Yolum bugün, rüzgârın sert estiği, bulutların ağır ağır göçtüğü yüksek dağlara vardı. Gönül Dağına… Zirvesi karla örtülü, sessizliğe gömülmüş heybetli eteklerinde yalnız bir ağaçla karşılaştım.
Gönül Dağının kalbine yaslanmış, zamanla yoğrulmuş, suskun ama derin bir tanıktı sanki. Bozkır’ın dalları kurumuş ağacı. Varlığı yalnızca dağların değil, zamanın da izlerini taşıyordu. Ne bir kuş ötüyordu dalında ne de bir yaprak kıpırdıyordu. Her şeyin ötesine geçmiş gibiydi; doğanın, zamanın ve insanın iç dünyasına sessizce bakıyordu… Ama bilirim, bazı sessizlikler çığlıktan daha derindir. Bilirim bozkırın gelincikleri hep sessizdir. Kelebekler bilet kanat çırpmaz.
Usulca yaklaştım. Gövdesindeki çatlaklar, yılların bıraktığı izlerdi. Gelip geçip bakanların yorgun göz izleri vardı. Her biri yaşanmış bir hikâye, her yarık bir kırılma noktasıydı. Kuruyan nehirler gibiydi. Kenan diyarı gibi. Yusuf’u saklayan kuyu misaliydi. Elimi kabuğuna koyduğumda zamana dokunmuş gibi hissettim. Geçmiş zamanın izleri vardı. Dokunamadığımız Gazze’nin kanayan yaraları vardı. Merhem olamadığım yetimlerin gözyaşlarını saklıyordu. İçimi derin bir sızı sardı… Onunla ince bir hüzün. Kurumuştu sanki gözpınarlarımız. Birkaç damla düşürseydim köklerine belki yeniden hayat bulmak için.
Fısıltıyla sordum:
“Sen de mi yalnızsın?”
Cevap, rüzgârın içinden geldi:
“Sen geldin de azaldı yalnızlığım.” Dedi. O an aramıza bir sessizlik çöktü. Rüzgâr biraz dindi, biraz daha huzur bulmuş gibiydi. İnsan kalabalıklar içinde kendine yabancılaşırken, bu ağaç dağın yamacında bir başına durmayı nasıl öğrenmişti? Yalnızlığında kendine dönmeyi nasıl başarmıştı? Ona hayata veren dostları kimdi. Kimdi ona yoldaşlık eden sessiz bozkırın ortasında. Musalladaki mevta gibiydi uçsuz bucaksız bozkırın ortasında. Ölüm aklıma geldi biran. Ve kendimi o ağaç gibi hissettim. Anladım ki insan aradığı huzuru ölümle bulmanın derdindeymiş AYN…
Ercan GÜMÜŞ
