Oysa biz Kur’an-ı Kerim’i okumak, anlamak ve hayata geçirmekle emrolunmuştuk. Bütün bunlar Âdemoğlunun hayrı içindi. Dünya hayatını en güzel, en huzurlu, en verimli şekilde geçirebilmesi içindi. Muhakkak ki insanı en iyi bilen Rabbi olsa gerektir. İhtiyacımız ne, eksiğimiz ne, zaaflarımız neler, hangi durumda nasıl bir rehberliğe ve yardıma ihtiyaç duyarız… Bunları en iyi bilen, bizi yaratandır.
Geçmiş dönemleri bilemiyorum ama bugün insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden birinin kendisiyle ve çevresiyle sağlıklı ilişkiler kurabilmek olduğunu düşünüyorum. İnsan, en çok bu ilişkilerde yaralanıyor; kendine, sevdiklerine ve içinde yaşadığı topluma en büyük zararları da yine burada veriyor. Birbirimizi anlamakta, farklılıklarımızla bir arada yaşamakta, incindiğimizde ölçüyü korumakta, öfkelendiğimizde kendimize hâkim olmakta zorlanıyoruz. Bazen küçücük bir mesele büyüyor, basit bir anlaşmazlık içinden çıkılmaz bir çatışmaya dönüşüyor. Kendimizi anlatmak, haklılığımızı ispatlamak, karşımızdakini değiştirmek uğruna hem huzurumuzu hem de ilişkilerimizi tüketiyoruz.
Peki, insanı ve onun zaaflarını en iyi bilen Rabbimiz, bütün bunlar karşısında bize ne söylüyor?
Kutsal kitabımızla artık yeterince temasımız yok. Belki de kendi değerlerimize duyduğumuz güveni yitirdik; anlamsız bir aşağılık kompleksiyle kendi rehberliğimizden uzaklaştık. Kur’an’ın tavsiyelerinden, hikmetinden ve yol göstericiliğinden gönüllerimizi mahrum bıraktık. Sonra da hayatın içinde adım başı tökezler olduk. Çözümleri, insanı ve hayatı bütün yönleriyle kuşatamayan anlayışlarda aramaya başladık. Hakikati ararken hakikatin kaynağından uzaklaştık.
Oysa bazen çözüm, yeni bir şey keşfetmekte değil, bildiğimiz hakikati yeniden hatırlamakta saklıdır.
Rabbimiz A‘râf suresinde şöyle buyuruyor:
“Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.” (A‘râf, 199)
Ne kadar kısa, ne kadar kapsamlı bir rehberlik!
İnsanlardan kusursuzluk beklememek, kusurları karşısında ölçülü davranmak, iyiliği gözetmek ve her sözü bir mücadeleye dönüştürmemek… Her yanlışa müdahale etmenin, her söze cevap vermenin, herkesi ikna etmeye çalışmanın bir zorunluluk olmadığını bilmek… Bütün bunlar insanın hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebilecek ilkeler değil mi?
Af yolunu tutmak, her yapılanı onaylamak değildir. İyiliği emretmek, başkalarının hayatını yönetmek de değildir. Cahillerden yüz çevirmek ise haksızlığı haklı kabul etmek anlamına gelmez. İnsan gerektiğinde hakkını arayabilir, sınırlarını koruyabilir, yanlış karşısında sözünü söyleyebilir. Fakat bütün bunları yaparken kendi ahlakını, vakarını ve iç huzurunu başkasının davranışlarına teslim etmek zorunda değildir.
Belki de insanın öğrenmesi gereken en önemli şeylerden biri budur: Her meseleye müdahil olmadan da iyiliği gözetebilmek, her tartışmayı kazanmadan da hak üzere kalabilmek…
Rabbimiz hemen ardından şöyle buyuruyor:
“Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (A‘râf, 200)
Demek ki insanın iç dünyasında olup bitenler de ilahî rehberliğin konusu. Öfkemiz, kırgınlığımız, korkularımız, şüphelerimiz, kendimizi ispat etme arzumuz… Bizi harekete geçiren her duygu, her düşünce ve her dürtü, bizi mutlaka doğruya götürmeyebilir.
Bazen bir söz duyarız ve içimizde hemen karşılık verme isteği uyanır. Bazen inciniriz ve incindiğimiz yeri korumak isterken karşımızdakini incitmeye başlarız. Bazen haklı olduğumuzu düşünür, haklılığımızı anlatmak uğruna ölçüyü kaybederiz. Bazen de korkularımızın etkisiyle henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri gerçekmiş gibi yaşamaya başlarız.
İşte tam o anda durup Rabbimize yönelmek, O’nun rehberliğini hatırlamak ne büyük bir imkân!
Allah’a sığınmak, yalnızca dilimizle bir dua söylemekten ibaret değildir. O’nun bildirdiği hakikate dönmek, bizi sürükleyen duyguyu fark etmek ve nasıl davranmamız gerektiğini yeniden düşünmek de bu yönelişin hayatımıza yansıyan tarafıdır.
Kendimize şu soruyu sorabilmek mesela: Şu anda beni ne yönetiyor? Öfkem mi, korkum mu, incinmişliğim mi, yoksa hakikate uygun davranma gayretim mi?
Bu soruyu sorabilmek bile insanın önünde yeni bir kapı açabilir. Çünkü insan, her hissettiğini yapmak zorunda olmadığını; her dürtünün peşinden gitmeden de kendisi olabileceğini öğrenebilir.
Ardından gelen ayet ise bu hatırlayışın nasıl bir sonuç doğurduğunu anlatıyor:
“Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman Allah’ı hatırlarlar; bir de bakarsın ki basiretleri açılmıştır.” (A‘râf, 201)
Bir de bakarsın ki basiretleri açılmıştır…
Bu ifade üzerinde durmaya değer. Ayet, insanın hiç yanılmayacağını, hiç vesveseye kapılmayacağını söylemiyor. Vesvesenin dokunuşundan sonra Allah’ı hatırlamayı ve yeniden görebilmeyi anlatıyor.
İnsan öfkeliyken karşısındakinin yalnızca kusurlarını görebilir. Korktuğunda yalnızca tehlikeye odaklanabilir. Kırıldığında, yaşananların bütününü değil, kendisine dokunan acıyı görebilir. Bazen geçmişte öğrendikleri, bazen kaybetme korkusu, bazen de kendini koruma ihtiyacı, önündeki hakikati görmesini güçleştirebilir.
Fakat Allah’ı hatırlamak, insana yeniden düşünme ve bakışını genişletme imkânı sunar. Kendi sorumluluğuyla başkasının sorumluluğunu ayırt edebilir. Her şeyi kontrol edemeyeceğini, herkesin davranışından sorumlu olmadığını fark edebilir. Bir başkasının yanlışı karşısında kendi doğrusunu kaybetmek zorunda olmadığını anlayabilir.
Belki de insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri budur: Yalnızca görmek değil, basiretle görmek.
Çünkü bazen mesele, ne yapacağımızı bilmemek değildir. Bildiğimiz şeyi öfkemiz, korkumuz veya vesvesemiz yüzünden o anda görememektir.
A‘râf suresinin devamında ise başka bir manzarayla karşılaşırız:
“Şeytanlara kardeş olanlara gelince, şeytanlar onları azgınlığın içine çekerler, sonra da bundan hiç geri durmazlar.” (A‘râf, 202)
Yanlışta ısrar etmek, insanı yanlışın içinde daha da derinleştirebilir. Bir öfke başka bir öfkeyi, bir haksızlık başka bir haksızlığı doğurabilir. İnsan kendi tepkisini haklılaştırdıkça yaptığı şeyin sonuçlarını görmez hâle gelebilir. Bir süre sonra mesele, ilk başta yaşanan olay olmaktan çıkar; insanın sürdürdüğü tutumun kendisi hâline gelir.
Öyleyse önemli olan yalnızca yanlış yapmamak değil, yanlışa sürüklendiğimizi fark ettiğimizde geri dönebilmektir. Kendimizi haklı çıkarmak yerine hakikati aramak, hatamızla yüzleşebilmek ve gerektiğinde tutumumuzu değiştirmek…
Bütün bunlar, insanın hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu ilişkilerde yeni bir yol açabilir.
Nitekim Rahmân’ın kulları anlatılırken Furkan suresinde şöyle buyurulur:
“Rahmân’ın kulları yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller kendilerine laf attıkları zaman, ‘Selâm!’ der, geçerler.” (Furkan, 63)
İşte bütün bu rehberliğin insanda görünür hâle gelmesi…
Vakar ve tevazu ile yürümek. Her söze karşılık vermemek. Her ithamı çürütmeye, herkesin gözünde kendini aklamaya çalışmamak. Bir başkasının kabalığı yüzünden kendi nezaketini kaybetmemek.
İnsan bazen cevap vermeyerek de kendisini ifade edebilir. Bazen tartışmadan ayrılarak da değerlerini koruyabilir. Bazen bir ilişkiye mesafe koyarak hem kendisine hem de karşısındakine zarar vermekten kaçınabilir.
Çünkü selâm diyerek geçmek, her zaman güçsüzlük değildir. Bazen insanın kendi nefsini, sözünü ve davranışını yönetebilmesidir. Her tartışmaya katılmamak, her haksızlığı kabullenmek değildir. Kendi sorumluluğunu yerine getirirken başkasının tercihlerinin sorumluluğunu da üstlenmemektir.
Bütün bunlar bana Kur’an’ın insanı yalnızca ibadet eden bir varlık olarak değil, hayatın içinde ilişkiler kuran, duygular yaşayan, yanılabilen ve yeniden doğruya yönelebilen bir varlık olarak da ele aldığını düşündürüyor.
Rabbimiz insanı biliyor. Zaaflarını, öfkesini, korkularını, hırslarını, incinmişliğini biliyor. Neye kapılabileceğini ve hangi durumlarda rehberliğe ihtiyaç duyabileceğini biliyor.
Bu yüzden O’nun emir ve tavsiyeleri, hayatın gerçeklerinden uzak soyut hükümler değil; insanın hayatına yön verebilecek birer hikmettir.
Elbette toplumsal huzur yalnızca bireysel tutumlarla sağlanamaz. Adaletin, hakkaniyetin ve insanların temel haklarının korunması da gerekir. Fakat adaletin ve hakkaniyetin yaşatılacağı zemini yine insanlar kurar. İnsanların birbirine nasıl davrandığı, anlaşmazlıkları nasıl çözdüğü, güç karşısında nasıl bir ahlak taşıdığı da bu zeminin ayrılmaz bir parçasıdır.
Düşünsenize, A‘râf suresinin bu ayetlerini yalnızca okuyup geçmesek; ailemizde, evliliğimizde, dostluklarımızda, iş hayatımızda ve toplumsal ilişkilerimizde hatırlasak… Kışkırtıldığımızda hemen karşılık vermek yerine Allah’a sığınsak, vesveseye kapıldığımızda yeniden düşünsek, öfkemizin bizi sürüklediği yere değil, Rabbimizin gösterdiği yola yönelsek… Cahillerin kabalığı karşısında kendi vakarımızı koruyabilsek…
Belki bütün sorunlar çözülmezdi ama nice sorunun büyümesi önlenir, nice kalp gereksiz yere incinmez, nice ilişki onarılabilecek bir yerde kalırdı.
Öyleyse Kur’an’la yeniden temas etmek, yalnızca geçmişimize veya kültürel kimliğimize dönmek değildir. İnsanı yaratanın rehberliğine yeniden kulak vermek, hayatı O’nun bildirdiği hakikatler ışığında anlamaya çalışmaktır.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, bildiğimiz hakikatleri yeniden hayatımıza davet etmektir.
Kur’an’ı okumak, anlamak ve yaşamak… Kendimizi daha iyi tanımak, başkalarına karşı daha adil olmak, öfkemiz karşısında ölçüyü korumak, yanlışta ısrar etmek yerine hakikate dönmek ve insanlığımızı incitmeden yaşamanın yollarını aramak…
Çünkü insanın hayrı için gönderilen bir rehberliğin hayatımızın dışında kalması, bizi kendi ihtiyaçlarımız karşısında rehbersiz bırakabilir.
Rabbimizden dileğim; Kitabı’nı yalnızca dillerimizle okuyanlardan değil, anlamaya çalışan, ayetleri üzerinde düşünen ve öğrendiklerini hayatına taşımak için gayret eden kullarından olmak. Her müşkülümüzde O’nun rehberliğine, Resulü’nün örnekliğine kulak verebilmek. Kendimize, birbirimize ve içinde yaşadığımız dünyaya daha çok iyilik taşıyabilmek.
Allah, hakikati görmeyi, gördüğümüz hakikate uygun yaşamayı ve insanlarla ilişkilerimizde kendi ahlakımızı koruyabilmeyi hepimize nasip etsin.
