Yandı Mercan…
Yanıp küle döndü an içinde. An da yandı kan da yandı.
Sadece Mercan değildi ateşlerin içinde olan…
Zambak da, Gardenya da, mavi kelebekler de alev alev yanıyordu, gül de Gül’ümde…
Hiçbir su kâr etmiyordu ateşe, su değdikçe su da yandı Delbaram.
Unutma dedi kalem “Zambaklar en ıssız yerlerde açar” nerelerdesin sen Gül’üm.
Nasıl da koşuyor akrep yelkovanın peşinden…
Her saniye bir saatin yerine…
Nereye dokunsam çile, nereye baksam hüzün var. Hangi gözlere baksam vuslatın bekleyişi ve hasretin gözyaşları vardı. Kalem kâğıda seslendi.
Sana tabip gerek…
Tıpkı Hz. Meryem’in dediği gibi…
Kader, su üzerinde yüzen küçücük bir kâseye benzerdi ona göre…
Kalem kâğıda unutma “Bu dünyaya arz-ı endâm için değil, arz-ı hâl için geldiğini unutmayasın…” biz unuttuk misafir olduğumuzu, sanki ebedi gibi yerleşmeye çalıştık bu dünyaya.
Susuzluğun dereceleri vardır; çöllerin uzunlukları…
Sen hangisini tercih ettin Gözümün nuru.
Susuzluğu mu yoksa çölün uzunluğunu mu?
Aşkta yanmak bir nimet; kül olmaksa nimetlerin en büyüğü ve şükür vesilesi Yaradan’a.
Gül’üm…
Uzaklık ve yakınlık…
İkisi de içimde benim…
Delbaram: “kalbimin sahibi”
Ercan Gümüş
