Tarihi yeniden imar eden, Ekrem Hakkı Ayverdi, hayatıyla dünden yarına umut veriyor. Türk mimari tarihi için bir değer olan Ayverdi; Fetih Cemiyeti, Yahya Kemal Enstitüsü, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı ile toplumun hayrına hizmetleriyle örnek olmaya devam ediyor. Edirne, Çorlu, İstanbul, Bursa ve Balkanlar’da Ayverdi’nin gayretlerinin izleri var. Ekrem Hakkı Ayverdi, Fatih Devri’ni izleyerek Küll’ü bulan mimariyi bıkmadan ve yorulmadan anlatarak, yazarak, çizerek, öperek, koklayarak yeniden imar eder.
Halil İnalcık’tan Bizans’ın merkezinin saray olduğunu öğreniyoruz. Fatih Devri ile İstanbul’da bütünü kavrayan bir imar tarzı geliyor. Ekrem Hakkı Ayverdi bu dönemde câmi, avlu, medrese, hastahâne, aşhâne, sebil, çarşı, han ve hamam gibi yapıların birbirleriyle denge ve uyumunun; toplum hayrına öneminin belirgin olarak görüldüğünü dile getiriyor. Feth-i Mübin ile halk da toprak da koruma altına alınıyor.
Ekrem Hakkı Ayverdi’nin “Makaleler” adlı kitabında, Hakîkî sâhib’in Hakk, kendininse sadece bir emanetçi olduğunun idraki ile hizmet ahlakı ile millete bağlılığını gıpta ederek okuyoruz. “Biz, mîmârîde, hat, tezhip, cild, halıda… benzerlik ve hattâ ayniyetî derecelerinde birliği gördük.” diyen Ayverdi, uzun ömründe topladığı kültür ve sanat eserlerini bütün mâl ü menâlini bu yolla, kamu yararına, dünya ve ahret vatandaşlarına bezleder. Nâdîdeleri toplar ve korur. Hat, tezhip, cild, çini, divit ve Kur’ân-ı Kerim koleksiyonları; güzel yazı ve antika koleksiyonları ile geleneği günümüze hediye eder.
“Mîmârîde kendimizi bulmalıyız” diyen Ayverdi sanat eseri, binânın yekpâreliği, mahremiyet, topografyaya ve oturmaya uygunluğu, renk bütünlüğü, abartılı resimlerin olmaması, demir şebekeler çekilmemeli gibi maddeler halinde bizi uyarıyor. “Mimar tehdit edilmemeli, seni topluluktan çıkarırız…” şeklinde gerçekleri anlatıyor. Mimari taş ya da duvar değil, medeniyetin kimliğidir. Mimari, medeniyet için dildir, ezgidir.
Makaleler’de, Ayverdi medeniyet bağlamında mimari ve mûsıkî üzerinden, 1970’li yıllarda muharrir Nevzad Yalçın Bey’in anılarına yer verir. Almanya’ya Türk mûsıkîsi plâkları gönderiliyor, dinliyor ve dinletiyor. Dede Efendi’nin “Gözümde dâim…”, Zekâî Efendi’nin “Söyletme beni cânım efendim” bestelerini, Refik Fersan’ın rast medhalini tanbur, ney, kanun taksimlerini bâzı Alman mûsıkîşinaslara dinletiyor. Nevzad Bey aktarır: “Müzisyen Alman dostlarım yüklü ağacın meyvelerini paylaşan çocukların sevinciyle mûsıkîmizi lezzetle dinlediklerini söylediler. Kimi (gizli kalmış bir hazîne, bir ufuk) kimi (insanın kolayca kaybolabileceği engin bir zevk ve hüzn bahçesi) dedi mûsıkîmiz için. Bir dostum da Batı müziği ile klâsik Türk mûsıkîsini karşılaştırarak (bizim müziğimiz, binbir çıkıntısı ve sivri uçlarıyla muazzam bir katedral gibidir. Türk müziğini yumuşak hatlı kubbeleriyle, câzip ve esrarlı havasiyle eski Türk mîmârîsine benzetiyorum) dedi.”
Abidelerin konu olduğu bölümde, kaynağın iman olduğunu anlıyoruz. Hânedan ve halk mütevellileri, hemen cümlesi vâkıf olan âbideleri kendi malları gibi korur ve mâmur tutar. Mütevelli kendini, Emânetullah’ın bekçisi, Allah’ın verdiği vazifenin yed-i emîni olarak âbideyi, bozmayacak halde tutmaya gayret eder. Vakıf (satılamaz, rehin edilemez) bozulamaz hayır kurumudur. Allah’ın bir emânetidir. Bunların tamirleri olucudur, bozucu değildir. Mânâ olmadan madde imar olur mu?
İstanbul mucize gibi renk renk, iklim iklim kıtalardan ve ülkelerden insanlara vicdanlarımızın en derinindeki bağlar ile medeniyet zincirinin bir halkası olduğumuzu anlatıyor. Ayverdi, bize kuvvet veren alâkaları gönlümüzde bulacağımızı belirtiyor. Diyar diyar gizli hâtıralarımızı, Üsküp’ten Delhi’ye Türk medeniyeti devirlerinin en derinini İstanbul’da cem ediyor. Ayverdi için İstanbul güzeldir; tatlı mavi gökyüzü ve deniz, tepeler, düzlükler, vâdîler, korular… Yahya Kemal’in anlatımıyla deniz caddesi, Boğaziçi vardır…
Yazarımız, kendi izinde yürüyen Venedik’e bakarak dem vuruyor. “Ya biz, o üstün medeniyet sâhibi bizler ne yaptık? Ne halde idik, ne hâle geldik? Venedikliden aşağı mı idik?” diyor. Ayverdi hem soruyor hem de cevap oluyor, Venedik’ten daha yüksek, daha özlü medeniyetimize dayanıyor. “Devletimizin ‘ebed müddet’liğine gönülden inanıyorduk. Devlet deyince asla siyâset dolabı akla gelmemelidir. Devletimiz îtikadıyle, an’anesiyle, mîmârîsi, mûsıkîsi hatta edebiyatıyla, bütün bir hayat anlayışıyla bir kül idi; devlete siyâsî istikâmeti bu mânevî mefhumlar veriyordu; biz evvelâ onlara olan îmânımızı kaybetmeye başladık. Bizi şüpheye götüren âmiller askerî mağlûbiyetlerimiz, olmaktan uzaktır.”
Her musibetin ertesinde İstanbul yine kurulur. Ayverdi, İstanbul’un hayatıyla cazip ve canlı olmaya devam ettiğini, harap hallerinde bile gelecekten ümidi olduğunu dile getirir. Medeniyetin özü; dil, edebiyat, mimari ile merkezde toplanır. “Erzurumlu şâir Nef’i, Bağdatlı Fuzûlî Bursalı Ahmed Paşa, Urfalı Nâbî, Üsküplü Yahya Kemal, Amasyalı Hattat Şeyh Hamdullah, Kayserili Mîmâr Sinan sizden benden fazla İstanbulludur. Millet İstanbul’un fethini takdir etmiyor mu? Ediyor, sessiz, sedâsız, mahzun mahzun, fazlası ile takdir ediyor.” diyen Ayverdi merkezden illere, illerden merkeze olan bağı irdeliyor.
İstanbul’un ilk mimarı Fatih, memleketin iki yakasını bir araya getirir, insan ölçüsünde mîmârî meydana getirir. Ayverdi, “Tek tek ve toplu olarak maksada vusul için edilecek niyâzın da kendine göre yolu erkânı vardır. O da dil ve gönül birliği ile vatan ve îman gayretiyle geceyi gündüze katarak çalışmaktır.” diyerek uyarıyor. “Siz vatandaşlarımdan İstanbul’un kadrini kıymetini bilip taşının, toprağının, târihinin ve coğrafyasının bizim olduğunu düşünerek bu aziz beldeye sâhip çıkmayı, onu kasıtlı ve yâdellerin pençesine terk etmemenizi diliyorum.” derken kelimeleri dua oluyor.
“Türk nasıl İ’lâ-yı Kelimetullah’a soyunmuş…” diyen Ayverdi mimaride ve hayatta yalın ve vakur tavrı koruduğunu belirtiyor. “Hırka-i Saâdet dairesindeki mübârek emânetlerden sonra, birinci sıra, âbidelerimize gelir dense hatâ olmaz sanırız.” diyerek Türk toplumunun mânevi değerleri ile geleneği koruyabileceğini umuyor. Emâneti korumanın yollarını, Yahya Kemal’in mimari, mûsikî, edebiyat anlatımıyla aktarıyor. Ayverdi, rokoko – rönesans – barok (Dolmabahçe Sarayı), gotik – Arap – rönesans (Çırâğân), Arap – rönesans (Beylerbeyi Sarayı) rokay (Küçüksu Kasrı) üslubun karşımıza çıktığını üzülerek söyler. Topkapı Sarayı, İstanbul’un da Ayverdi’nin de gözbebeğidir. “Târihî bir duygudan mahrum idare elinde kalan veya hiç sâhipsiz vaziyete giren âbide mahvolmuş demektir” diye uyarılarını yineliyor.
Medeniyet ve dil bağlamında, Ayverdi İstanbul Türkçesi ile Tebriz’den Bağdat’a, Anadolu’dan Rumeli’ye kadar topraklar üzerinde vahdeti dile getirir. İstanbul Türkçesi’nin feth-i mübînle berâber kale kapılarından akarak buraya geldiğini, yüzyıllar içinde doğal olarak derece ve olgunluk kazandığını anlatır. Kendimize ve medeniyetimize inanmanın gereğini vurgular. Tahripçi cereyana, imanla karşı konulabileceğine güven duyar.
Fetih Cemiyeti tarafından kurulan Yahya Kemal Enstitüsü (1958) ve Yahya Kemal Müzesi (1961) ile yazarımıza verilen değer görülüyor. Ekrem Hakkı Ayverdi, Yahya Kemal’in anlam dünyasına ve cemiyet üzerine düşüncelerine bir bölümde yer veriyor. “Yahya Kemal’in bugün için temenni ettiği tekrar değil, ‘imtidad’dır” diyen Ayverdi, bugünün imkânlarıyla hayatın içinde Türk millî bilinci ile gerçeklik bulacağını ima ediyor. Ayverdi, şimdiki zamana mâzîye verilen dereceyi veremeyen, Yahya Kemal’e kabahat bulmuyor, bugünün tarihin bereketinden renk almadığını belirtiyor. Özlü mimari yeniden doğduğu zaman, Yahya Kemal’in memnun olacağına inanıyor.
Ekrem Hakkı Ayverdi (1899-1984) ata yâdigârlarını ihyâ ederek hayatına ve toplumuna anlam verir. İstanbul’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlar’a kadar onarılmayı bekleyen tarihî yapıları topluma kazandırır. Azmi ve gayreti ile tarihi bize yeniden hediye eder. Makaleler adlı kitabında, düzenlenen toplantıların metinleri, dergi yazıları, biyografiler ve mülâkatlar okuyucuya yürüyecek yol açar. İstanbul Fetih Cemiyeti (1950) tarafından yayınlanan kitap, cemiyetin amacı gibi Fatih ve Fetih üzerine değerli katkılar verir. Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul ve Medeniyet, İstanbul ve Mimari, İstanbul ve Mûsıkî, İstanbul ve Dil üzerine doyurucu yazılar kaleme alır. Gerek belde gerek beldede hayat bulan medeniyet üzerine ümit etmekten yorulmaz. Öyle ki, Ayverdi için kendi döneminin Fatih’i diyebiliriz. Bizans’tan köhne halde kalan İstanbul’u, Fatih yeniden kurandır. Fatih, Feth-i Mübin ile İstanbul’un ilk mimarıdır. Ekrem Hakkı Ayverdi de kendi döneminde İstanbul’un Anahtarı’nı elinde tutar. Ayverdi anlatarak, yazarak, çizerek, ihyâ ederek medeniyetin anahtarı olur. Tarihe yeniden anlam verir, hayat verir. “Artık bu diyar dünyâ durdukça Türk kalacaktır.” diyerek duyduğu imanı dile getirir.
Müge Aydın
