Sevgi En Doğal Hakkımız İken

“Kalbine dönmek, dışarıda aradığı sevgiyi içeride bulmaktır.”

 

Bir zamanlar insan, sevilmenin çabasını değil, varlığının anlamını düşünürdü.

Ama çağ değişti. Şimdi insanlar, “Ben kimim?” sorusundan önce “Beni kim sevecek, beni kim beğenecek?” diye sormaya başladı.

Sevilmek, artık bir lütuf değil; bir başarı, bir beceri, bir gösteri hâline geldi.

Batı medeniyetinin inşa ettiği dünya, insanı güya özgürleştirirken aynı zamanda bir sahneye çıkardı.

Ve insan, kendi özünden çok, izleyicisinin beklentisine göre yaşamaya başladı.

Böylece sevgi, kalbin dili olmaktan çıkıp bir performans puanına dönüştü.

Koşullu sevgi, Batı düşüncesinin merkezinde daima vardı.

Tanrı bile bir sözleşmenin tarafıydı:

“İtaat edersen kurtulursun, başarabilirsen sevilirsin.”

Bu anlayış, yüzyıllar içinde bireyin kaderine sindi.

Artık kimse koşulsuz sevilmeye inanmıyor. Sevginin hak edilmesi gerektiğine kanaat getirmiş.

Ve bu inanç, yavaşça içini kurutuyor.

Her gün biraz daha performans, biraz daha fayda, biraz daha ispat…

Ama her ispatın sonunda, biraz daha eksilmiş bir kalp kalıyor geriye.

Batı’nın ruhuna sinmiş o “fayda” ölçüsü, insanın değerini de ölçer oldu.

“Ne işe yarıyorsun?” sorusu, “Kimsin?”in yerini aldı.

Bir çocuğun gözyaşı bile, eğer yeterince anlamlı değilse, duygusal bir zayıflık sayılıyor artık.

Oysa kalp, anlamlı olmak için değil, gerçek olmak için ağlar.

İnsan bu çağda sürekli teyakkuz hâlinde yaşıyor.

Bir sevgi kaybına, bir değer düşüşüne, bir onay eksikliğine karşı tetikte.

Çünkü koşullu sevgi, güven duygusunu da tahrip etti.

Artık kimse “olduğu gibi kalmaya” cesaret edemiyor; herkes “olması gerektiği” gibi davranıyor.

Ve işte tam burada, en sessiz tükeniş başlıyor.

İnsanın içinde bir yorgunluk birikiyor, açıklanamayan, ama her sabah aynı ağırlıkla uyanılan bir hâl.

Bu yorgunluk, yalnızlıktan değil; koşulsuz sevilememekten doğuyor.

Birinin seni sadece olduğun hâlinle kucaklamadığı bir dünyada, insanın kendi kolları bile yabancı geliyor artık.

İnsan, dış dünyanın koşullarında aradığı sevgiyi, aslında iç dünyasında yitirmiştir.

Bütün onay arayışları, görülme çabaları, sevilme isteği hep o kaybın yankısıdır.

Çünkü kalbin merkezinde bir hakikat vardır: “Sevgi zaten verilmişti.”

İnsanın yapması gereken tek şey, o sesi yeniden duymaktır.

Ama modern zihin hep dışarıyı gösterir.

“Bir şey ol, bir şey yap, birileri seni fark etsin,” der.

Böylece insan, içindeki sükûnu kaybeder.

Kendi kalbinden uzaklaştıkça daha çok çalışır, daha çok üretir, daha çok yorulur.

Ve sonunda, “ben niye hâlâ eksik hissediyorum?” diye sorar.

Oysa kalbine dönmek; dünyadan el çekmek değil, dünyayı kalbinle yeniden görmek demektir.

Kendini onaylatma çabasını bırakıp, varlığını Rabbin huzurunda kabullenmektir.

O zaman hiçbir gözün görmemesi acıtmaz insanı.

Çünkü görülmek artık bir ihtiyaç değil, bir lütuf olur.

Kalbine dönen insan, dışarıdan değil içeriden beslenir.

İnsanlardan değil, Allah’tan değer alır.

Ve bu dönüş, sessizlikle başlar.

Zihin sustuğunda, içerde konuşan o ses işitilir:

“Ben seninleydim. Sen hiç değersiz olmadın.”

İyileşmek işte o sesi duymaktır.

Kendine şefkatle bakmak, Rabbine teslim olmaktır.

Kalbine dönmek, dışarıda aradığı sevgiyi içeride bulmaktır.

Çünkü orada, her zaman sevilen bir insan vardır zaten, sadece insan bunu unutmuştur.

Vesselâm…

 

Emine Savaş