Penceresinin ardından tüm bir odaya yayılan gün ışığıyla uyanmıştı. Kalkıp penceresini açtı, tertemiz baharın ılık kokusunu içine çekip, göğsünün ferahladığını hissetti. Rüzgâr hafif hafif saçlarını okşarken, kuşlar cıvıl cıvıl şarkılarını söylerken Nazlı da kahvesinden bir yudum aldı. Güne böyle başlamayı seviyordu; sakin ve huzurlu…
Kütüphanesinin karşısına geçti. Bakışlarıyla tüm rafları taradı. Genelde yeni bir kitaba başlayacağı zaman böyle yapardı. Çünkü her kitabın okunması için onlara has bir vakti olduğunu düşünür, öyle inanırdı. Gözüne çarpan kitap sanki ona “beni al, oku” der, onu çağırırdı. Önemli olan kitabın türü, kalınlığı ya da inceliği değil, vaktinin gelmesiydi. Nasibi olan kitabı bulup berjerine oturdu, büyük bir heyecan ve hevesle yeni kitabını okumaya başladı. Sabahın erken saatlerinde okunan her cümle, her satır, zihninde yeni ufuklar canlandırıyordu.
Kaç sayfa okumuştu, ne zamandır okuyordu farkında değildi. Bir kelimeye rastladı ve duraksadı; “Uzlet.” Hayrete düşmüş bir şekilde; “Bu kelimeyi daha önce birinden duymuş ya da başka bir yerde okumuş olmalıyım” dedi. Tam hatırlayamamıştı ama daha önce bu kelimeye rastladığından emindi. Nicedir unuttuğu bu kelimeyi zihninde yoklayıp hatırlamaya çalışıyordu. İlk rastladığında anlamına bakmış, kendisini tanımlayan bir kelime olduğunu düşünmüş, ne kadar arzuladığını hatırlamıştı.
Uzlet… Bir köşeye çekilmek, toplumdan uzaklaşmak, yalnız başına kalmak. Nazlı da bunu istiyordu aslında. Biraz kendisiyle baş başa kalmak. Çok yorulmuştu şehir hayatının keşmekeşinden. İnsanlarla beraber olmayı, vakit geçirmeyi, çalışmayı seviyordu elbette. Fakat gün sonunda zihnini, kendisini, bedenini ve ruhunu dinlendirebileceği bir sessizlik, dinginlik yoktu. Gündüz herkeste bir telaş, koşuşturmaca… Âdeta bir yere yetişmeye çalışıyormuş gibi. Peki ya gece? Gece sokaklar daha canlı, daha ışıklı ve sesliydi. Aradığı o dinginliği nerede bulacağını bilmiyordu. Şehir hayatında bunu sağlamak mümkün müydü? Kafasında bu sorular dönüp dolaşırken, kendisini sokak sokak gezerken buldu. Önce şehir şehir gezmeyi düşündü. Hayat gailesinin daha yavaş aktığı, sakin bir yer. Yapamayacağını fark etti. Her ne kadar kaosları, yoğunluğu olsa da seviyordu bu metropol şehirde yaşamayı. Nasıl vazgeçebilirdi ki İstanbul’undan? Bu sefer İstanbul’u İstanbullu olarak değil de yabancı birisinin ilk kez keşfettiği gibi keşfetmeyi deneyimlemek istedi. Şehrine bir de dışarıdan bir gözle bakacaktı. Semt semt, sokak sokak gezecek, uzletini bulmaya çalışacak ve bir gün “işte burası” diyecekti belki de. “Arzu ettiğim uzlet hayatını burada yaşayabilirim” diye düşünecekti. Gündüzleri herkes gibi yaşam gailesi içinde çalışıp çabalayacak, geceleri ise evine dönüp uzlete çekilecekti. Zamanın ona ne getireceğini bilmeden çalıştı, didindi, durdu. İstanbul’un altını üstüne getirmişti.
Yine bir gün İstanbul’u adım adım keşfederken sürpriz bir şekilde Ufuk ile karşılaştı. Sürpriz bir şekilde, çünkü Ufuk tanıdığı en işkolik insanlardan biriydi. Ufuk’u dışarıda görmek pek mümkün olmazdı. En fazla iş toplantıları için dışarıya çıkardı. Daha çok içine kapanık birisiydi.
“Aaa Ufuk! Hangi rüzgâr attı seni buraya? Yoksa yine bir iş toplantısı vesilesiyle mi buralardasın?”
“Yoo, hayır. Geziniyordum sadece.”
“Sen ve gezinmek?”
“Ne var bunda? Baksana şu havanın güzelliğine! Berrak mı berrak bir deniz ve onun mis gibi kokusu, kuşların cıvıltısı, martılar, gökyüzünün renkleri… Her yer ve her canlı âdeta baharın gelişini kutluyorlar. Dışarıya çıkmak için bundan daha güzel bir sebep var mı?”
Denize nazır bir yerde oturup muhabbete daldılar. Nazlı o zamana kadar Ufuk’u tam olarak tanımadığını fark etti. Aslında ne kadar da çok ortak yönleri vardı. İlk olarak zamanın ağır ağır ilerlemesini istemişti Nazlı. Akşamüstü serinliği ayrı güzel, gün batımı ise bambaşkaydı. Muhabbet ise onları birbirine daha da yaklaştırıyordu.
Nazlı artık arayışında yalnız değildi, ona yoldaşlık edecek biri vardı artık; Ufuk.
Ufuk da tıpkı Nazlı gibi uzlet arayışında olan birisiydi.
Zaman sonra aradıkları yeri bulmuşlardı. Kendilerini özlerine, ait oldukları yere dönmüş gibi hissettiler. Tam hayal ettikleri gibiydi her şey. Güzel bir birliktelikleri, huzurlu bir yuvaları vardı artık. İkisi de çalışıyor, akşam evlerine döndüklerinde kendi kendilerine kalabiliyor, istedikleri zaman uzletlerine çekilebiliyorlardı.
Her ne kadar aynı hayatı paylaşıyor olsalar da istedikleri zaman kendilerine ait bir alan açabiliyorlar, kendi iç muhasebelerini yapabiliyorlardı. Böylelikle hem kendilerine hem de insanlara iyi gelip, faydalı işler yapıp, ortak paydada buluşabiliyorlardı. Günün sonunda yaşadıkları o huzur paha biçilemezdi.
Son zamanlarda ise fark etmeden aynı şeyi düşünmeye başlamışlardı. Ya uzlet dediğimiz şey bir şehirde, semtte, sokakta ya da evde değil de, insandaysa? Kendi kendine kalabilme hâlini insan sevdiği birisiyle yaşayabilir mi? O sükûneti, kendindeliği başka yerde mi aramalı yoksa sevdiği insanda mı? İnsan, insanın uzleti olabilir miydi?
Meryem Erva
