sordum sarı çiçeğe annen baban var mıdır? / Çiçek eydür: Derviş baba annem babam topraktır.” ilahisi mutlaka okunurdu.
Şimdi bu ilahi, bu sarı çiçeğin “annem babam topraktır” cevabı hem içimi sızlatıyor hem de tekrar ettiğim nakaratı “hak la ilahe illallah” ile beni ayakta tutuyor.
Bazen hayatın ritmi içinde, topluluklarda, bayramlarda, doğum günlerinde okunan dualar, risaleler… Babamın bu ısrarlı okuma hâlini abartılı bulduğum olurdu. Şimdilerde ise ben de abartıyorum. Evdeki her masanın üzerinde kitaplarım var. Her yolculukta, her boşlukta iki satır okuyabilmek için vakit kolluyorum. Babamdan bana kalan en aziz miras belki de budur: Kitaplar ve hiç bitmeyen okuma ritmi.
Şimdi masamda Gazâlî’nin satırlarıyla babamdan yadigâr Osmanlıca risaleler yan yana duruyor. Onun yarım sayfayla bir türlü yetinemeyişini, bitmek bilmeyen hakikat iştahını artık daha iyi anlıyorum. Mesele yalnızca bilgi değil; hayatın esintisi içinde zihni ve kalbi kitaba sabitlemek, günü zikirle tamam etmek. Hayata bir nefes, bir duraklama yahut bir devam ediş kazandırmak.
Zaman her şeyi silip götürmez; bazen derinleştirir, sarar, saklar. Beş altı yaşlarında hayatıma giren o cemaat hâli, o ferahlık bugün de gezip dolaştığım camilerde—bazen bir seher vaktinde sabah namazında, bazen kalabalık bir cuma safında—kalbimde aynı inşirahı ikame ediyor. Bu anlar ne bir nostalji ne de alışkanlık. Varlığımın kendi merkezine doğru yaptığı sessiz bir yolculuk.
Aslına rücu dedikleri belki de budur: Bir ömrün, toprağa karışmadan evladının kalbine bıraktığı o tohum… İnsanı zamanın içinden geçirip zamansız olana vardıran o nüve.
Canım babama rahmetle…
Nur Kahraman
26.12.2025
