Masallar “Bir varmış bir yokmuş” diye başlar ya hani; o büyülü evrende olup biten her şey aslında imkânsız, zamansızdır. Romanlar ve hikâyeler ise okuyucuyu daha ilk sayfada bir zamanın içine hapsedip açar kapılarını. Kimisi bir ilkbahar sabahı umutla uyandırıp kahramanını sevdalara atar, kimisi kış ayazında gecenin kör karanlığında hüsrana boğar. Zaman, o satırlarda iç içe geçmiş mevsimler gibi katmanlı bir iklim olur.
İkindi! Bugün benim vaktim ikindi. Anlatının tam ortası; güneşin veda ederken geride bıraktıklarını gösterdiği, gölgelerin uzayıp yolumuzu keserek hesap sorduğu o vakit. Sabahın coşkusu, vaatleri bitti; selamlar, muhabbetler, dersler ve hayatın o bitmek bilmeyen karmaşası zirveye ulaştı. Mesai sonrası siz o ân neredesiniz bilmem ama ben mutfaktaki buharın ve zihnimdeki dumanın tam ortasındayım. Bir yanda doymanın ve doyurmanın telaşı, diğer yanda günün bitişine yetişme kaygısı… İç sesim, “Daha gün bitmedi, yetiştirebilirsin, programı tamamlayabilirsin,” diye teselli ediyor beni; diğer yandan vakit ufka, ölümüne koşuyor. Ve her ikindi saatimin üstünde devasa, ağır bir muhasebe oturuyor.
Belki de Hz. Hacer, Safa ile Merve arasındaki o yedi turlu çetin telaşına, o “say” yürüyüşüne tam da böyle bir ikindi vaktinde çıkmıştır. Ne sabahın taze ümidi ne de gecenin örten gizemi. Vaktin daraldığı o eşikte, “Yetişir mi?” sorusunun en dertli halini o, çölde bir yudum hayat ararken sormuştur.
Şairlerin mısralarında ömür mevsiminin en çok bahsi geçen sonbahar misali; ikindi, “yolun yarısından” sonrası. Belki de bu yüzden ilahi ihtar, tam da insanın en çok dağıldığı o nirengi noktasına gelir. Bakara Suresi’ndeki “Namazları ve özellikle orta namazı koruyun” hitabı, hayatın o en dumanlı, telaşın tavan yaptığı anlarına bir “dur” uyarısıdır. Hadislerin “orta namaz ikindidir” beyanı ise bu sessiz saatin üzerindeki örtüyü kaldırmak içindir. İnsan en çok akarken kaybolur; ikindi, o akışın içine vurulan mukaddes bir sekte gibi. Bu vaktin ehemmiyeti o kadar derindir ki Yaradan, “Vel-Asr” diyerek sadece mutlak zamana değil, güneşin solduğu o ikindi vaktine de yemin ediyor. Bu yemin, vaktin daraldığına ve insanın o kaçınılmaz hüsran eşiğinde durduğuna dair bir sarsılıştır.
Üstelik bu vakit, her yaşın aynasında başka bir surete bürünür. Henüz yolun başında bir genç için ikindi, oyunun en hararetli yeri, akşamın özgürlüğüne açılan eşiktir. Oysa kırklı yaşlarına ayak basmış bir ruh için bu vakit; artık geride bırakılan günün tüm yorgunluğuyla, önünde uzanan akşamın ciddiyeti arasında kurulan o ince köprüdür. Kırk yaşın ikindisi, insanın “vakit daralıyor” sesini ilk kez bu kadar yakından duyabildiği olgunluk makamıdır. Zira:
İkindi, bir ömrü idrake yemin eden mühlettir bu durakta
Her günün ikindisi ve ömrün ikindisi arasında o sarsılmaz bağ bize tek bir çıkış yolu gösterir: Sabır ve direniş. İşten gelip akşam yemeği hazırlıklarını bitirdikten sonra, omuzlarına binen yorgunlukla uyumamak için direndiğin o an, bir mukavemet halidir. Bilirsin ki şimdi uyursan, gece yarısı yapayalnız bir uyanıklığa, karanlığa mahkûmsun, o eşikte sabredebiliyorsan; yorgunluğun bulanıklaştırdığı zihnin durulur. Günün gürültüsü ve içindeki o ‘yetişememe’ korkusu, ikindinin o turuncu sükûnetinde yerini derin bir tefekküre bırakır. Artık geriye ne pişirilen aşın ne de bitirilen işin telaşı kalır; sadece bir ömür ikindisinin hüzünlü ama vakur vuslatı süzülür pencereden içeri. Çünkü ikindi, batan güneşin veda etmeden önce yeryüzüne bıraktığı son ve en kıymetli nasihattir. İnsan ancak o dar vakitlerin, o keskin eşiklerin içinden geçerken anlar: yetişmek değil, o vaktin şahidi ve o emanetin sahibi olabilmek maharettir.
NUR KAHRAMAN
15 Nisan 2026
