Paris’in Arka Yüzü

İhsan Gümüş

 

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik…

“Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” şuurunda bir gençlik…

Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin bir gençlik.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in biz Türk gençliğine hitabı böyleydi ve bizim neslimiz,  bu misyon ve vizyonu göğsünde ve omuzlarında taşıyarak yetişti.

Milli Eğitim Bakanlığı bizi Almanya için hazırlıyordu, hatta bu vesileyle bizi Ankara’da 3 ay Almanca kursuna aldılar.

Ankara’dan Erbaa’ya döndük bir ay sonra bakanlıktan aradılar ki “Sizi Fransa-Paris’e gönderiyoruz”, sevincimden göklere uçmuştum. Sevincimin kaynağı Paris bir kültür ve medeniyet  şehri, herkesin övgüyle bahsettiği, sanat, edebiyat, moda her şey Paris’teydi o günlerde. Üstad Necip Fazıl Bey de Paris Sorbonne’da felsefe eğitimi almıştı, o da benim için övünç kaynağı olmuştu!..

Almanya ağır sanayi ülkesi, hizmet sektörü Fransa kadar gelişmemişti, o yüzden çok sevinmiştim Paris’e tayinim çıktığında!

3 Eylül 1989 günü Paris Eğitim Müşavirliğinde göreve başladım.

Bizi Charles De Gaulle Havaalanı’nda Eğitim müşaviri Turgut Ünal karşıladı.

(Çok muhterem bir insandı, Gölcük depreminde vefat etti, ruhu şad, mekânı cennet olsun.)

Biz, ilk gece öğretmen arkadaşım Yaşar Tekten’le beraber, Yaşar’ın akrabası olan Şaban Taş’ın evinde kaldık. Allah selametlik versin Şaban da bizi karşılamaya havaalanına gelmişti, çok cömert ve insanî değerleri üst düzey bir arkadaştı, sağ olsun, var olsun bizi o ilk gece otele bırakmadı evinde misafir etmişti.

Ertesi gün Eğitim müşaviri, beni arkadaşların kaldığı konsolosluğa yakın bir eve yerleştirdi. Ev Paris’e en yakın Saint-Denis banliyosundaydı. Ev genç bir Türk işçisinin kirada kaldığı 30 metrekare küçük bir evdi.

Evimde kaldığımız arkadaşın ismi Mehmet’ti, onun dışında Ersin isminde bir öğretmen ve ihtisas için Paris’e gelmiş genç de bir doktor vardı. Dört kişi o daracık evde, ben ev bulana kadar 3 ay beraber kaldık.

Metroyla konsolosluğa gidip geliyordum. Hangi durakta binip hangisinde ineceğimi Ersin öğretmen rehberlik yaparak öğretmişti bana. Bir hafta metroyla gidip geldim, ertesi hafta eve otobüsle de gidip gelebileceğimi tembih etti arkadaşlar. Ben de daireden çıkınca hemen eve gitmiyorum, her gün değişik semtlere giderek Paris’i tanımaya çalışıyorum. Paris’te göreve başladığımın ikinci haftasındaydı, daireden çıktım, bir-iki saat gezdikten sonra akşamüzeri eve dönecektim ki bir de baktım arkadaşların bana bahsettiği belediye otobüsü durağının önündeyim. Ne güzel bugün otobüsle eve döneceğim diye kendi kendime sevindim.

Birkaç dakika bekledikten sonra bana numarası verilen belediye otobüsü durağa girdi ve otobüse bindim. Ön sıralardan boş  bir koltuğa oturdum. Otobüs birkaç durak sonra hınca hınç doldu, insanların çoğu tek ayaküstünde sorutuyordu. Otobüs yine mutat olarak bir durakta durdu, inenler indi otobüsteki aşırı kalabalık biraz azaldı ve biz de biraz nefes aldık. Bu arada hava da karardı, duraktan otobüse 17-20 yaş aralığında beş altı genç bindi. Gençler acayip kılık ve hırpanî kıyafetli, saçları uzun, küpeli, hızmalı, on parmaklarında çeşitli boy ve renkte yüzükler, kollarında zincir takılar ve ellerinde de zincirler var. Otobüs içindeki yolcuları sanki buz kesti. Üstadın bize yüklediği misyon geldi aklıma; “Avrupa bu gençlerle mi kazandı bu medeniyeti!” diye söylendim kendi kendime. Aklımdan bin türlü fikirler gelip geçti, Avrupa ve hatta kafamızdaki Paris vizyonu hakkında düşüncelere daldım, bize yüklenen misyon ve bu gençler!

Tabii bu arada gençler de boş durmuyor, ellerindeki kaplardan otobüsün önünden başlayarak boş buldukları her tarafta “kaka” sürmeye başladılar, bildiğiniz kaka rengi kokusu aynı, ayrıca değişik pis kokular sıktılar ellerindeki deodorant tipi tüplerden, otobüsün içerisini acayip keskin ve pis bir koku sardı. Otobüs ağzına kadar dolu, her yaştan kadın ve erkek var, bir Allah’ın kulu çıkıp da; “Gençler siz ne yapıyorsunuz, bu yaptığınız yanlış, bu yolcuları rahatsız etmeye hakkınız yok” diyemedi. Ben mi desem diye aklımdan geçirdim ama Paris’te daha çok yeniyim, “Başıma neler gelir” diye, bir cahil cesaretine giremedim doğrusu.

Bir durak sonra yolcuların hepsi ben hariç otobüsten indi, ben de ineceğim ama yolu bilmiyorum, bundan sonra otobüs gelir mi onu da bilmiyorum, o yüzden otobüsten inemedim. Otobüste, o serseriler, ben ve şoför kaldık sadece!

Yolcular indikten sonra o gençler otobüsün en arka tarafına geçip yüksek sesle konuşuyor, birbirine zincir sallayarak argo sözler söylüyorlardı.

Aklımdan, “Bu gençler bana sataşırsa ne yaparım, nasıl davranırım, kendimi koruyabilir miyim” gibi düşünceler geçiriyorum ki bana bulaşacakları kesin gibi görünüyor.

Lise yıllarından aklımda kalan bir anekdot vardı, Milli Güvenlik dersimize gelen bir albay anlatmıştı. Paris’te askeri ateşeyken bir bara gitmişler, orada bir kaç Fransız gençle kavga etmişler ve tek başına gençleri dövdüğünü anlatmıştı. Hatta bize de ; “Yolunuz oralara düşerse sakın korkmayın, Fransızlar kavga etmekten korkar, çekinirler.” demişti.

(Ruhu  şad, mekânı cennet olsun, yaşıyorsa Allah selametlik versin.)

Albayın dediği başıma geldi, korkmuyorum ama ben bir asker değilim, öyle bir eğitimim yok, kavgacı bir tip de değilim, hayatta hiçbir kavgam olmamış, bunları düşünürken gençlere karşı kendimi koruyacağıma da güveniyorum. Çünkü ben de o günlerde otuzlu yaşlarımdayım, gücüm kuvvetim yerinde, kendime göre reflekslerimi kontrol ediyor, kendimi savunmak için gardımı aldım bekliyorum bana çatacakları ânı.

Birden bir sesle irkildim, baktım ses şoförden geliyor ve beni yanına çağırıyor.

Ben takım elbiseli, kravatlı, grant tuvalet birisiyim. (Bu arada Fransa’da düğün ve cenaze dışında kimse takım elbise giymez.)

Şoförün yanına gittim, zaten yakın oturuyordum, “Buyurun” dedim.

Şoför; “Beyefendi belli ki bir bürokratsınız, giyiminizden öyle anlıyorum, bu gençler size zarar verebilir, ilk durakta otobüsten inin lütfen, 10-15 dakika sonra bu numaralı bir otobüs gelecek ona binip gideceğiniz yere varırsınız.” dedi.

Teşekkür ettim ama Türklük gururu ya “Bana bir şey yapamazlar” dedim. Şoför; “Bunlarda kesici ve delici aletler olabilir” diye beni uyardı, tabii ki bu beni endişelendirdi, cahilce kahramanlığın anlamsız olduğuna karar verdim. Dik duruyorum ama inmeye karar verdim. İçimden de beni bu durumdan kurtardığı için şoföre “Allah senden razı olsun” diyorum.

Hâsılı içimden “Cahil  cesaretine gerek yok” diyorum ve şoföre teşekkür ederek otobüsten iniyorum.

Eve geldiğimde olayı arkadaşlara anlatıyorum, “Çok büyük tehlike atlatmışsın” diyorlar bana!..

Hani şimdilerde çok moda “Mahalle baskısı”, onun orada ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anlamış oluyorum. Bu kadar tepkisiz bir toplum olmak hiç de medenî değil. Üç beş genç koca bir otobüsü boşaltıyorlar ve diledikleri gibi davranış gösteriyorlar, bir Allah’ın kulu da; “Siz ne yapıyorsunuz, bu insanları rahatsız etmeye hakkınız yok” diyemiyor ve herkes kurtuluşu otobüsü terk etmede buluyor. Şimdi bu özgürlük mü, medeniyet mi? Bana göre vandallık, had bilmezlik, egoistlik, terbiyesizlik ve ahlaksızlık!..

Üç ay sonra güzel bir siteden ev tuttum, 3+1 güzel bir daire. Binanın iki girişi var; bir normal giriş, bir de kot farkından otopark girişi. Otopark girişinin kapısında boydan boya o otobüsteki “Kaka”dan sürülmüştü, defalarca site yöneticisine söylememe rağmen, o “Kaka”yı sildiremedim. Altı yıl boyunca kimse o pisliği silmedi. Maamafih suni bir “Kaka” olduğunu öğrendim daha sonra “Ama ne fark eder, pislik pisliktir” dedim.

Hani Attila İlhan; “Batı diye bir şey yoktur, bu hayalî bir kavramdır.” diyordu ya gerçekten Paris’te onu gördüm ve yaşadım.

O günlerin Türkiye’sinde kimse buna müsaade etmezdi ama bu günlerde şüpheliyim.

Gençliğine sahip olamayan, onları eğitemeyen ülkeler, var olma mücadelesini kaybedecektir.

Üstadı, bir kez daha Türk gençliğine yüklediği bu misyon ve vizyondan dolayı minnet ve özlemle anıyorum.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun…

 

25.05.2024 Bostancı/Kadıköy