Hiç oldum…
Beşer idim şaşkın oldum…
Uzaklara dalan gözlerim, ben ve biraz da demli çayım…
Beni demleyen gözlerin. Ne zaman sevgiden yana bir söz, şarkı, türkü duysam aklıma sen gelirsin. Yeniden sana sevdalanırım. Sevdamı tazelerim yâr. Sessiz sokakları olsa bu kalbin, ayakları kanatan kaldırım taşlarını öper ayağım. Sen susunca ben çarpılıyorum. Dokunmadan, ıraktan senin sevginle terlemek. Gözlerinin buluşmasıyla aşk gönlünün deryasında serinlemek. Bir tebessümünle Aziz Mahmud Hüdai yamaçlarının serinliğini hissetmek. Ey cananım! Ey sultanım! Dağların vefa yüklü toprağına aşkımızın fidanını dikmenin gayretindeyim. Yüzünü yalayan esen bad-ı saba rüzgârın kokusunu ciğerlerime çekebilmenin gayretindeyim gece gündüz. Baktığın gün batımları ve ufuklardaki her siluetini bir bir tuvale çizebilmek için kalemime sitem ediyorum. Ya bir göz izi kaçırırsa ya da çizmeyi unutursa. Şehriyâr İstanbul da bastığın her taşı bağrıma basıp Mimar Sinan gibi kâse yapıp aşkının şarabını içip sarhoş olmak. İsminle, sevginle, gözlerinle, varlığınla, dudaklarındaki o kızıl goncaya benzeyen tebessümünle sarhoş olup aşk okyanusuna yunus gibi dalmak. Nisanda açan güllerin buklelerinde resmini seyretmek. Öten her kuşun melodisinde o billur sesini dinlemek. Kafesteki bülbül gibi yüzüne bakarak mektubunu okumak. Sadece sen olduğun için seni sevmek aşekam…
Martılar kumrular ve güvercinler kanatlarında seni taşır…
Ve HİÇ olmak…
Âşık Veysel’in dediği gibi aşkın “Çırpınıp İçinde Döndüğüm Deniz”dir. Her semtinde tılsımlı bir rüya saklayan şehriyâr İstanbul gibisin. Elmas takılı bir kolye gibi süzülen Haliç’e benzer boynun sevgili. Boğazına altın kolye takılmış kız kulesi gibi boynunda parlar zümrüt kolyeler yâr. Sesin sevgili harfsiz ve notasız, güftesiz ve bestesiz bir musikinin nihavent makamıdır. İçli içli dokunur ruhuma, yakar ciğerlerimi. Boğazın meltemiyle dans eder ipek gibi saçların. Dalgaların yüzüme vurdu serin serin. Ve ilk kez seninle tuttum, okşadım güvercinleri. İlk kez sende bildim bütün renkleri çiçekleri. Sende bildim griyi, ebruliyi, yeşili, turkuazı, maviyi. Nergisi, sümbülü, gardenyayı, nilüfer çiçeğini. İlk kez senin gönül bahçende huzurla dolaştım. İlk kez bir şehir gördüm rüyamda. Rüyamda yanıyordu yedi tepesinde sırlı kandiller. Erguvanlardan daha renkli, selvi gibi gerçek. Selvi boylum al yazmalım. Elvan elvan kokular serperler boğaza erguvanlar. Yüzünde bir tebessümdür zaman.
Ah TÛ!
TI gibi, elif kor sevdâmı nergis gibi gözlerine yasladıkça yaşıyorum…
Gözlerinin kıvrımlarından süzülüp bir sümbül çiçeğinden dökülüp selvi boyunun ayağına diz çöküyorum. Sevdam büyük, sedâm küçük olsa da…
Sen ey!
Son sözü kor bir ateş gibi bırak ruhuma…
Üfle nefes nefes içimdeki kor közlere…
Aşk olsun diyorum AYN.
Sayfalarca aşk olsun AYN.
Şems-i Tebrizî’nin, “Bendeki seni tefsir etmek isterdim. Lakin sana benden başkasının mânâ vermesinden korkarım” sözüyle içimdeki yangını harlarsın. Kıskançlığıma kıskançlık eklersin yâr.
Sana da âşk olsun Şems-i Tebrizî…
Aşkla…
Ercan Gümüş
