Yazar Müzeyyen Hülya Günay ile Söyleşi

Yazar Hülya Günay ile yaptığım röportaj.

MÜZEYYEN HÜLYA GÜNAY İLE YAZMAK ÜZERİNE

“Teknolojinin duygularımızı çok törpülediğini düşünüyorum. Navigasyon, her şeye internetten bakmak, yapay zekâya komutlar vermek bizim düşünme ve akletme uzuvlarımıza zarar veriyor, artık her şeyi bir yerlere emanet ediyoruz dolayısıyla biz üretkenliğimizi kaybediyoruz.”

Değerli yazar, yayımcı Müzeyyen Hülya Günay Malatya’da dünyaya geldi. Uzun yıllar özel sektörde
pazarlama uzmanı, bankacı olarak çalıştı. 2016 yılından günümüze kendini edebiyat ve yazmaya
adayan Hülya Günay ile edebi kişiliği, yayımcılık hayatı, günümüz teknolojisi, kişisel zevkleri olmak
üzere çeşitli konularda bir söyleşi gerçekleştirdik:

Efendim Malatyalısınız. Bir İstanbul kitabınız var aynı zamanda bir İstanbul aşığısınız. İstanbul aşkınız nasıl başladı?

 
Aile büyüklerimizin bize aktardıklarına göre, ilk dedelerimiz Makedonya Üsküp’ten İstanbul’a
İstanbul’dan Malatya’ya yerleşmişler. İstanbul’dan gelme bir kök var. Tabi ki bu İstanbul aşkı
tamamen onunla ilgili değil. İstanbul çocukluğumdan beri bende bir aşk ve özlemdi. Malatya’da
yaşadığım yıllarda, özellikle bazı televizyon dizilerini sırf İstanbul görselleri için izlediğim oluyordu.
İstanbul Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Hadis-i Şerifi ile kutsanan çok kıymetli, çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış kadim bir şehir. Çocukluğumdan beri benim için âdeta bir rüya. Şöyle diyebilirim kendimi bildim bileli bir İstanbul sevdalısıyım seviyorum. İstanbul’da yaşamama rağmen, bazen evde otururken İstanbul’un bir başka köşesini özlediğim vakitler çok olur.

Deneme ve söyleşi türlerinde kitaplarınız var. Farklı türlerde de kalem oynatıyor musunuz?

Dönem dönem farklı sektörel dergilere, belediye veya Milli Eğitim dergilerine konuk yazar olarak
yazıyorum. Bazen biyografi yazıyorum. Nurettin Topçu ve Mehmet Nuri Yardım hakkında biyografiler, dosya konusu olan dergilerde yazılar kaleme aldım. Ayrıca çocukluk hatıralarımı hikâye şeklinde yazıyorum ama henüz yayınlanmış bir hikâyem yok. Kitap tanıtım yazıları ve geçmişteki finans tecrübemden dolayı yöneticilik üzerine yazılar da yazıyorum.

Edebiyat dünyası yolculuğunuz ne zaman başladı, biliyorum ki sizin yolunuz da Mehmet Nuri Yardım’ın yazı kurslarından geçti neler paylaşmak istersiniz?

2016 yılından bu güne aktif olarak edebiyat dünyasının içindeyim. 2016 yılında İngilizce kursuna
gidiyordum. Hafta içi dört gün, çok yoğun bir dönemdi. Birlik Vakfı afişlerinde yazarlık kursu ilanını
görünce, “Haftada bir gün, çok vaktimi almaz” düşüncesiyle, Kıymetli Mehmet Nuri Yardım Hocamız
ile birlikte, Birlik Vakfı’nda pazar günleri başladık. Ama o haftada iki saat gibi gördüğümüz şey, daha
sonra tüm hayatımı kapladı.

“Sımsıcak Bir Merhaba” kitabınızdaki röportaj yaptığınız isimleri hangi kıstaslara göre seçtiniz? Bu isimleri ortak bir paydada toplayan bir nokta var mıydı?

Ben İttifak Gazetesi bünyesinde röportajlar yaptım. Zaman zaman Şehir ve Kültür Dergisi’nde de
röportajlar yapıyorum ve bu röportajlar 60’ın üzerinde. Söyleşilerdeki kıstaslarımız güncelliğin
yanında kişilerin kendi alanlarındaki başarıları ve farklı, özgün yönleri ile ilgili. 65 röportajdan 19
röportaj seçmek çok zordu, her bir isim birbirinden kıymetliydi. Hayatta her şeyi okuyabilmek ve
herkese ulaşabilmek kolay değil. Bu ilk kitabı oluştururken, biraz daha eğitim, sanat ve aile ile ilgili,
okuyan kişilerin kendi hayatlarına rehberlik edebileceği seçmeler yaptık. “Sımsıcak Bir Merhaba”nın
adı da Fethi Gemuhluoğlu’nun “merhaba”sından geliyor.

Duygusal anlamda harikulade bir çocukluk geçirdiğinizi hissediyorum. Özellikle “Ağaçların Gölgesinde” isimli deneme kitabınızı okurken bu düşünceye kapıldım. Bizim için birazcık çocukluk döneminizden bahseder misiniz?

Benim çocukluğum gerçekten çok mutlu geçti. Çok büyük kütüphanesi olan bir evde büyüdüm.
Annem çok okuyan bir insandı. Onun dışında da tabii bu kadar apartmanlaşmanın olmadığı —biz
apartmanda oturuyorduk belki ama— çevremizde hâlâ bahçeler, bahçeli evler vardı. Özellikle
kardeşimle birlikte sonbaharda o dökülen yapraklardan yatak yapıp onun içine atlayıp oynamak,
anneannemin (Ihlamur ‘da da yazar) sobasının üstünde kaynayan ıhlamurlar… Aslında oralardan çok beslendiğimi söyleyebilirim.

Ağaçların Gölgesinde eserinizde, “Hayat Sahnesinde Bir Mor Salkım” beni en çok etkileyen başlık oldu. “İnsan egosu fıtratını aşar, sahibini gafletin müebbedine mahkûm eder.” Bir ağacın insanın gönlüne böylesine anlamlı düşünceleri hatırlatması muhteşem bir his; bu metni yazarken ki maneviyat durumunuzu hatırlıyor musunuz?

Yavuz Selim Camii’ni çok severim. Caminin arka bahçesinde; dalları çember şeklinde olan ve
etrafından mor salkımlar süzülen bir mor salkım ağacı ile karşılaşmıştım. Benim için her ağacın altı bir tefekkür mekânıdır. Bir insanın hayatını düşündüğümde; insana çizilen çember, içinde yaşadığımız dünya ve tabii kendi iç dünyamızda ruhumuza diktiğimiz putlar, yıkamadığımız, bizi esir eden egomuz gelir aklıma. O ego bizi ne kadar esir alırsa, aslında o kadar tutsak yaşıyoruz. Önsözde de yazmıştım; bana göre insanın en önemli yolculuğu, kendi içine yaptığı yolculuktur. Ben o mor salkımın altında çok farklı yerlere gittim. Mahalle baskısı, insanların birbirine ön yargı ile bakması, birbirini etiketlemesi…
Bunların hepsi bir şekilde nefsin ve egonun tuzaklarıdır. Kibir, enaniyet ve benzeri duyguların hepsi
bizi esir ediyor. İşte tüm bunlar, Yavuz Selim’in bahçesinden süzülüp gelen bir ilhamın yansımalarıdır.

Şehir ve Kültür dergisinin hem edebiyat ve tarih editörüsünüz hem de yazarısınız. Farklı dergilerde de yazıyorsunuz. Sanat, kültür, edebiyat alanlarındaki yazılarınızı beğenerek takip ediyoruz. Yoğun yayıncılık hayatınızdan tecrübelerinizi paylaşabilir misiniz?

Teveccühünüz için çok teşekkür ederim. Benim çok şanslı olduğum bir nokta, çok iyi hocalarla birlikte çalışmak oldu. Yayın hayatımda her şey gönüllülükle başladı ve aslında gönüllülükle devam etti. İlk olarak Mehmet Nuri Yardım hocamızın yazarlık kursuna katıldım; kurstan sonra haftada iki üç gün kendisine yardım etmek için yayınevine gitmeye başladım. Orada bir yayınevinin mutfağında neler olduğunu, arka planda işlerin nasıl yürüdüğünü görme ve öğrenme fırsatım oldu. Editör yardımcısı olarak hocamıza dosya okumada ve dosyalamada yardım ederken yayınevinin işleyişini kavradım. Tabii orada çok kıymetli hocalarla tanıştım. Daha sonra Divanyolu Dergisi’nde Muammer Erkul Bey’in tecrübelerinden çok istifade ettim. İlk olarak orada daimî yazmaya başladım. İstanbul’un ağaçlarını bir seri olarak kaleme aldık ve o yazılar daha sonra kitaplaştı. Muammer Bey’in beni yönlendirmesi çok kıymetliydi; çünkü yayın hayatına yeni başladığınızda her şeyin farkında olamıyorsunuz, nerede ne yapmanız gerektiğini tam bilemiyorsunuz. Muammer Bey, ‘Bir seri gibi yazarsan bu yazılar daha sonra kitaplaşabilir.’ fikrini bana verdi. İstanbul’un çeşmesini, müzesini herkes yazıyordu ancak şehrin florası ve ağaçları benim çok ilgimi çekti. Sonrasında rahmetli Üstün İnanç hoca ile çalışma imkânım oldu; o dönemde farklı projeleri ve tiyatro gösterileri vardı. En son, vefatına kadar Profesör Doktor Ersin Nazif Gürdoğan hocamızın gölgesinde çalıştım. Dergicilik serüvenimde Divanyolu ve Ihlamur uzun soluklu yazdığım dergiler oldu. Divanyolu’nda bir yıl, Ihlamur’da sanırım iki ya da üç yıl yazdım. Diğer dergilerde konuk yazar olarak yer aldım. Şu an, Şehir ve Kültür Dergisi’nde daimî olarak yazıyorum.
Benim yolculuğum gönüllülük ve merak ile başladı. Çok kıymetli hocalara asistanlık yaparken usta
çırak usulüyle birçok şeyi öğrenmiş oldum. Tabii her şeyden önce edebiyat, ‘edep’ demektir bana
göre. Bizim eski ‘çınarlarımızdan’ aldığımız edep çok kıymetli. Hayatta olanlara selamet, vefat
edenlere rahmet diliyorum. Özellikle Üstün İnanç ve Ersin Nazif Gürdoğan hocalarımızın
birikimlerinden çok istifade ettim. Üstün İnanç hocamız tam bir İstanbul beyefendisiydi; romancılık ve yazma kültürü alanında çok ciddi birikimi vardı. Nazif hocamız ise mühendislik, işletme ve edebiyatı bünyesinde birleştirmişti. Onların birikimleri, yayıncılık hayatımın dönüm noktaları oldu. Herkesin yolu farklıdır; benim yolumun usta-çırak ilişkisinden geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Mûsikî ile muhabbetiniz sizi Elif Ömürlü Uyar’ın mûsikî eğitimine yönlendirmiş olmalı, mûsikî ile aranız nasıl ne derecede vakit ayırıyorsunuz?

Müzik eğitimine, henüz ilkokul ikinci sınıftayken mandolin kursuyla başlamıştım. Mûsikîyi çok
seviyorum. Elif Hocamızla Üsküdar Üniversitesi’nde bir programa katılmıştım fakat yoğunluktan
dolayı devam ettiremedim. Şu anda mûsikîyle daha çok bir dinleyici olarak ilişki kuruyorum; fırsat
buldukça Cumhurbaşkanlığı Korosu’nun konserlerine katılıyorum. Kursa devam ettiğim süre boyunca aldığım eğitimler bir temel oluşturdu ancak dürüst olmak gerekirse şu an için müzikle çok haşır neşirim diyemem. Yalnızca ve her zaman sadık bir mûsikî dinleyicisiyim.

İlhama inanır mısınız? Yazmak için ilham bekler ya da ilham alabileceğiniz mekânlara yolculuk eder misiniz?

İlhama inanıyorum. Benim için yazmak, ilk önce duyguyla dolmakla oluyor. Bazen hiç
yazamayabilirsiniz. “Yazacağım,” deyince yazılmadığı zamanlar oluyor. Zaten “yazacağım,” deyince
yazdığınız yazılar da çok yapay kalıyor. İlhama inanıyorum tabii ki. Allah’ın vermiş olduğu yeteneğe
çok inanıyorum. İlham dediğimiz şeyi, Allah’ın bize lütfettiği bir ikram olarak algılıyorum. İlham
aldığım yerler… Zaten İstanbul bana göre bir ilham. Topkapı Sarayı, Arkeoloji Müzesi’nin bulunduğu
civar; Haliç, Boğaziçi, camiler. Özellikle Yahya Efendi Türbesi’ni ben çok severim. Aslında bazen bir
çiçeğe bakarken bile gelebiliyor. Bana göre ilham, kâinatı okumaktan geliyor. Kâinatı tefekkür
etmek… Ben şurası, burası diye sınırlandıramıyorum. Biz Diyarbakır’a Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir
projesi için gittik. Orada da çok coşkulu duygular yaşadım. Oradaki bir yaprak da beni duygulandırdı.
Aslında ben bunu kâinatı okumak olarak algılıyorum. İlham; Allah’ın bize verdiği bir lütuf. Kıymetini
bilmezsek geri alır diye düşünüyorum.

Teknolojinin hayatımıza entegre olmasıyla birçok konuda avantaj sağladık. Ancak getirilerinin yanında elbette ki bazı götürüleri de bulunmakta. Sizce teknolojinin bizden çaldığı en değerli husus nedir?

Bence teknolojinin bizden çaldığı en önemli husus muhabbet; insanların birbirlerinin gözüne bakma
zamanının olmaması. Nereye giderseniz gidin veya evinize bir misafir de gelse herkesin gözü her an telefonunda. Ben özellikle bir yere gittiğim zaman telefonumu kapatıp çantamdan çıkarmam. Bana birkaç saat ulaşamazlar. Çünkü ben orada bir vakit geçiriyorum ve o muhabbetin tadına varmak istiyorum. Yaşadığımız her an kadrajlarda. Teknolojinin duygularımızı çok törpülediğini düşünüyorum.
Navigasyon, her şeye internetten bakmak, yapay zekâya komutlar vermek bizim düşünme ve akletme uzuvlarımıza zarar veriyor, artık her şeyi bir yerlere emanet ediyoruz dolayısıyla biz üretkenliğimizi kaybediyoruz. Kahveyi makine pişiriyor, yazıyı bile yapay zekâ yazıyor. Dolayısıyla biz üretkenliğimizi kaybediyoruz. Teknoloji zaman bereketi sağlıyor diye düşünüyoruz; sağlıyor tabii ki. Mesela çamaşır makinesi bir kadın için çok kıymetli. Ancak İnstagram, Facebook, TikTok; o, bu, şu derken toplumda sanal bağımlılık başladı. Bu durum üretkenliğimizi, duygularımızı köreltti. Neler hissettiğimizi anlayacak zamanımız yok. O mavi ışığın esareti altında kaldık.

Yazı yoluna yeni adım atmış talebeler için tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

Yazmak bir yolculuk. O kadar farklı boyutları olan bir alan ki… Hayatta da olduğu gibi herkesin
yazmaktan beklentisi de farklı. Benim naçizane yazma hayatımla, kendi bakış açımla; duygu ve bir şeyi yaşamak çok önemli. Ve çok okumadan, çok dolmadan yazılamıyor. Rahmetli Nazif Gürdoğan
hocamız: “40 kitap okumadan bir makale yazamazsın,” derdi. Hocamız, farklı kaynaklardan çapraz
okuma yapmanın önemine sık sık vurgu yapardı. Kendisi de çok okur ve birçok farklı kaynaktan
beslenirdi. Burada benim yazma yolunda olan arkadaşlarımıza tavsiyem, çok farklı kaynaklardan
beslenmeleri olacaktır. Tabii şöyle bir durum da var: Niçin yazıyorum? Ve yazdığım şeylerin bir
Amerikalıdan, bir Fransız’dan, bir İngiliz’den farkı nedir? Burada bizim kendi inancımız, değerlerimiz, tarihimiz, kadim kültürümüz… Başta inanç olmak üzere tabii ki. O inanç, kadim kültürü bugün ile birleştirip eserler üretebilmek çok kıymetli. Neden yazıyorum? Bu soruyu sormak gerek diye düşünüyorum. Bu, tabii ki herkesin kendi özelinde cevap vermesi gereken bir soru. Bir diğer önemli husus, çok okumak. Çok okumadan, beslenmeden, kelime hazinesini geliştirmeden, yazma yolunda çok zorlanılacağını düşünüyorum. Bir diğer husus da yazma rutini oluşturmak. Bunu bir disiplin hâline getirmek… Her gün zaman ayırmak… İşe gidiyor gibi, 10 dakika bile olsa… Bu otomatikleştiği zaman zaten üretkenlik de artacak. İnsan şu anki yazısıyla 10 yıl önceki yazısı arasındaki farkı görebiliyor. Bir kitap çıkarmayı planlıyorsa şunu tavsiye ederim: “Ben bu kitabı 10 yıl sonra okuduğumda kendimden şikâyetçi olacak mıyım?” Bizim her kelimemiz hangi insanın ruhuna nasıl dokunuyor, bunu bilmiyoruz.
Kelimelerimizden ve cümlelerimizden sorumlu hissetmeliyiz kendimizi. Çünkü bir insanın hayatına
dokunuyoruz, travmasına dokunuyoruz belki de. Belki bir insanın yarasına merhem oluyoruz.
Dolayısıyla yazdığımız her kelimenin sorumluluğu var. Bu sorumluluğun farkında olmalıyız. Yazmak
çok dolu bir şey; içi boşaltılmamalı. Ve bu yolda herkes kendinin rakibi, kendisi ile yarışmalı, her
kalemin kaderi var, kendi yolumuzda ilerlerken herkese saygı duymak kıymetli.

Müzeyyen Hülya Günay için yazmak nedir, ne ifade ediyor?

Yazmak aşkın en güzel hâllerinden biridir. Yazmak en etkili iletişim biçimidir. Benim için şu an yazmak hayatın anlamı hatta diyebilirim ki kendisi. Duygularımı, hayatta varoluşumu en iyi yazarak ifade edebiliyorum. Yazarken, ayaklarım yere sağlam basıyor diğer taraftan parmak uçlarımda uçuyorum ruhumun kanatlarında Allah’ın bana lütfettiklerinin şükrü ile…

Son olarak eklemek istedikleriniz…

Teveccühünüz için müteşekkirim. Size ve tüm okurlarımıza hayırlı, bereketli, kitaplarla dost bir takvim yılı diliyorum. Saygılarımla

Sizi tanımak çok güzeldi, değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ali Enes Dağ