Mehmet Nuri Yardım Hoca’yla yolumuz 2022 yılında Türk Edebiyat Vakfında düzenlenen “Medya ve Editörlük” adlı yazı mektebinde kesişti. O günden bu yana kendisini sadece edebiyat sevdası ile değil vakti, kalemi, kelamı ile bir mütefekkir olarak tanıdım. Ancak şimdi burada düzenlediği kültürel faaliyetlerden, kaleme aldığı kitap ve köşe yazılarından, taşıdığı mücadele ruhundan ya da inancını ifade edişindeki rikkatten söz etmeyeceğim. Çünkü hangisinden başlasam diğeri eksik kalacak hissine kapılıyorum. Bahsetmek istediğim Aralık 2024 yılında yayımlanan bana Mart 2025’te hediye edilen; “İnancını yaşayan münevver: Mehmet Şevket Eygi” isimli eseri.
Ben Mehmet Şevket Eygi’yi yıllarca yalnız kaleminden tanıdım. Onun yazılarında güçlü bir direniş, sarsılmaz bir inanç vardı. Ancak o kelimeler ardındaki hayatı, dostluğu, merhameti, sanat anlayışı, nezaketi idrak edebilmem bu kitap sayesinde mümkün oldu.
Eygi’nin hayatı zorluklarla yoğrulmuş bir destan gibi.1933’te Zonguldak’ta doğan Eygi’nin çocuk yaşta İstanbul’a gelmesiyle eğitim hayatı başlıyor. Okula gitmeden okumaya merak saldı diyor yazar ve bunu annesi öğretmen Seher Hanımın etkisine bağlıyor. Galatasaray Lisesi’nden Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine uzanan bir hayat hikayesi. Dönüşü iş vesilesiyle yine İstanbul. Dergi, gazete yöneticiliği, hatta sahibi olduğu yayın kurumları olmuş. Evin tek çocuğu Eygi, ama gazeteciliği, inancı, cemaat olma bilinci ona sayısız kardeşler, dostlar kazandırıyor. İşte bu kitap, dostu Mehmet Nuri Yardım’dan bir hediye; sesinin, sözünün yetişmediği zamanlara onun nefesini, hatırasını taşıma nezaketi ve duaya vesile olma vefası.
Mehmet Nuri Yardım, yalnız bir dostunu değil, bir devri anlatıyor. Eygi’nin davası, fikirleri ve eserleri ekseninde örülen bu kitap; bir biyografi ve ayrıca bir devrin kaydını günümüze not düşüyor. Sayısız badireler, davalar, yurt dışında yaşama mecburiyeti ve mahkumiyetle geçen yıllar, yılmayan, davasından dönmeyen bir şahsiyetin hayat hikayesi ile dönemin Türkiye’si birlikte resmediliyor. Ezanın Türkçe okunduğu, dini eğitimin kısıtlandığı, Kur’an-ı Kerim okumanın gizli bir çabaya dönüştüğü ve darbelerin toplumsal hafızayı derinden yaraladığı bir devrin edebi tanıklığı niteliğinde. Eygi’nin hayatına baktığımızda karşımıza çıkan ilk şey, bir dava adamı olduğu. Ancak bu dava bayraktarlığı yüzeysel sloganlarda değil; sabırla, dua ile ve edeple taşınmış, hayat akışına sinmiş bir duruş. Yazdıkları köşe yazıları, inancı, yaşantısı, dönemin aksaklıkları, bir Müslüman olarak hayata geçirilmesi gerekenler, bir muhasebe defteri gibi. Mesela cemiyet onun için sadece “insanlar topluluğu” değil; bir cemaatle saf tutmanın, aynı kıbleye yönelmenin, bir sofrayı paylaşmanın ruhaniyetinde saklı bir anlamı keşfetmek bu anlama sarılmak. “Müslümanlar birlikte namaz kılmadıkça, birlikte yaşayamazlar,” kanaati nasıl var olacağız ve nasıl yaşayacağız sorularının cevabı. Şehirlerin yalnızlaştığı, evlerin televizyonlarla dolduğu, insanların ekran karşısında ruhunu kaybettiği bir dönemde Eygi, sabah namazında cemaat olmanın kurtarıcı ferasetini hatırlatıyor. Seksenli yıllarda sosyal medyanın esamisinin okumadığı bir dönemde sahibi olduğu “Bugün” gazetesi aracılığıyla Sultanahmet, Fatih, Beyazıt camilerinde toplu sabah namazı tertip ediyor.
Kitabı okurken Mehmet Şevket Eygi’nin Sultanahmet’teki mütevazı evinin kapısı aralanıyor. Duvarda hat levhaları, raflarda sayısız kitap, masanın üstünde yazılar, Eygi’nin kendi teknesinden çıkmış ebru kâğıtları, konsolun üstünde biblolar, şamdanlar ve pencerenin önünde bu tablonun sessiz şahidi kedisi “Emanet”… Ve bu odadaki eşyalar sahibinin kalbinden süzülüp gelen bir görgünün, sanat zevkinin, tarih sevdasının nişanesi olarak kendinden sonra gelen nesle bir medeniyeti bir terbiyeyi anlatıyor. Haydarpaşa caminin mimarisi ile ilgili yazdığı bir eleştiri yazısına “Hayır işi yapıyoruz” itirazına kitapta yer alan bir sözü onun dünya görüşünü ifade etmesi açısından önemi büyük.
“Aynı parayla güzel cami de yapılabilir, çirkin cami de. Sadece parayla iş bitmiyor; kültür lazım, sanat lazım, ufuk genişliği lazım. Altın oran bilmeyenlerin cami yaptırmaması lazım.”
Ve kedisinin adı çok manidar: “Emanet.” Tıpkı Eygi’nin kalemini, mekânını, fikirlerini bir emanet gibi taşıyıp gelecek kuşaklara aktarmaya çalışması gibi. “Benimle dost olmak isteyen kedileri sevmeli” demesi hayatın küçük ama anlamlı bağlarına verdiği önemin göstergesi. Sünnet ölçüsünde seyreden bir şefkat anlayışına sahip. Günümüz insanının “doğaya dönüş” çabası karşısında Eygi’nin bu tutumu, fıtrata dönüşe çağrı.
Ve kitapta belki de en nahif bölümler Mehmet Nuri Yardım Hoca’nın dostunu yad ederken ebedi hayatı bize hatırlattığı, dünya telaşlarının, tırmanan hırsların geçiciliğini vurguladığı duaya evrilen satırlar. Ne yapmalıyız diyor son bölümde; hatırlamalıyız, evet dua etmeliyiz bu kadar mı? Unutmamalı, unutturmamalıyız! Kültür salonlarına ismini vermek ya da hakkında belgeseller yapmak, sempozyumlar düzenlemek. Çünkü Eygi gibi bir döneme iz bırakmış şahsiyetlerin rehberliğine ihtiyacımız var; onlar hem mirasımız hem geleceğimiz. Bu eser Eygi’nin mirası fikirlerini anlamamıza, İslami yaşam tarzına dair düşünmemize ve kendimizi yoklamamıza vesile oluyor. Bize sesleniyor:
“Cemaat olabiliyor muyuz?
Mesleğimiz ne olursa olsun sanatla edebiyatla ruhumuzu besliyor muyuz?
İdeallerimizi ebediyete taşıyacak kadar sahipleniyor muyuz?
Dostlarımıza, tüm yaratılmışa şefkat, merhamet, vefa gösteriyor muyuz?
Kimliğimize, tarihimize, dilimize, kültürümüze bilfiil sahip çıkıyor muyuz?”
Bu kitap, benim iç dünyama dokunan sorularla yüreğimi yokladı; eminim ki sizin de hayata dair kendi sorularınızı bulmanız, belki de unuttuğunuz derinlikleri yaşamanız için sizi başka zamanlara, bambaşka ruh iklimlerine taşıyacak.
Nur Kahraman
