Şaban Çetin: ‘’Mühim olan bu gök kubbe altında söylenen bütün esaslı sözlere, imkân ölçüsünde kulak vererek kendi sesini/sözünü bulabilmek, kendi ahengini tutturabilmektir.’’
Kendinizi tanıtabilir misiniz? Yazar olmaya nasıl karar verdiniz?
1976 yılında Yozgat ili Çekerek İlçesine bağlı Tipideresi Köyü’nde doğdum. Köyümüz “93 Harbi” sonrası Artvin Ardanuç’tan buraya göç etmiş Ahıska kökenli ailelerin kurduğu bir köydü. Civarda “muhacir” olarak bilinirdik.
İlköğrenimimi köyümüzde tamamladım. Çekerek İmam Hatip Lisesi’nde başladığım ortaöğrenimimi İstanbul Pendik İmam Hatip Lisesi’nde tamamladım. Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri ve Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini bitirdim.
Şiir karalamaya lise yıllarında başladım. Ancak bu dışa dönük ve iddialı bir meşgale değildi ilkin. Daha çok kendi içimde bir yolculuktu. Önce şiirle başladım, sonra nesre de uğradı yolum. Yazma işi bir anda verilen bir karar değil; insanın hayat serencamının bir sonucudur diye düşünüyorum. İnsanın, olması gereken ile olan arasındaki farkı görüp onunla dertlenmesi, yazma meşgalesini yazgısına ekliyor.
Akra Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi’nde ve çeşitli sitelerde yazılar yazıyorsunuz. Köşe yazarlığı size nasıl bir sorumluluk yükledi?
AKRA Dergisi uzun bir süre akademik yazılar ve kültür-sanat yazıları olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı. O zamanlar şiir ve yazılarım orada yayımlanmaktaydı. Sonra kültür sanat bölümü tümden kaldırıldı ve dergi tamamen akademik yazılardan müteşekkil olarak yoluna devam ediyor. Ben şu an Mirathaber ve Yenisözhaber’de (Eski Yeni Söz Gazetesi) köşe yazıları yazıyorum. Onun dışında zaman zaman yazı ve şiirlerim çeşitli mecralarda yer buluyor.
Girişte işaret ettiğim gibi yazmak, bir dert ile dertlenmiş olmanın insanı çıkardığı yolculuktur. Dolayısıyla bir mesuliyet hissinden neşet etmektedir. O da yaşadığımız dünyadaki çelişkileri, aksayan yönleri, zulüm ve haksızlıkları görerek bunlardan arınmış bir dünya tasavvurunu seslendirmek arzusudur. Bir anlamda merhum Sezai Karakoç’un şiirin diliyle sorduğu: “Bu dünyada olup bitenlerin / Olup bitmemiş olması için / Ne yapıyorsun?” sorusuna cevabımdır benim için yazarlık.
Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitap ya da proje var mı?
Şu anda yazmış olduğum denemeleri gözden geçirmek ve yeni denemeler kaleme almakla meşgulüm. Ardından dördüncü kitabım olarak deneme türünde bir eserle çıkmak istiyorum okuyucunun karşısına.
‘’Eylül ve Yağmur” adlı şiir kitabınızı ortaya çıkaran süreç nasıl gelişti?
“Eylül ve Yağmur” benim ilk kitabımdır. Ardından hikâye dalında “Bir Ada Bin Hüzün” adlı kitabım ve yine bu yıl şiir dalında, “Cemre” adlı kitabım yayımlandı.
“Eylül ve Yağmur” benim gençlik yıllarımın hasılasıdır. Onu ortaya çıkaran süreç, aklımın erdiğinden otuzlu yaşlarıma gelinceye kadar yaşadığım hayat şartlarının gönül telime türlü tonlarda, biraz da hüzün makamında dokunuşlarıdır.
Yozgat Çekerek ilçesi Tipideresi Köyü’nde doğup büyümek yazarlığınızda nasıl bir etki bıraktı? Köy hayatı yazılarınıza nasıl yansıyor?
Doğduğum, çocukluk ve gençliğimin ilk birkaç yılını yaşadığım köy bir muhacir köyü idi. Osmanlı-Rus harbi sonrası, Rus işgali altında yaşamaktansa Anadolu’nun içlerine göç etmeyi, yurtlarını terk edip yeni bir coğrafyayı yurt haline getirmeyi yeğlemişlerdi. Rus işgalinin, büyük çile ve zahmetlerle dolu göç sürecinin hikâyelerini dinleyerek büyüdüm. Köyümüzde geleneksel unsurlar ve sözlü kültür canlı idi. Geleneksel kültür unsurları henüz popüler kültürün etkisi ile unutulmaya yüz tutmamıştı. Hayat, tabiatla imtizaç halinde ve onun ritmine göre oluşup gelişmiş çeşitli kültür unsurları ve ritüeller eşliğinde akıp gidiyordu. Dolayısıyla köy hayatı benim için hem tabiatı tanıyıp sevme, onunla ahenk içinde yaşama tecrübesi kazanma hem de bugün artık yitip giden değerlerin en yalın ve samimi olarak yaşandığı bir dünyanın numunesini bizzat tanıma talihi olmuştur.
Yazılarımda şehirlerin tabiatı tasfiyesi, şehirlerin kokuşup taşarak köyleri de tasfiyesi, toprak ve tabiatla çatışma, mekânların değişiminin değerler üzerindeki tesirleri sıkça yer almaktadır. Şiirlerimde de tabiat benim ayağımı bastığım en değerli zemindir. Bu kabil hassasiyetler benim hayata köyde başlamış olmamın yansımalarıdır.
Birçok genç yazı yazma konusunda cesaret bulamıyor ya da kendini yeterli görmüyor, sizin okurluktan yazarlığa geçişiniz nasıl oldu?
Hayat statik değil dinamik bir süreç, dolayısıyla benim yazmaya meylime sebep bugüne değin yazılanları, içinde yaşadığımız hayat düzenini hem kavramak hem de ona itiraz etmek bakımından kifayetsiz görüşümdür, diyebilirim.
Yazmak bir yolculuktur. O yüzden yazmak için kendini yeterli görmeyi beklemek, hakikatli bir davranış olmaz diye düşünüyorum. Yazmak için bir yeter şart var ise o da bir derdin sahibi olmaktır. Malumdur “Aşk ağlatır, dert söyletir” derler. Derdi varsa insanın yazma yoluna koyulması gerekir. Elbette yol ilerledikçe insan kemalini bulacaktır.
Yazmayı düşünen gençlere dert sahibi olmaları yanında, elbette, yazılmış olanları belli bir düzen ve hedef gözeterek çokça okumalarını tavsiye ediyorum.
Türkiye’de yazar olmanın zorlukları nelerdir?
Ülkemizde yazarlık, istisnalar dışında, batıdaki literatürün izleğini takip etmek, piyasaya yönelik ürün ortaya koymak ve bir anlamda rüzgâr ne yöne esiyorsa dümenini o tarafa çevirmek anlamına geliyor. Eğer yazarlık yoluna koyulan kimsenin meşrebi bu kabilden ise fazla bir zorluktan söz edilemez. Gerisi yetenek ve ilişkiler ağına kalıyor. Ancak maksat hakikatli bir iş yapmak ise birçok zorluktan söz edilebilir. Tabii ki bunlar aşılamayacak şeyler değildir. Azim ve sabırla yürüyenler menzile er-geç varırlar.
Yazılarınızda en çok hangi duyguyu/temayı işlemeyi seviyorsunuz?
Sorunuza cevap olarak Necip Fazıl’ın şu dörtlüğünü okusam sanırım meramımı ifade etmiş olurum:
Bu nasıl bir dünyâ, hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamânı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.
İnşaat sektöründe idari müdür olarak çalışmak, yazarlık ve edebi üretiminizi nasıl etkiliyor? Zamanı nasıl dengeliyorsunuz?
Mesleğim ve olmak istediğim yer arasındaki fark bana her daim bir çarmıhta gerili yaşama hissi verdi. Belki de bu azap hissiyle yaşamak beni yazmaya daha çok yöneltti. Yazılarımda, mesleğim itibariyle yakinen bildiğim betonlaşmaya dair itirazlarım da önemli bir yer tutar. Geldiğim noktada bu azap hissi ile yaşamak artık bana taşınamaz gözüktüğünden çalışma hayatımı nihayete erdirdim. Bundan sonra kısmetse daha çok okumayı ve yazmayı düşünüyorum.
Yazılarınızı oluştururken günlük hayatta ilhamı en çok nerede buluyorsunuz?
Âşık Veysel’in “Benim sadık yârim kara topraktır” demesi gibi benim de en mühim ilham kaynağım tabiattır.
Türk edebiyatından beslendiğiniz veya üslubunu yakın hissettiğiniz yazarlar kimler?
Edebiyatımızın müktesebatından ayrım gözetmeksizin istifade etmeye çalışıyorum. Mühim olan bu gök kubbe altında söylenen bütün esaslı sözlere, imkân ölçüsünde kulak vererek kendi sesini/sözünü bulabilmek, kendi ahengini tutturabilmektir.
Meşhur bir söz vardır: Gök kubbe altında söylenmedik söz yoktur, der. Bunu doğru kabul edince size söylenenleri tekrarlamak düşer.
Bence bu gök kubbe altında söylenecek daha çok söz vardır. Çünkü hayat akmakta ve onun meseleleri değişmektedir. O yüzden söylenenleri dinleyip onlardan beslenerek onları aşmak için Mevlana’nın dediği gibi : “Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”dır.
Benim için çok faydalı bir röportaj oldu. Değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Beyza KILIÇ
