Kızılcık taneleri, ekmek dilimlerinin üzerine, dolu tanesi gibi vura vura düşüyordu.
Rüyamda ben de bir kızılcık tanesiydim.
İşte şimdi düşüyordum ağaçtan…
Birlikte düşüyorduk yalnız değildim.
Düşerken hayatım geçiyor gözümün önünden film şeridi gibi.
Tomurcukluğum; yemyeşil gözümün önünde!
O ne tazelik! O ne baharlık! O ne heyecan!
İçim içime sığmıyor, utanıyorum boncuk boncuk terleyen bedenimden ve yaprakların arasına gizleniyorum.
Tomur tomurum…
Çiçekliğim; şımarık bir genç kız gibiyim.
Beyaz tokalar topluyor uçuşan saçlarımı.
Bütün kuşlar bana âşık!
Ama benim gözüm, her şafakta bahçedeki güllere serenat yapan bülbülde.
O şakımaya başlar başlamaz hemen beyaz tokalarımla saçlarımı gül gibi toplayıp fırlıyorum en öne.
O öttükçe, ben ölüyorum.
O anlattıkça, ben bir daha ölüyorum.
O söyledikçe, ben gül olmak istiyorum.
Her sabah, “Platonik aşk senfonisi” yaşanıyor kızılcık bahçesinde.
Bülbülün mest eden o ince nağmeleri ve benim yani ter-ü taze beyaz tokalı genç kızın inlemelerinden ibaret bir senfoni!
Karşılıksız aşkın vücut bulmuş hali!
Gene de vazgeçmiyorum, ümitsizliğe kapılmıyorum, yeis içerisinde içime kapanmıyorum, her sabah yeniden açıyorum.
Aşkıma sahip çıkıyorum, tek taraflı da olsa benim aşkım o!
Yaşıyorum doyasıya!
Artık kıskanmamayı da öğrendim.
Aşk öğretiyor, aşk her şeyi bilir.
Aşk her şeyi öğretir.
Çiçekliğim bitiyor, saçlarımdaki beyaz tokalar dökülüyor.
Ham meyveye duruyorum.
Günler geliyor geçiyor, bülbül geliyor gidiyor, gül kıpkırmızı karşımda duruyor.
Aşk sürüyor, aşk yoruyor, aşk pişiriyor!
Yağmurlarda yıkanıyor, güneşte kuruyor, rüzgârda yontuluyorum ama aşk içimde büyüyor.
Yeşil elbiseler giyiyorum, yeşilin tüm tonları üzerimde.
Kuşların ilgisini çekiyorum, gelip serpilen bedenimi öpüyorlar çaktırmadan, üzerimdeki küçücük böcekleri gagalıyormuş gibi.
Bülbül gelmiyor!
Benimse, gözüm de kulağım da onda!
Sabahın köründe tıkırdasa uyanıyorum, onu kaçırmamak için tetikte uyuyorum.
Ne kadar hızlı büyüyorum.
Aşk büyütür!
Yaz sıcakları beni de bülbülü de diğer kuşları da biraz tembelleştirdi.
Aşk mayıştırır!
Daha da hızlı büyüyorum.
Ne kadar tombullaştım, artık bülbül beni hiç beğenmez.
Ama olgunlaşıyorum…
Aşk olgunlaştırır!
Bu sabah bülbül ötmüyor.
Ötmeye başlamadan önce Gülü, biricik sevgilisini öpmek için yanına konmuş.
Şöyle iyice yanaşıp sevdiğini koklamak istemiş.
Koklamış, koklamış doyamamış.
Sevgilisinin göğsüne başını koyup gül kokusunun, aşk kokusunun içinde uyumuş kalmış.
Ne kadar uyuduğunu bilmiyorum ama minik göğsünde büyük bir acıyla uyanmış.
Uykusunda gülün göğsünden kayan bülbülün kalbine, sevgilisinin dikenleri saplanmış.
Acı içerisinde uyanan bülbül çırpına çırpına ölmüş.
İşte şimdi şuracıkta karşımda kanlar içerisinde yatıyor.
Çok üzgünüm!!!
Yanlış bir aşktı bu! Onu gerçekten seven bendim…
Fakat bana da bir şeyler oluyor…
Başım dönüyor, midem bulanıyor, yeşil elbiselerim dökülüyor üzerimden.
Kan tepeme çıkıyor! Kızıla boyanıyorum tepeden tırnağa…
Gül renkli kumaşlara sarınıyorum, kan kusuyorum sanki!
Acı olgunlaştırıyor!
Başım dönüyor, çok fazla dönüyor, rüzgâr çıktı, ağacım sallanıyor.
Dolu taneleri gibi vuruyoruz yere!
Aşk vuruyor!!!
Bir kavanoz kızılcık reçelinden nerelere geldik!
Kızılcık reçeli, bembeyaz ipek gibi teniyle hasret içerisinde alev alev yanan sitemli sevgiliyle, uzun süreden sonra, kanlı kavgalı bir ilk öpüşme, ilk sevişme gibi dökülüyordu, tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek dilimlerinin üzerine.
Veli Dalbudak
