Menekşe Özkaya Tutum ile Edebiyat Yolculuğu

“Öğrenme hayat boyu devam eden bir yolculuk. Ben de bu yolculuğuma “İki kapılı bir handa /Gidiyorum gündüz gece” misali önce kendimi sonra cihânı okuyarak devam etmekteyim.”

Sizi tanıyabilir miyiz?

Merhaba, sanırım insanın kendini tanıtmaya çalışması kadar zor bir şey yoktur. Ama yine de birkaç cümle ifade edecek olursam:
14 Şubat 1979’da İstanbul’un en güzel semtlerinden birinde Üsküdar, Zeynep Kâmil’de dünya bahçesine gözlerimi açmışım. Her Zeynep Kâmil’li gibi benim de ilk adım “Zeynep” tabi ki… İkinci adım ise ailenin ilk torunu olmam hasebiyle, aile büyükleri tarafından “Menekşe” olarak ünlenmiş.
İlk ve orta öğrenimimi İstanbul’da, lisans öğrenimimi Konya’da tamamladım. 2002’de Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olarak koşar adım aşkın ve medeniyetin başkenti, şehirlerin sultanı İstanbul’a geldim. İstanbul’da 2003-2005 yılları arasında Mevlâna âşığı edebiyat öğretmeni ve Mesnevihân Şefik Can Dede’nin zengin kütüphanesinin kataloğa geçmesinde görev aldım. 2005’ten beri Türk Dili ve Edebiyat öğretmenliği yapmaktayım. 2025 Ekim ayı itibariyle Marmara Üniversitesi, Yayıncılık Yönetimi bölümünde yüksek lisansımı tamamladım.
2015 yılında, eskilerin hezârfen olarak nitelediği Fırat Kızıltuğ Hoca’m (bestekâr, güftekâr, şair, yazar, öğretmen, devlet korosu sanatçısı) ile tanıştık. 2024 yılında ebedi âleme irtihâl eyleyen hocamın rahle-i tedrisinden geçerek zenginleştim. Kıymetli büyüğüm Fatma Ersem Yargıcı’nın tavsiyesi ile Fırat Kızıltuğ Hoca’m ile ilgili “İki Fırat İki Kızıltuğ- Edebiyatın ve Musikinin Yakın Tarihi” adlı biyografi- nehir söyleşi türünde hazırlamış olduğum kitap çalışması Akıl Fikir Yayınları’ndan çıkarak okuyucu ile buluştu (2017). Aynı yıllarda Prof. Dr. Ümit Meriç Hoca’mın hânesinde -hocanın tabiriyle- asistanlığı yaptım.
Akıl Fikir ve Köprü Yayınevi’nde de editörlük, Mühür Yayınları, Hayy Kitap ve Birinci Kitap’ta “Yüz Temel Eser” kapsamında bazı eserleri Osmanlı Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktararak yayına hazırlama çalışmaları yaptım. Ayrıca “Osmanlica.com: Yapay Zekâ Destekli Osmanlıca-Türkçe Uçtan-Uca Aktarım” isimli TÜBİTAK projesinde görev aldım. Şehir ve Kültür dergisinde düzenli olarak yazmaktayım.
Bu vesile ile bugünlerde okuyucu ile buluşacak yeni kitap çalışmamın müjdesini de sizinle paylaşmak isterim. “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Basında Kadın ve Çocuk Eğitimi” adlı kitap çalışması da Akıl Fikir Yayınları’ndan çıkacak.
Ayrıca çeşitli radyo-TV programları da yaparak, seminerlere katılarak öğrenme yolundaki yolculuğuma “İki kapılı bir handa / Gidiyorum gündüz gece.” misali devam etmekteyim.

Edebiyata olan merakınızı nasıl keşfettiniz?

Edebiyat benim için aşkların en büyüğü galiba. İlkokula beş buçuk yaşında başladım, sanırım edebiyata karşı olan sevgim, ilgim o yıllara kadar gider. Zira okuma yazmayı söken küçük kız çocuğunun elinde anneciğimin Beyazıt Sahaflar Çarşısı’ndan aldığı kitaplar olurdu. Yaşımız büyüdükçe kitapların türü, içeriği ve kalınlığı değişse de annemin kitap okutma yöntemi hiç değişmeden birkaç yıl devam etti. Şöyle ki: annem beni ve kardeşlerimi inci tanesi gibi karşısına dizer, sesli bir şekilde bir kitabı okumamızı isterdi, kitap okuyan kişinin sesi yorulunca diğerine geçer ve bu şekilde elden ele, sesten sese o kitap biterdi. Ardından okuduklarımızı bize anlattırırdı. İlk öğretmenim ilkokulda İlhan Türker Hoca olsa da evde de annem idi. Kitaba karşı olan sevgim o yıllarda başladı. En sevdiğim ders Türkçe idi, liseye geçince dersim adı değişerek Türk Dili ve Edebiyatı olsa da sevgim değişmedi, katlanarak çoğaldı. Lise yıllarında hocalarımın yönlendirmeleri ile çeşitli dergilerde deneme ve şiir türünde metinler kaleme aldım. O yıllarda en sevdiğim tür şiir, deneme ve mani idi. Şimdilerde düşünüyorum da edebiyat öğretmenlerim beni taltif etmek için olsa gerek yazdığım şiirleri okuldaki önemli gün etkinliklerinde okuturdu. Onlarca mani ve şiir yazmıştım. Şimdilerde neredeyse kırk yılda bir şiir yazıyorum. Lise yıllarındaki bu sevgi beni üniversitede “Türk Dili ve Edebiyatı” bölümüne taşıdı dersem yanlış olmaz sanırım.

Sizi yazı yazmaya teşvik eden kişi oldu mu?

İnsanoğlu yüzyıllardan beri hep kendini ifade edecek bir yol bulmuş kendince. Resim, yazı, minyatür, ebru, heykel… Ben de ilkokul ve lise yıllarında konuşmayı sevmeyen içine kapanık bir çocuk olduğumdan olsa gerek kendimi yazarak ifade etmeyi tercih ettim. O yıllarda kimse teşvik etmemişti. Hatta annem: “başıma yazar mı olacaksın?” demişti, beni gizli gizli bir şeyler yazarken görünce. Lise yıllarında kompozisyon yazılarım hocalarım tarafından beğenilmesi beni daha da mutlu etmiş olmalı yazmaya devam ettim. Lise yıllarından hatırladığım rahmetli Tefsir Hoca’mız Ekrem Sağıroğlu, bir gün beni yanına çağırıp: “Kızım kalemin, üslubun çok güzel, sınav kâğıtlarındaki yorumlarını da beğeniyorum, neden okul dergimizde sen de yazmıyorsun?” demişti. Yanaklarım al al olmuştu, bugün gibi hatırlıyorum. Sanırım bana ilk cesareti Ekrem Hoca’m vermişti. Ben de hocamı dinleyerek yazmıştım. Kendisinin yazar olduğunu ise çok sonraları öğrendim.

Osmanlıcaya olan ilginiz nasıl başladı?

Lise yıllarında edebiyat dersinde başlamıştı. Edebiyat hocalarımız divan şiirinden beyitleri açıklarken çok hoşuma giderdi. Bu beyitlerin aslında Osmanlı Türkçesi ile yazıldığını daha sonra Latin harflerine çevrildiğini söylerlerdi. Ben de işin açıkçası o asıl metne ulaşmayı hayal ederdim o yıllarda. Hayalim gerçek oldu. Okuduğum bölüm bunun için uygun bir bölümdü zira. Üniversite yıllarında Konya Mevlâna Türbesi yanında bulunan sanırım Gülbahçe idi adı, rahmetli Günüç Hoca’dan da iki yıl Osmanlı Türkçesi dersi alarak kendimi daha da geliştirmiştim. Derste klasik metinlerden sonra tapu sicil kayıtları, fermanlar gibi daha zor metinleri hocamız bize okutmaya çalışırdı. En son derste de Hz. Mevlâna türbesinin -o zamanlar- arka tarafında bulunan mezar taşlarını hep beraber okumuştuk.

Türk Edebiyatı Vakfı’nda ders almaya nasıl karar verdiniz?

Biz ders alan ilk öğrenciler idik sanırım, sene 2008 olmalı. ESKADER yeni kurulmuştu. Ben de yazmaya çizmeye meraklı biri olarak kendimi daha da geliştirmek için böyle bir karar vermiştim. O zamanlar Türk Edebiyatı Vakfı’nda değil de, ESKADER’in eski mekânı olan Timaş Yayınevi karşısındaki Alayköşkü Caddesi’nde bulunan bir handa ders almıştık. Sadece Mehmet Nuri Yardım Hoca’mızdan değil, Muhterem Yüceyılmaz, rahmetli Yusuf Bilge ve rahmetli Hüseyin Movit Hoca’lardan da o dönemde -yazı, şiir- dersleri almıştık.

Yazar olma yolunda olan kişilere ne tavsiye edersiniz?

Okumak, sanırım en önemli yapı taşı. Dolmadan taşamazsınız zira. Duygu ve düşünce hemen hemen her bireyde var, ama bunu doğru ve düzgün ifade için alanında yazılmış kıymetli eserleri okumalı, yaşayan kıymetli yazarları bizzat görüp dinlemeli. Okumakla zenginleşir insan ama okuduklarını yazanlarla birlikte olmak daha da zenginleştirir insanı diye düşünüyorum. Hâl dili bazen bence kâl dilini geçer.

Sizi en çok etkileyen kitap hangisidir?

Kurân-ı Kerîm. Neden mi? Aradığınız her şeyi orada bulabilirsiniz. Hikâye istersen en güzel hikâyeler orada, şiir dersen en güzel üslup orada, belagat dersen en güzeli onda, şifa dilersen onda. Tabi okuduğunu anlamak önemli. Üstün körü okuyup geçmekle olmuyor diye düşünüyorum. Bir Müslüman olarak temel kaynak kitaplarımızdan olduğunu düşünüyorum

Hayatınızda sizi etkileyen en önemli şahsiyet kimdir?

Sanırım bunun tek bir cevabı yok bende. Çok cevabı ise: öğretmenlerim. İlkokuldan üniversiteye her dönemde onlar benim yolumu aydınlatan ışıklarım oldu. İlk öğretmenim evde annem idi tabi.

Gençlere okumaları için tavsiye edeceğiniz kitaplar nelerdir?

Ortaokul yıllarında hocalarımın tavsiyesi üzerine okuduğum Ord. Prof. Ali Fuat Başgil’in “Gençlerle Başbaşa” ilk tavsiyem bu olabilir.
Simyacı: Paulo Coelho, Satrançname: Fırat Kızıltuğ, Çalıkuşu: Reşat Nuri Güntekin, Saatleri Ayarlama Enstitüsü: Ahmet Hamdi Tanpınar, 1984: George Orwell, Bu Ülke: Cemil Meriç, Görünmez Üniversite: Ersin Nazif Gürdoğan

Son olarak, gençlere ne söylemek istersiniz?

Okuyun, dinleyin, düşünün, gezin. Kabiliyetin ölçüsünde de yazın, çizin ama mutlaka bir şey üretin. İnsan boş durunca çürür, kokuşur gibi geliyor bana. Zira boşluk sizi sessizce içine çeken bir girdap gibi, yok eder tüm benliğinizi. O yüzden bence kimse boş durmamalı, üretmeli. Üretin ki sizden bir iz kalsın fâni âlemde, ebede…

Röportaj: Meryem Erva