Bugün hava biraz serindi. Artık en sevdiğim mevsim başlamıştı. İşten sonra eve kadar yürümek geldi içimden. İşten eve epey de yol vardı. Vazgeçtim, yorgunluğumu unutmuştum hafiften de romatizmalarım ağrı yapıyordu. Sonra fikir değiştirdim, “En azından bir durak önce iner biraz da olsa yürürüm” dedim. Akşam olmak üzereydi, güneş battı batacak bir halde, vedasındaki kızıllığı insanın yüzüne vuruyordu. Metroya bindim aklıma koyduğum gibi bir durak önce indim. Asansöre bindim yukarı çıktım. Asansörün kapısı açıldı, tam indim “Allah Allah” dedim, burası neresi başka bir evrene açıldı sanki! Asansörün önünden bir adım dahi atamadım oracıkta kenarda kalmıştım. Bardaktan boşanırcasına bir yağmur buz gibi bir hava bir de yetmezmiş gibi hava da iyice kararmış. İyi güzel ama şaşırmış yürüyemiyordum. Derin bir nefes aldım. “İmtihan dünyası işte her şey aniden değişiveriyor” dedim içimden belki de aklımı başıma getirir yağmurda yürümek. Ne zamandır kendimde değildim hiç aklımdan çıkartamıyorum ki seni aklımdan. Bir kuvvet mi geldi ondan sonra bilinmez, üstümü başımı düzelttim, boynumdaki kefiyeyi de başımın üzerine koydum, asansörün önüne insanlar gelmeye başlayınca “Ya Allah” dedim başladım yürümeye… Şakır şakır yağmur yağıyordu ben ise yağmurun ve tüm etrafımda koşturan insanlara örnek misali ağır ağır yürüyordum biraz mahmur, içim buruk. Ah Hatice’m sen de olsaydın yanımda beraber göğe bakar öyle yürürdük. Neşe içindeki o günlerimiz aklıma geldi. Ne severdin yağmurda yürümeyi, sen gideli iki yıl iki gün beş saat oldu. Dakikalar bile içime işliyor sanki yağmurun ıslattığı gibi bu yağmur böyle yağmazdı, sen varken usul usul yağardı ne oldu buna böyle hayret…
Rotamı değiştirip otobüs durağına geçtim. Beklemek için tentenin kenarında bir yer bulduktan sonra içimden senin en sevdiğin ilahiyi mırıldanmaya başladım: “Allah yolu yektir yek.” Sonra otobüs geldi kapısını açtı ben en güzel yere cam kenarına oturdum. Hayalimde birden kıran kırana bir yarış izlediğimi fark ettim ki bir göresin izlemeye doyamazsın. Cama vuran sokak lambasının ışığı camdaki yağmur damlalarını bir inci gibi parlatıyordu. “Evet sayın seyirciler, bugün de damla yarışlarında sizlerleyiz. Damlalar yerlerini aldı ve evet inmeye başladılar. 1. damla hızlı bir çıkış yaptı, 2. damla hemen ardında. 3. ile 4. de zorluyorlar onları. 2. bastırdı hızla ilerliyorlar. Derken 1. damla birinci oldu. 2. mi kazanacaktı sanki ondan önce yola çıkan birinci olamayacakmış gibi…”
Otobüs yola devam ediyordu. Ben de biraz ısınmış oldum elimde bir kahvem bir de gazetem olsa otobüsten hiç inmem herhalde. Bir de sen olsaydın yanımda ah Hatice’m! Son durağa gelmiştim artık inmem gerek. Zaten az kaldı gelmeme. Yürümeye başladım her yer çamur olmuş, otlar da çok kaygan acele etmeyelim zamanımız var. Bir de ışıklar yolumuzu aydınlatsa…
Birkaç basamak kaldı eve. Geldim. “Selamün aleyküm Hatice’m, nasılsın gül de epey yetişmiş geçen hafta ki goncalar da açılmış biliyor musun! Evdeki bütün çiçeklerimiz soldu, gül bile. Yıllardır baktığımız pembe gülümüz, çok suladım sanırım çürüdü, ne kadar üzüldüm anlatamam. Sen olsaydın her yer yine yemyeşil olurdu gözlerin gibi Hatice’m! Hem camın önüne diktiğimiz kasımpatılara menekşelere hatta kaktüse bile bakamadım…”
Yağmurda iyice artırdı hızını. Şiddeti içimdeki hüzünle orantılı mı ne yoksa bana mı öyle geliyor? Yağmurun yağışı da değişti insanın içine işliyor artık. Sanki önceden ne güzel usul usul yağardı. İnceden verirdi toprağa rahmetini, gizliden verirdi toprağa sadakasını, göğe bakarak yürüyemez oldum artık hiç neşem yok…
Ezan duyulmaya başladı, sabah olmuş farkına bile varamadım. Senin yanında zaman su gibi akıp geçiyordu. Sanki ürperdim birden! Islanmış olduğumdan mı yoksa yanından ayrılmak duygusundan mı hemen caminin avlusuna girdim. Şadırvanın yanında koca bir çınar karşıladı beni. Astım ceketimi ağaca sırtımı dayadım. Güvendim caminin muhafızına sonra camiye girdim cemaate katıldım. İlk rekâtta Hud suresi 52. ayetten başladı hoca. 2. rekâtta da Şems suresini okudu. Allah cc razı olsun çok feyizliydi. Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir.
Tam gideceğim paltomu muhafızda unutmuşum hemen geri döndüm aldım. Yine dünyanın bütün yükünü sırtıma alıp otobüse bindim. Atölyeye doğru yola koyuldum. Fahri Bey çayı demlemiştir çoktan. Yanılmamışım, atölyeye vardığımda Fahri Bey çoktan çay ocağını açmıştı. Siparişimi verdim ve eski mermer merdivenlerden yukarı çıktım. Atölyede üstümü değiştirip işe koyuldum. Fahri Bey geldi siparişlerimi getirdi. Sıcak çayımı yudumladım. “Çay da içimi ısıttı Fahri Bey sağ olun.” deyince “Ne demek efendim vazifemiz” deyip ayrıldı atölyeden.
“Bismillah” deyip başladım çalışmaya. Yekpare cevizden bir masa yapıyorum. Hep hayalini kurduğumuz çardak var ya onu tamamlayacağım inşallah. Yanına bir de üzüm bağı tutturduk mu değmeyin keyfimize. Serin yaz akşamlarında çayımızla, kitabımızla bir de lüks lambasını aldık mı tamamdır. Aklıma geldi de köye diktiğimiz ağaçları hatırlıyor musun? Mis gibi limon dikmiştik kokusu buraya geldi bile… Öyle güzel olurdu ki limonları, Trabzon hurması, ekşi elma, can erikleri he bir de mandalina. En sevdiğin meyve bir de yamaca diktiğimiz kiraz… Yakup Efendi sağ olsun ben yokken suladı baktı. Arada ben de gittim tabi. Geçen ay mandalinalar oldu ya komşuluk hakkıdır diyerek aramızda paylaştık. Sen yokken hiç tadı olmuyor.
Babam kadar anlayabilseydim şu bitkilerden. Ne güzel aşılardı ağaçları, köyde ondan iyi yapan yoktu. Ağaç elinde hayat buluyordu sanki. Budaması da ayrı güzeldi. Bahçeden de anlardı. Haşeratı, sürgünleri ne güzel temizlerdi. Geçenlerde yine gittim. Tarlanın alt tarafları hep pirenlik olmuş. Bir keçi mi alsam acaba otları yer belki bana da yoldaş olur. Sonra aklıma geldi nasıl bakacağım ona, yanımda kalamaz ki. Dikenler de çok uzamış benden üst üste koysak üç tane eder içine girilemez olmuş. İçine girsem bir daha çıkamayacakmışım gibi. Tıpkı önyargılar gibi yaralayıcı, büyük ve çok sert… En iyisi bir bahçıvan bulayım, şuraları bir adam etmek lazım. Dereye ineyim dedim kuyudan biraz su alırım. Babam daha üç dağ geriden temiz su kaynağı çekti. Derenin üstüne bir köprü, köprünün ayağının yanına su deposu, yanından da bir su gideri yaptı. Ah babacığım ne güzel de düşünmüş. Derenin suyu kirlenince hemen yanına temiz su çekmiş ki yazın içmeye kanamazsın. Buz gibi tertemiz dağ suyu… Sonra bir sel oldu, dere yatağına sığmaz oldu yukarıdan ne kadar taş varsa getirmiş eteğine ince bir yol kalmış ona yürüyecek. Sonra belediye geldi köye, kavakları kesmek için. Dere bir de o sene taştı, yamacından giden kavakların arkasından ağladı sanki. İşte o zamandan sonra ne kuyu kaldı ne de köprü. Karanlığa gömüldü bütün hatıralar. Bir tek babamın köprüden geçmeyi öğrettiği sarıkız hala hatırımda ah Hatice’m hayat işte…
Bugün Cuma, yarın köye gideceğim inşallah. Ihlamurlar olmuştur mis gibi kokar şimdi. Gideyim de toplayayım karşılıklı içeriz. Hadi Allah’a emanet ol.
Neslihan Demirsoy
