Gönlümün ufkunu aydınlatan Ay yüzlüm,
Gül’üm,
Cânânım, Cancağızım…
“Göz gördü, gönül sevdi seni ey yüzü mâhım; kurbânın olam var mı benim bunda günâhım?”
Seni ilk gördüğüm o mukaddes andan beri kalbime sorduğum tek soru budur Gül’üm. Gözlerim seni seçti, gönlüm fermanını dinlemeden, yangın yerine koşar gibi sana aktı. Eğer seni sevmek, ömrümü ve ruhumu senin yoluna sermek bir cürümse, evet; seni candan ziyâde seven bu meftun, günâhını peşinen başının üstüne koyuyor. Dünyanın tüm doğrularını bir kenara itip, senin aşkının o tatlı günahıyla sarhoş olmayı, adının geçtiği o kuyularda kaybolmayı canıma minnet biliyorum.
Çünkü anladım ki sevgilim; meğer sevda imiş canın mayası. İnsan senden önce sadece toprakmış, nefes alıyormuş ama yaşamıyormuş. Ruhumun özü, kalbimin en derin harcı senin sevdanla yoğrulmuş. Bu fani beden, ancak senin yüzünün aynasında kendini bulunca bir anlam kazandı. Güzelliğinin aksettiği o ayna, canıma her bakışta ilahi bir hayat üflüyor; beni benden alıp senin aslına ulaştırıyor.
Şimdilerde ise sensiz geçen her bir saniye, göğsüme batan amansız bir hicran iğnesi… Su uyur, düşman uyur; fakat bu haste-i hicrân uyumaz. Gece kapkara örtüsünü yeryüzüne serdiğinde, tüm dünya derin ve gamsız bir sessizliğe gömülürken, benim gözlerime kirpiklerin saplanıyor, uyku haram oluyor. Ayrılığınla hastalanmış bu yürek, odanın duvarlarına sabaha kadar sadece senin adını fısıldıyor. Şafak sökene, odama kokun dolana dek hasretinin amansız rüzgarıyla savrulup duruyorum.
Sana sormak isterim ey gönül tahtımın sultanı: Sevgilinin gönül varlığını yağma eyleyen aşk mıdır? Ve sonrasında cansız göğsüm içinde, gelişi ile bana tekrar can veren aşk mıdır? Evet, vallahi odur! Sensizken göğsümün içinde taş gibi sessiz, soğuk ve cansız duran bu kalbe, sadece senin gelişin, senin hayalin, senin o misilsiz aşkın can veriyor. Öyle zarif, öyle mukaddes bir yağma ki bu; benden beni, aklımı, irademi alıyor ama yerine seni, yani canın en güzel, en saf halini bırakıyor.
İnan bana Gül’üm, bir nefescik olsun o güzel yüzü görmek için bin canım olsa da kurban etsem yeridir. Ömrümden feda edilecek binlerce sene, senin o ay yüzünü tek bir an seyretmenin, o nurlu çehrende bir saniyecik olsun eriyip kaybolmanın bedeli olamaz. Gönül nice zamandır senin arzunla, senin hasretinin mukaddes ateşiyle yana tutuşa zülfünün ve aşkının esiri olmuştur. Bu esaret, benim bu fani dünyada tattığım en büyük, en eşsiz hürriyettir.
Ve nihayetinde ey yar… Halimi, yani aşkından dolayı başıma gelenleri, ruhumun geceleri yırtan feryatlarını ve sana olan sonsuz arzularımı arz etmek için seni tenha bulamıyorum. Kalabalıklar, gürültüler, fani telaşlar hep seni benden çalıyor; araya mesafeler, aşılmaz zamanlar giriyor. Fakat asıl mucize, asıl yangın ne biliyor musun? Seni tenha bulunca da… Kendimi asla bulamıyorum. Karşında eriyip gidiyorum, aklım başımdan uçuyor, dilim lal oluyor, dizlerimin bağı çözülüyor. Sen oluyormuşum, senin içinde yok oluyormuşum da cihandan haberim kalmıyormuş gibi…
Hasretin göğsümde sönmeyen közken,
Adın dillerimde en saklı sözken,
Cihan unutup da sadece senken,
Gül’üm, gel de dindir bu zar dilerim…
Seni candan öte, cana harç ederek seven, sensizliği giyinmiş meftunun…
Ercan Gümüş
