Mevlânâ’dan Bir Gazel

Âşıkların dâim yaşayan kalplerinden bize de hoş râyihâlar, esintiler gelir.

Oraya gitme demedim mi sana
Seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim?

Bir gün kızsan bana
Alsan başını
Yüz bin yıllık yere gitsen
Dönüp kavuşacağın yer benim, demedim mi?

Mevlânâ Celâleddin

Bizi yaratan sonsuz güzelliğin ve kudretin sahibi, dört bir yandan bizi sarmış değil midir? Nereye gitsek onun sınırlarından dışarı çıkabiliriz ki?

O’ndan geldik ve O’na döneceğiz hakikatini söylemiyor mu mukaddes kitaplar ve cümle peygamberler?

Mevlânâ burada “yokluk yurdu” ve “hayat çeşmesi” kavramlarını bize sunuyor. Evet, bu dünya hattâ kâinat, bu koca evren; bir yokluk yurdudur, bir fenâ, fânîlik beldesidir. Var gibi görünen, bir görünüp bir kaybolan gölgeler diyarı. Hak katında bu fânîlik yurdunun bir sinek kanadı kadar değeri yoktur. Bu fânîye, bu kuru, kendi başına bir değeri olmayan mekâna hayat suyunu veren O’dur. Hayat çeşmesi olan o Sevgili’dir elbet.

“Seni yalnız ben tanırım demedim mi?” Elbette öyle. Yokluktan yaratan, en güzel şekli veren, süsleyen, donatan, türlü kabiliyetlerle mücehhez kılan, Hâlik, Bârî ve Musavvir olan O değil mi? O halde kimden kime kaçıyorsun ey gönül? Nereye gidebilirsin ki? Zamanın ve mekânın, ezelin ve ebedin sahibi olan o Sevgili, seni kuşatmıştır.

Ve devam eder Celâleddin:

Demedim mi şu görünene razı olma
Demedim mi sana yaraşır otağı kuran benim asıl
Onu süsleyen, bezeyen benim demedim mi?

Cahil insan, aklını kullanmayan, verilen işaretlerden mânâlar çıkaramayan insan; kendini basit, değersiz bir hayata mahkûm eder. Oysa bilmez, yaratılışının mükemmelliğine, muhteşem donanımına yaraşan bu değersizlik değildir.

Yazık etme kendine ey muazzam yaradılışlı insan!

Yine Mevlevîlik yolunun büyüklerinden, Divan şiirinin son büyük ismi, şâiri Şeyh Galip Dede’nin şu beyti de bu mânâyı anlatır:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Yani der ki Şeyh Galip; Ey insan! Sen kendine çok iyi bak, değerini bil ki bu âlemin özü, çekirdeği sensin. Kâinâtın gözbebeği olan insansın sen.

Mevlânâ bu.. Asırları aşıp gelmiş, sınırları dümdüz etmiş büyük âlim, düşünür ve şâir. Sadece Türklerin ve Müslümanların değil, dünya milletlerinin, insanlığın bir büyüğü. Şiirinden zevk edilecek, sözünden, nasihatından ders alınacak bir atası.

Onun hangi beyitinden, şiirinden, terennümünden, aşk-ı ilâhî ile âh ü figân edişinden dem vuralım; hangi ibretli, düşündürücü sözü ile fehmimizi, kavrayışımızı geliştirelim diye şaşıp kalıyor insan.

Akıp giden, çağlayan bir şelâle gibi şiirler söylemiş, hikâyeler anlatmış; altı ciltlik Mesnevî’sinde,  Divan-Kebîr’inde,  Fîhi Mâ Fîh’inde bülbül gibi şakımış, aşkı anlatmıştır.

İslam tasavvufunun üç büyük şâirinden biridir Mevlânâ Celaleddin. Üç büyüklerin diğer ikisi ise Mantıku’t-Tayr  (Kuşların Dili) adlı meşhur eserin sahibi Feridüddin Attâr ile Molla Câmî’dir.

Yüzyıllar içerisinde birçok mesnevi yazılmıştır İslâmî Edebiyat sahasında. Fakat “Mesnevi”  dendiğinde,  akla Mevlânâ’nın 26 bin beyitlik,  altı ciltlik muhteşem eseri gelir. Gerek insanlar gerek hayvanlar arasında geçen hikâyelerle, fıkralarla insanı, hayatı, ilâhî aşkı anlatır Mevlânâ.

Sâdık talebesi Hüsâmettin Çelebi teşvik eder bu derin, anlamlı şiirleri söylemeye onu. “Sen söyle üstâdım, ben yazayım.”der.

Bir gün Celâleddin Rûmî, 18 beyiti yazmış olduğu bir kâğıt ile gelir Hüsâmettin’in yanına. Bu, Mesnevî’nin çok bilinen

Dinle neyden ki hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede

Diye başlayan ilk beyitidir. Sonrasında o söyler, Çelebi Hüsâmettin yazar. Günler geceler boyu yazar. Tâ ki yedi yüzyıldır sevilerek, hikmetli söyleyişlerinden anlamlar çıkarılarak, dersler alınarak okunan Mesnevî tamam oluncaya kadar.

Yukarıdaki mısralarda mânâsına ermeye çalıştığımız Gazel,  Mevlânâ’nın Mesnevî’den daha önce yazmaya başladığı Divan-ı Kebîr’inde bulunmaktadır. İsmi,  büyük divan anlamına gelen bu eser; üstâdın değişik zamanlarda söylediği gazel, terkib-bend ve rübâîlerinden oluşan yaklaşık 40 bin beyitlik bir eserdir. 21 küçük divanı ve rübâî divanını içine alır.

“Oraya gitme demedim mi sana? ” mısra’ı ile başlayan ve Divan-ı Kebîr’in 3. Cildinde bulunan bu gazel, bir rivâyete göre Selçuklu Sultânı Rükneddin Kılıçarslan’a yazılmıştır. Mevlânâ ile iyi dost olan Rükneddin’i bir dâvete çağırırlar. Mevlânâ gitmemesini söyler fakat Sultan dinlemez,  gider. Orada pusuya düşürülerek öldürülür. Mevlanâ da bu olay üzerine bu şiiri yazmıştır denir.

Bir başka rivâyete göre de bu şiir Şems’e yazılmıştır. Şems-Tebrizî, bilindiği gibi onun, ilâhî muhabbeti, sırları paylaştığı, aşkı terennüm ettiği yüce dostudur.

Şiirimize buradan devam edelim. Kat kat mânâlar barındıran Mevlânâ mısraları, elbet bize de güzel kapılar açacaktır.

Ben bir denizim demedim mi sana
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın
Senin duru denizin benim demedim mi?

Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan benim
Senin kolun kanadın benim demedim mi?

Tasavvufta nefsin tuzağına düşen insan, kendi ölümüne koşar âdeta. Ruhun sonsuzluğunu ve ebedî mutluluğu bulmak varken bir yemin aldatıcılığına kanan bir balık gibi, bir kuş gibi avlanır.

Balığın, engin denizini kaybedip bir kuru yere düşmesi gibi ruh karanlıklarına düşer. Sonsuz gökyüzünde süzülen kuşun;  gökyüzünü kaybetmesi, yeryüzü hapishanesine düşmesi gibidir bu hâl.

Demedim mi yolunu vururlar senin
Demedim mi tövbeni bozarlar senin

Oysa senin ateşin benim, sıcaklığın benim demedim mi?
Onu süsleyen bezeyen benim demedim mi?

Nefsin tuzaklarına düşersen, seni en güzel cennetlere hazırlayan, her şeyin sahibi o Cân’ın yolundan, sözünden ayrılırsan hüsrana uğrarsın ey insan! Yolunu keser, kuyulara, zindanlara düşürürler seni. Her şeyden de kötüsü; o Yâr’in güzelliğinden, Cemâl’inden, seni şefkatle sarıp sarmalayışından uzağa düşmektir. Gafletin karanlığına, zindanına dûçâr olmaktır. Sevgili’nin sevgisini, o yakıcı nazarını, bakışını kaybetmek, âşığın ıztırâbıdır.

Sana o aşkın ateşini, sonsuz enerjisini, muhabbetin mesteden güzelliğini veren benim. Sen bana dön yüzünü. O fânî, aldatıcı pırıltılara bakma. Ben senin ebedî hayat kaynağınım.

İşte böyle söyler âşık Mevlânâ. Söyler de söz incilerini dizer ruhumuza, kalbimize.

Âşıkların dâim yaşayan kalplerinden bize de hoş râyihâlar, esintiler gelir. Âşıkların muhabbeti, hoş sözleri dâim olsun. Vesselâm.

Filiz Çırpıcı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir