Bahaneler Devam Ediyor

“Bu hatırlayış, bugünün sarsıntılarında daha da anlam kazanıyor sanki. “

 

Bakara Sûresi’nin ilk yirmi sayfasından sonra kalan yirmi sekiz sayfayı da günde ikişer sayfa okuyarak bitirdik, Elhamdülillah.

Kur’an-ı Kerim’in bütününü düşündüğümde bu kırk sekiz sayfalık sûrenin ne kadar çok konuyu ihtiva ettiğini, neredeyse kutsal metnin tamamına hâkim bir ruh taşıdığını fark ettim. İlk yirmi sayfada inançla ilgili bireysel zaafların zaman zaman kitlesel hareketlere dönüşmesini, bahaneler kültürünü kıssalar eşliğinde idrak etmiştik. Bu son yirmi küsur sayfada ise artık hayatı iman ile yaşayabilmek için kapsamlı bir kılavuz okuduk. Metin bireyin kalbini ince ince işledikten sonra oruç ve hac ibadetlerini, evini, alışverişini, mahkemesini derleyip topluyor, düzenliyor.

Bölüm, kıblenin Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a çevrilmesiyle başlıyor. “Doğu da Batı da Allah’ındır” cevabı, mekâna dair tüm sığ tartışmaları boşa çıkarıyor. Bu ilahi emir aslında: “Kim peygamberin ardınca tereddüt etmeden yürüyecek, kim kibri yüzünden savrulup topukları üzerinde gerisin geri dönecek?” sorusunu cevaba kavuşturan bir imtihan.  “Bazılarına ağır gelir bu yöneliş” tespiti ile şüphe etmeden teslim olanlara verilen “Elbette imanınızı boşa çıkarmayacağız” ilahi güvencesi aynı satırlarda yer alıyor.

Hemen ardından anlatılan Ehl-i Kitabın hâli, bugünün kitap ehlinden çok da farklı değil. Hakikati öz evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar; ne var ki önlerine hangi delil konursa konsun teslim olmazlar. Kendilerine İncil ve Tevrat verilenler, gelecek son peygamberin niteliklerini hatta metinlerde geçen ve “övülen” anlamına gelen o müjdelenmiş ismi (Ahmed/Muhammed) çok iyi bilirler; yine de gerçeği saklarlar. Sırf kurdukları konfor alanını bozmamak, dünyevi çıkarlarını korumak için ilahi kelamı anlamıyormuş gibi yapar, sözü eğip bükerler. Bu tahrif geleneğidir, bilgisizlik değil, bilip de örtmek, gizlemektir. Modern insanın, gerçeği gayet iyi idrak etmesine rağmen büyük bir vurdumduymazlıkla Yaratıcı’yı, yüce kitabı ve Hazreti peygamberi hayatın dışına itme çabası da bu reddediş geleneğinin yankısından başka nedir ki?

Bu bölümün en çarpıcı yanı, bir emirler listesi gibi değil, insanla Yaratan arasında bir diyalog gibi akması. “Sana sorarlar” ifadesi bir nakarat gibi tekrar ediyor; kıbleden, hilallerden, neyi infak edeceklerinden, savaştan, yetimlerden, ay hâllerinden sorarlar. Ve cevaplar hazreti peygambere hitaben “de ki” şeklinde, meseleleri adeta kökünden çözen bir üslupla geliyor her seferinde.

Nitekim “iyilik nedir” diye sorulduğunda metin, yüzünü sadece doğuya ya da batıya çevirmeyi yeterli görmüyor. Yani Müslümanların Mekke’ye yönelerek namaz kılmaları, Hristiyanların gün doğumuna yönelerek kalplerini açmaları ve Yahudilerin Kudüs’e dönerek dua etmeleri iyi olmaları için tek kıstas değil. İyilik yaşanan bir şey olarak tarif ediliyor: Allah’a, ahiret gününe ve tüm peygamberlerine ayırt etmeksizin iman etmek, sevdiği malından verebilmek, yetimi ve yoksulu unutmamak, namazı dosdoğru kılmak, sözünde durmak, sabretmek… ve bunlar tek tek maddeler değil; bir bütün, bir yaşama biçimi, her gün yeniden başlayan bir mücadele.

Hayat kırıldığında, bir musibet kapımızı çaldığında da aynı tonda, aynı derinlikte bir cevap karşılıyor bizi: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” bir yandan ölümü ve kaybı bir yıkım olmaktan çıkaran büyük bir aidiyet beyanı öte yandan yalnız ölümde değil her umutsuz anımızda: “Biz Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz.” sükûneti ile üzüldüğümüz her şeyin değersizliğini ve asli hedefimizi hatırlatan bir manifesto.

Bu hatırlayış, bugünün sarsıntılarında daha da anlam kazanıyor sanki. Zamanın mı, yaşımın mı gereği bilmiyorum ama günümüzde sabır gerçekten hiç olmadığı kadar lazım; bireysel değil, kolektif bir sabır inşa etmemiz gerekiyor. Kayan ekranların odaklanma yetimizi sömürdüğü bu dijital çağda insanın en çok “sabrı” tüketiliyor. Bu sabırsızlık, maneviyata karşı derin bir umarsızlığa sebep oluyor: Tıpkı hakikati öz evladı gibi bilip de işine gelmediği için reddeden Ehl-i Kitap psikolojisi gibi; sabırsız, odaklanamayan ve yok sayarak başa çıkabileceğini sanan insan modeli doğuyor. Kur’an bu kaçışa net bir cevap veriyor: “Sabır ve namaz ile yardım dileyin” hızın yoğurduğu tahammülsüz insana, sabır büyük iştir ama bunu da pasif buluyorsanız, kontrol sizde ise “iddia ettiğiniz gibi” buyurun namaz kılın diyor. Çünkü hayata geçirmek, konuşmaktan, bahane üretmekten ve fikri konforun ardına saklanmaktan çok daha ciddi bir iş. Bunu hemen bu bölümün devamında Tâlut ve Câlut kıssası ile anlatıyor Rabbimiz. İsrailoğulları peygamberlerine gidip “Bize bir hükümdar tayin et de Allah yolunda savaşalım” diyerek iddialı bir talepte bulunuyorlar. Ancak savaş üzerlerine farz kılındığında, pek azı müstesna, sözlerinden dönüyorlar. Çünkü haykırmak, yaygara çıkarmak kolay, savaşmak ise zor.

​Rab tarafından tayin edilen komutan Tâlut, ordusuyla yola çıktığında, ilk bozuluş bir su kenarında yaşanıyor. Tâlût, “Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan kanasıya içerse benden değildir” diyerek ilahi bir kural koyuyor. Fakat nehre varınca, birçoğu o sudan doya doya içiyorlar. Yola devam eden ancak düşman ordusunun heybetini görünce “Bugün Câlût ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok” diyerek geri dönenler de var. Aşamalı bir imtihandan sonra sayıca az olsa da kalan müminler şöyle diyor: “Nice az sayıdaki topluluk, Allah’ın izniyle büyük topluluklara galip gelmiştir.” savaş alanındaki duaları ise şöyle: “Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır…” Nitekim orduda genç bir savaşçı olan Dâvûd’un Câlût’u öldürmesi ile nihai zafere ulaşanlar da o küçük mümin topluluk oluyor.

Din adına konuşmak başka inanmak, namaz kılmak, zekât vermek, mücadele edebilmek başkadır. Hakikat; susuzken eğer emrolunduysa bir nehrin kenarından geçip gidebilmek, uykuluyken abdest alabilmek, savaşmak farz olunca titreyen dizlerini sabitleyebilmektir.

Bütün bu sınavların ve sabır mücadelesinin nasıl mümkün olacağını sûre yine kendi sonunda açıklıyor bize. Ayete’l-Kürsî’de bir cümle diyor ki: “O’nu ne bir uyuklama tutar ne de bir uyku.” Yani hiçbir an yok ki Rabbimiz bizi görmüyor olsun; nehrin kıyısında da imtihanın ortasında dizlerimiz titrerken de yalnız değiliz. Sûre bizi bu yüce birliktelikle baş başa bırakırken, Âmenerrasûlü’nün son ayetinde ise ömrü imtihanların ağır yükleri altında ezilmeyelim diye, “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez” diyerek kalbimizi teskin ediyor.

Biz de durmadan akan, köpüren ve insanı “Gel, kendini akışa bırak, bir daha mı geleceğiz dünyaya!” diye çağıran devasa bir nehrin kıyısındayız. Zihni bahanelerle dolu, soruları tükenmeyen insan; salât ve sabrı eksik ederse bu çağlayan karşısında büyülenip sürüklenecek. Oysa hakikat, o cazip akıntıya kapılmayıp ilahi ölçü nispetinde yararlanan, nehri geçip giden iradeli savaşçıların harcı.

Bu sûrede geçen iyiliğe talip olanlar, gücünün yetmeyeceği yükü yüklemeyecek Rablerine sonsuz bir güvenle sığınırlar. Her çağrılan vakitte O’nun huzurunda oldukları bilinciyle saflarını sıklaştırırlar. Dünya nehrinden kanasıya içip boğulmak yerine, zihinleri kurcalayan bütün soruların fevkinde “Kullarım sana beni sorarlarsa…” ayetine icabet ederler. Ve cevabı “Ben yakınım, dua edenin duasına karşılık veririm” müjdesiyle Yaratıcı’yla baş başa kalabilmenin o sessiz ve derin huzurunu yaşarlar.

Nur Kahraman