Hüzün, Tarih ve Veda: Ayrılık Çeşmesi’nin Sessiz Hikayesi

Ayrılık Çeşmesi…. Ayrılıklar da sevdadandır…

İstanbul’un o amansız kalabalığında, her gün koşturmacayla önünden geçtiğimiz, Metro – Marmaray duraklarında adını ezberlediğimiz ama hikâyesini belki de hiç merak etmediğimiz, etmeye zaman bulamadığımı o gizemli durak: Ayrılık Çeşmesi.

Kadıköy’ün sokaklarında, geçmişin bereketli ve tozlu sayfaları arasında sessizce duran bu taş yapı, aslında yüzyıllar boyunca binlerce gözyaşına, en içten sarılmalara, en ağır vedalara ve bitmez tükenmez umutlu bekleyişlere ev sahipliği yapmış bir hüzün abidesidir.

Tarih yaprakları 1600’lü yılların başını gösterdiğinde, Osmanlı’nın ihtişamlı döneminde Kızlarağası Gazanfer Ağa tarafından (yanındaki namazgâhıyla birlikte) inşa ettirildiği bilinir.

Peki, adını neden “Ayrılık” koymuşlar? Aslında bu isim, taşlarına kazınan derin anlamdan ileri gelir. Osmanlı döneminde doğuya, özellikle de Anadolu’ya sefer düzenleyecek olan ordular ve padişahlar, İstanbul’dan ayrılıp buradaki İbrahimağa Çayırı’nda son kamp kurarlardı. Padişahların katılımıyla hareket edilen bu büyük seferlerin yanı sıra, Kâbe’ye gidecek hacı adayları ve Sürre Alayları da en son bu çeşmenin başında toplanır, dualarla yola çıkardı. Şehirden ayrılanların, sevdikleriyle vedalaştığı son nokta olması, halkın dilinde buraya “Ayrılık Çeşmesi” adını mühürlemiştir.

Hatta IV. Murad’ın 1638 yılındaki ünlü Bağdat Seferi’ne çıkarken bu güzergâhı kullanması, buradaki vedaları daha da unutulmaz kılmıştır. Zamanla bu yola “Bağdat Yolu”, yani bugünkü Bağdat Caddesi denmeye başlanmıştır.

Taşların Arasında Kalan Bir Veda Hikayesi

Yüzyıllar önce, sonbaharın serin bir sabahında, bu çeşmenin etrafında kurulan çadırlardan birinde dondurucu bir sessizlik hâkimdi. Yeniçeri ocağına yazılan genç Mehmet, köyünden, geride bıraktığı anasından, babasından ve gözü yaşlı nişanlısı Elif’ten ayrılmanın acısını yüreğinde taşıyordu. Sefer hazırlıklarının son gününde, ordu hareket etmeden hemen önce Elif, ellerinde bizzat ördüğü bir mendil ve matarasına doldurduğu suyla Ayrılık Çeşmesi’nin başına koşturdu. “Mehmedim,” demişti Elif, sesindeki titrek hüzünle, “Bu sudan iç ki yolun açık, dönüşün sağ salim olsun. Ben bu çeşmenin başında her gün senin adını anıp dualar edeceğim.” Mehmet, çeşmenin serin suyundan bir yudum alıp yola koyuldu. Yıllar geçti, savaşlar bitti, nice yiğitler döndü, nice yiğitler geride kaldı. Rivayet odur ki, Elif her yıl bu çeşmenin taşına yaslanıp yoldan geçenlere su dağıttı; sevdiğinin kokusunu rüzgârdan sordu. Ayrılık Çeşmesi, işte bu kavuşma ümidiyle dökülen gözyaşlarının ve sadakatin tanığı oldu.

Zamanın Sınavı ve Onarımlar

Yıllara meydan okuyan bu tarihi yapı, elbette zamanla yıprandı. Kitabelerine göre, 1741 yılında Kapı Ağası Ahmet Ağa ve 1921-1922 yıllarında ise Sultan V. Mehmet’in torunu Düriye Sultan tarafından iki büyük onarımdan geçirilmiştir.

Günümüze kadar yalaklarının bir kısmı kaybolsa da, namazgâhı ve gövdesiyle ayakta kalmayı başaran çeşme, Kadıköy’ün en eski tanıklarından biridir.

İstanbul’un o meşhur, insanı yoran ama bir o kadar da büyüleyen koşturmacasında; her sabah metroya yetişmek için adımladığınız, Marmaray’a binip karşı yakaya geçmek için koşturduğunuz o kalabalık istasyon var ya? Hani şu “Ayrılık Çeşmesi” durakları… İşte sizler, her gün farkında bile olmadan, yüzyıllar önce sevgililerin birbirine sarılıp gözyaşı döktüğü, orduların dualarla sefere uğurlandığı o hüzünlü tarihin tam üstünde yürüyoruz! Bir sonraki sefer o istasyondan geçerken adımlarımızı biraz yavaşlatalım, betonların altındaki o kadim çeşmeye ve geçmişin iniltili rüzgârına içinizden sessiz bir selam verelim. Kim bilir, belki de o kalabalığın içinde hâlâ Elif’in ve Mehmet’in rüzgârı esiyordur.

Gökmen Ünlü