Gecenin yarısını çoktan geçmiş biri var, tüm ruhuyla dahil olmuş geceye. Bir mektup gibi ilişmiş yatağın köşesine, kendine katlanmış, küçücük olmuş, haber bekliyor. Aslında haberi değil, haberin ona ne yapacağını, kendi satırlarına nasıl dokunacağını merak ediyor.
Bir anlaşma yapmış karanlıkla: “Sen bana sessizliğini ver, zihnim sekinete ersin; ben sana uykumu.” Ama karanlık gündüzden kalabalık; bir sürü ses var içinde. Keşke bir hengâme kopsa da biri galip gelse, keşke bu gürültü tek bir retoriğe teslim olsa. Bin başlı sorular, bu tedirgin bekleyiş, tevekkülüne gölge mi yoksa susmayan bu sesler tevekküle dahil mi? Belli ki soruların sahibi ve dahi gecenin, bu bekleyişin sonunda ona bir şey öğretecek!
İster kendiyleyken ister bir dostla, konuşmalar artık pek sükûnete ermiyor. Derdin tamamı anlatılmaz; hatta insan kendi kendine de sansürler cümlelerini. Ah, şimdi yanında olsa öyle bir dost ki; acele etmeyen, gizlisinin farkında, yargılamayan aynı tonda bir susuş; bu ağırlığı sarmalayıp sükuta teslim etse ve uyku, zamana kasteden kaygıyı berhava etse. Ama vakit şimdi başka, çok başka; kelimelerin fütursuzca savrulduğu bir vakit.
Gecenin gürültüsünde gündüzden kalma bir ses de var, “sarı kravatlı”. Kravatı boğazına değil diline düğümlenmiş gibi; konuşmaya mahkûm sanıyor kendini. Boğulan sesi değil, sükûneti. Üstelik parmakları da konuşuyor; susmayı öğrenmemiş. Anlamsız, gereksiz, içi boş cümleler kuruyor; tek derdi bir şeyler söylemek…
Bir ara gözlerini kapatıyor mektup. Tam uykuya dalamıyor, uykunun yakınına bir yere varıyor; geceden çalınmış kısacık bir rüya, bir teselli gibi siz de bilirsiniz belki, anlık. Sonra yine sıçrayarak o tanıdık seslere uyanıyor, kafasında sesler azalmış. Biri yorumcu: o kısa görüntüyü umuda, iyiye yoruyor. İkincisi: her işareti tersinden okuyor; tedbirli davranmakmış amacı “umma ki yorulmayasın” diyor, umut da yorarmış ona göre. Üçüncüsü hiç konuşmuyor, sadece yazıyor; bir vakanüvis gibi. Duygu katmadan yalnız olup biteni kayda geçiriyor. Kaleminin sesi, o kuru takırtı, konuşmalardan daha rahatsız edici ve yorucu; mektubun bilincini didikliyor. Sabaha doğru konuşanlar yoruluyor ve susuyor. Ama vakanüvis susamıyor notlarını okumaya başlıyor. “Haber gelmedi, gün geliyor. 5:17 Eylül 20.” Keşke susabilse, o zaman belki mektup da biraz hafifleyecek. Böyle çiviler gibi tek tek okumaya devam ederse unutmak imkânsız hale gelecek. Sabah olmuyor bir türlü; ya da oluyor ama etraf bulanık. Ne haber gelmiş ne de tamamen gelmeyeceği kesinleşmiş; daha da önemlisi koyu bir umarsızlık, ince bir nezaketsizlik de kayda geçmiş. Gün, rüyadan çok daha ağır; çünkü rüyada hâlâ bir yorumlama payı var. Rüyanın o kısa kesiti sızmış bir kez hayata; ışık gibi değil, bedel ödeten, borçlandıran kasvetli bir akis gibi.
Ve tam o an, mektup gibi katlanmış o beden elini uzatıp geceyi, beklediği farkı, gelmeyen haberi hepsini avucunda topluyor. Sessizce buruşturup, sol cebine atıyor. Yorumcunun umutla yorduğu, kuşkucunun tersine çevirdiği, vakanüvisin sabaha kadar kayda geçirdiği binlerce kelime. Kendi satırlarına dokunmuş, kendi kalemiyle yazılmış, cebindeki de bir mektup, o kayda geçen ince nezaketsizlik de orada, unutulmamış; katlanıp saklanmış. Vakanüvis yine o saklanmış son satırını çiziyor; çünkü onun elinde değil, elinde sandığı şey yalnızca bir kayıt. Sarı kravatlı ses kayboluyor, binlerce şükür, sabah namaz vaktine özel bir susuş bu. Yorumcuyla kuşkucu, nihayet aynı sessizliğe düşmüşler, anlaştıkları için değil, söyleyecek sözleri kalmamış.
Geriye sadece o kalıyor: buruşmuş bir gece, zamanı taşımanın bir yolu bulunmuş belki de: tüm sorulara şahit olup tevekkülle kol kola kelimelerin üstünden atlamak.
Arada bir elini cebine götürüyor, o kâğıt hâlâ orada mı diye ve her seferinde, biraz daha alışarak, elini geri çekiyor. Beklemeyi görmüş, gömülmeyi bekleyen binlerce kelime… Kelimeler silinecek elbet, zamanla; baki olan ellerine, yüreğine işleyen, kayda da geçen bu hissiyatla bekleyişin dostluğa sinişi.
Nur Kahraman
