Senin Şeb-î Arûzun

“Bu dönülmez yolculuk ise çok yaklaşmıştı.”

Senin, bizden gitmene yakın.
Kâinat konuşup, ağlamaya başladı.
Denizlerdeki Med-Cezir, kalplere yansıdı.
Herkeste, her şeyde öyle derin bir sessizlik vardı ki.
Doğa, bu sessizliğin sesi oldu.. Taştı.

Gidişini, öyle güzel hazırlamıştın ki baba.
Bir yere yolculuğun olduğu belliydi. Valizin kapının önündeydi.
Zaten hep hazır beklerdi.. Arada, yer değişirdi o kadar.
Bu dönülmez yolculuk ise çok yaklaşmıştı.

Hiçbirimiz, bu yolculuğunda da sana bir şey yapamadık.
Yine her şeyini, kendin hazırlamış.
Herkesin, her ihtiyacını düşünüp halletmiştin.
Biz, yine figüran ve seyirciydik.
Hem de ne seyirci!
Herkeste bir hayret.
O hayrette, öyle bir makam.
Biri ney üflese, o sırada dünya sarsılacak.
O nasıl bir vuslat, nasıl bir düğün…
Nasıl bir tören, nasıl bir yâd edişti baba!
Katılanlara, nasıl bir acziyet verişti.
Çok sesli, derin bir sessizlik.
Nasıl bir ışık ve siyahın içine çekişi idin.

Herkes, senden bahsediyordu.
Bu vakitsiz gidişten. Dönüşü olmayan yolcuğundan.
Kimi gözleriyle konuşuyordu, ararken.
Kimi diliyle, kalbiyle tasdik ederken.
Kimi aklıyla düşündüklerine pişman.
Kimi “En azından tanıştım” diye, mutlu.
Kâinat kadar doluyken..
Koca bir boşluk, çaresizlik. Herkes şaşkın:
“Şimdi, biz ne yapacağız?”ın derin hüznünde.

“Âh’lar, keşkeler..” dillerde.
Dilsiz, kalplerde yankılanan..
O, “Âh…Ahhh” lar, keşkeler!

Sen gittiğinde bizden, baba:
Kâinat yerle bir oldu, ama tecelli devam etti.
Yerle bir olan o kainat, bir devrin kapanışı..
Gönüllerde, ihtilale sebep oluşun..
Yeni bir kainatı oluşturdu.

Sen, öyle bir kâinattın ki:
Bahçendekiler, seni zikretmeden duramaz oldu.
Denize bakan, Cemâl’indeki huzuru..
Celâl’indeki, Tsunami etkisini görür oldu.
Dağa bakan, seni..
Aya bakan, gecelere ışık saçışını..
O dolu dolu geçen gecelerin ne olduğunu..
Yıldızlarda tanıttığın, tanıştırdığın dostları..
Mevsimlerde senin renklerini, çeşitliliğini..
Seninle beraber kaybedilen ve kazanılan ne varsa:
Görür/anlar oldu.

Herkesi ve her şeyi, cem etmeye devam ettin.
Varlığında, şehir efsanesine dönen hayatın..
Yokluğunda, menakıp oldu.

Bunca yokken sen.. Kimse seni arayıp, bulamazken..
Bunca var oluşun yine sendendi.
İki kişi konuşsa, üçüncüsü sen oluşun da..

İlk defa, bir düğünde..
Herkes o an, oracıkta birlikte gitmek istedi.
Bu nasıl bir düğün, hayretliğiyle..
Yokluğunda, varlığını bulamama endişesi ile..
Sensiz, anlamsız olacak her şeyiyle…
Orada, seninle gelmek istedi baba!

Sen, eller üstünde giderken..
Herkes, seninle beraber.. ‘Ölmeden evvel, öldü.’

Yer, gök yedi gece ağladı. Heyelanlar, depremler oldu.
“Gönüllerde deprem olmasın” derdin hani.. O da oldu..
Bu sebeple de birçok kişinin kâinatı, kutbuydun.

Ağlayamayanların sessizlikleri.. Boş bakışları oldun.
Bizlerin de boğazında düğüm.. Gözünde, damlayamayan yaş.

Bunca sevilmenin yanında -sevdiren de sen iken-
Hallaç gibi, seni de tek acıtan şey:
Ne onca yıl çektiğin ağrılar.. Ne atılan taşlar..
Ne o, ne de budur. Seni en çok acıtan:
Sen, incinme diye taşlarından arıtılmış toprağın..
Gözyaşları ve rahmetle..
Toprağına ekilen çiçeklerin sulanması olmuştur.
Kim bilir…

O, nasıl bir vuslattı öyle!
Kâinat, bir kâinatın daha gelişine sevinçle ağladı.

Gülcihan Bilim Demirci
05.11.2009