İnsan, tabiatın içene doğmuş canlı bir varlıktır. İnsanın tabiatla ilişkisi ilk insanla başlamıştır dolayısıyla. Tabiat insanı, insan da tabiatı etkilemiştir. Bugün de insan ve tabiat ilişkisi bütün hızıyla devam ediyor. Tabiatın en önemli ögelerinden biri de ağaçlar ve çiçeklerdir. Son zamanlarda okuduğum bir kitap, tabiata, ağaca ve çiçeğe bakışımı tekrar düşünmeme vesile oldu. Bu yazımda sizlere bu kitaptan bahsetmek istiyorum. “Ağaçların Gölgesinde” adlı eserin yazarı kıymetli Hülya Günay Hanımefendi. Anlatımın az da olsa fotoğraflarla desteklendiği kitabı akıl fikir yayınları yayımlamış. Ön ve son sözün yer aldığı kitap, 19 ara bölümden oluşuyor.
Yazar ön sözde harika bir girişten sonra ilk insanın dünya yolculuğunun yasak ağaca yaklaşmasıyla -Hazreti Âdem’e atıfla sanırım- başladığını ve bugün de devam ettiğini söylüyor. Ağaç; aile, boy ve devletin devamlılığını temsil eder. Belki bu sebepten insanın soyu, geçmişi “şecere/ağaç” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bir boyun, milletin, devletin geçmişini anlatan eski tarih kitaplarımızın adlarında “şecere” ifadesi kullanılmıştır. “Şecere-i Terâkime/Türklerin Soy Kütüğü” adlı kitap örnek olarak verilebilir.
Hülya Günay, özellikle mevsim ve günün saatlerine göre insanın ağaç ve çiçek ilişkisine dair önemli bilgiler verir. Bir kadın zarafetiyle ağaç ve çiçeklerle yaşadığımız duyguya yoğunlaşır. Bu duyguyu, “İlkbaharda tomurcuklanan, renk cümbüşüyle doğaya ahenk katan ağaçların verdiği neşe hiç geçmeyen çocukluk gibidir.” cümlesinde çok güzel dile getirir. Ağaçlar ve yaprakları insanın ruhuna dokunan, ona ilham veren nadide varlıklardır yazara göre. Bunu da şu paragrafla ne güzel ifade etmiş: “Ekim ayı ile birlikte rüzgârın şiddeti artarken, ağaçlarda da değişiklikler belirgin şekilde kendini göstermeye başlıyor. Doğaya kapılınca fark ettiğim o ki, yapraklar ne kadar güzel yaşlanıyor. Tüm ışığını büyük finale saklamış gibi, savrulurken iz bırakıyor, bazen kitap, defter yapraklarımızın arasını süslüyor. Ne şekilde olursa olsun sanatın dahi erişmekte güçlük çekeceği bir zarafet ve ince dokunuşla geçiyor. Bir gölle, su birikintisiyle buluşma seremonisi perdenin ihtişamla kapandığı son sahnedir. Sadece bir yaprak değil, yapraktan öte, yapraktan ziyade…”
Hülya Hanım, kitapta çiçeklerle sanatçılar arasındaki ilişkilerden de bahseder yer yer. Ayçiçeğini anlattığı bölümde, Vincent Van Gogh’un kardeşine yazdığı mektupta, “Biliyorsun şakayık çiçeği Jeannine’nindir, hatmi çiçeği Quost’a aittir, ayçiçeği de galiba biraz benim.” bu bilgiyi paylaşır. Yine burada bu çiçeğin efsanesi, anavatanı ve Rusların millî çerezi olarak heykellerinin yapılışına dair ilginç bilgileri de paylaşır. Bu tür ilginç bilgileri okuyucu sıkmadan, konuyu dağıtmadan ustaca paylaşır yazarımız. Bu da insanın hem kitapla hem de okuduğu çiçekle bağ kurmasını kolaylaştırıyor. Bu anlamda akıcı ve başarılı bir üslup yakaladığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Hülya Hanım, ağaç ve çiçeğin özelliğine göre farklı bir dil ve üslup kullanmıştır. Mesela “mor reyhan” çiçeğini anlatırken Türk ve İslam kültüründeki yerini hatırlatır okuyucuya. “Klâsik Türk edebiyatında güzel ve tesirli kokusu, şekli itibariyle sevgilin saçı, zülfü, perçemi için kullanılmıştır.” der. Yine Mevlâna’nın Mesnevi-i Şerif’inde dokuz farklı beyitte reyhanın ilahî bilgi, ilahî sır, ruhun sıfatlarının tecellisini sembolize ettiği bilgisini paylaşır. Yine Peygamberimizin torunları için söylediği “Hasan ve Hüseyin dünyanın iki güzel kokulu reyhan çiçeğidir.” hadisini aktarır.
Hülya Hanım, yüzyıllarca doğayla iç içe yaşayan insanın belki de ağaç denince akla ilk gelen kelimeyi, yani gölgeyi kitabının adında kullanır. Gerçekten kitabın adı bile “Ağaçların Gölgesinde” sıcak günlerde insanı serinletiyor. Ağacın belki insana ilk sunduğu ikramı gölgesidir. Bu konuda güzel bir Hint atasözü aktarmış: “Ağaç, gölgesini oduncudan bile esirgemez.” Gölge denince bizim coğrafyamızda akla gelen ilk ağaçlardan biri de çınardır. Çınar hakkında Faruk Nafiz Çamlıbel’in Ayda Bir adlı dergide “Çınar Gölgesi” başlıklı makalesinden alıntı yapar. O makalede Çamlıbel çınarı bakın nasıl anlatmış: “Şark ağaçlarının en büyüğü çınar, ağaçların en düşündürücüsüdür. Çok zaman gölgesinde bir pınarın, bir ırmağın çağıldayışını dinleyerek uzun asırlar geçiren bu güzel, gürbüz ve yüksek ağaç, muhakkak âdemoğluna en yakın ruh taşır. Şarkta, bir çınar kadar gölgesine insan toplayan başka hangi ağaç vardır?”
Hülya Hanım’ın bu çalışması elbette ağaçlara ve çiçeklere dair her şeyi kapsayan bir eser değildir. Aynı şekilde bütün ağaç ve çiçek türleri de yer almıyor bu kitapta. Bazı ağaç ve çiçekleri ele alarak aslında bize bu dünyanın kapısını aralıyor ve anahtarı bize sunuyor. Bundan sonrası okurun ilgisine kalıyor. Peki bu eserde hangi ağaç ve çiçek türleriyle tanışacağız derseniz hemen onları da yazayım: Mor salkım, ıhlamur, manolya, çitlembik, menengiç, at kestanesi, servi, sedir, meşe, çam, çınar, lotus çiçeği, ayçiçeği ortanca, mor reyhan, erguvan.
Hülya Hanım, uzun yıllar yaptığı gözlem, gezi ve araştırmalarını anılarıyla bütünleştirerek bu kıymetli eseri yazmış. Kitapta ağaç ve çiçeklerin tarihine, kullanım alanlarına, anavatanlarına, yetişme şartlarına, sanat ve edebiyattaki yerine dair kısa ama doyurucu bilgiler aktarmış. Kitap, bir suyun ırmakta aktığı gibi doğal seyrinde gezdiriyor okuyucuyu. Kâh bir ağacın gölgesinde kâh bir çiçeğin kokusunda buluyorsunuz kendinizi. Bazen de bir şairin mısralarında buluşuyorsunuz ağaç ve çiçeklerle. Ağaçlara yeniden farklı bir gözle bakmak, çiçekleri yeniden farklı bir duyguyla koklamak için “Ağaçların Gölgesinde” size rehber bir el kitapçığı olacaktır. Biz de bir şiirle son verelim yazımıza.
Ne güzellik ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sadığım, sadığım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Bahaettin Karakoç
