Yeni bir grup, yine bir okuma heyecanı… Bu kez elimizde defalarca okuduğumuz, kutsal metin var; bu sefer birlikte okuyacağız inşallah.
Geçen hafta Bakara Suresi’nin ilk yirmi sayfasını geride bıraktık. Malumunuz, sure “Elif, Lâm, Mîm” harfleriyle başlıyor; kalplerimize bir muamma hissi bırakarak. Aynı hissi, ilerleyen sayfalarda çizilen insan profilini okurken de hayretle yaşadım.
İnsan ne acayip gerçekten, kendi labirentini çizen bir seyyah gibi. Üstelik bu hâl o dönemin bir özelliği, tarihsel bir sürecin ya da cehaletin sonucu değil; bildiğimiz, dümdüz günümüz insan tipolojisi anlatılıyor bu bölümde.
Mısır topraklarında, Firavun’un tahakkümü altında yaşayan halk Güneş Tanrısı Ra’ya, bereketin simgesi boynuzlu dişi Hathor’a ve Apis Boğası’na tapıyor. Sömürülen bu halk, Hz. Musa’nın mucizeleri sayesinde Firavun’un zulmünden kurtulup Mısır’dan çıkıyor; bedenen özgürler artık. Kızıldeniz’in ortasından geçip Firavun’un dalgalar arasında boğuluşuna şahit olan binlerce, belki yüzbinlerce insan Sina Yarımadası’na yerleşecek. Lakin zihinlerin ve ruhların; alışkanlıkların esaretinden kurtulması, kalplerin arınması, dillerin papağan gibi aynı mazeretleri tekrarlamaktan vazgeçmesi zaman alacak. Bedelsiz iman olmuyor çünkü.
Sina Yarımadası’na vardıklarında bir cinayet işleniyor. Katili bulabilmek için İlah, bir inek (Bakara) kesmelerini emrediyor. Bize böyle bir emir gelse kolay; ama daha dün o ineğe tapan insanlar onu nasıl kesecek? Kesmemek, ya da en azından geciktirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu aslında kalplerindeki putu kırmanın bir yolu. Hayatlarını kurtaran Hz. Musa yanlarında; Kızıldeniz’i aşıp özgürlüklerine kavuştular, hatta Rab onlara kudret helvası ve bıldırcın eti ikram ediyor. Zor da olsa başarıyorlar –ayette geçtiği gibi: “Az kalsın yapamayacaklardı.”
Derken bir gün bıldırcın eti ile helvadan bıkacaklar. Yoksulluk içinde, zulüm altında karın tokluğuna çalışan, et ve helvayı ancak rüyasında gören halk; eski alışkanlıkları olan mercimek, soğan, sarımsak ve sebzeyi özleyecek. Ve Hz. Musa ilahi emirleri almak üzere yanlarından ayrılır ayrılmaz bir buzağı heykeli yapacaklar. Alışmak bunu gerektirir çünkü; ruha işleyen tapınma budur.
Hz. Musa döndüğünde yaşadığı hayal kırıklığının ağırlığını hissettim kalbimde. Emek verdiğin, yol katettiğin her şeyin bir anda boşa çıkması… “Tûr Dağı’nı üzerlerine kaldırdık” diyor Yaratıcı, bir mucize olarak. Böylesine muazzam bir mucizeyi görürken insan nasıl yolundan döner diye sorup durdum kendime. Sanki biz hiç mucize görmüyoruz… Bir şimşeğin çakışı, etrafımızı saran denizler, güzelim güneş, okyanuslar… Ayette geçtiği gibi, bir sivrisineği örnek vermekten bile çekinmez Rabbin.
Sıradanlaşmış ama aslında mucizevi olan yaratılmışları kim tek tek sayabilir? Evreni idrak ettiğimiz, diz çöktüğümüz, başımızı göğe çevirip şükrettiğimiz o anlardan sonra gelen her unutuş; insanın kendi aklıyla malul oluşunun, kendi farkındalığına ihanet edip topuğuna sıkmasının resmidir.
Bir yağmurun ruhunuza iyi geldiği, kalbinizden bir şükür duasının geçtiği anlar oldu mu; sonra da başka bir zaman o aynı yağmuru hiç umursamadığınız? Her zikir, ruhun esaretten kurtulup yeniden inkişaf etmesi için bir fırsat değil mi? Peki her keşiften sonra gelen unutuş, o inkişafa bir ihanet değil mi?
Ayetler de tam olarak bunu soruyor: “Sizi yolunuzdan çeviren ne? Söz vermiştiniz, hani ne oldu? Ayetlerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmıyor musunuz? Bir şüpheniz mi var?”
Derken cumartesi yasağı geliyor. Tam da çalışmanın yasak olduğu o gün balıklar öylesine bereketli ki… Bu da kalplerdeki başka bir puta çarpıyor. İnsan yolunu buluyor: denizin kenarına küçük havuzlar yapıyorlar, “biz avlanmıyoruz” diyebilmek için. Ve gruplaşmalar başlıyor: yasağı gevşetenler, buna sessiz kalanlar, bir de “Bu Allah’ın emridir, yapmayın kardeşlerim” diyenler. İnsan çok acayip ama bir yalanın ya da bahanenin etrafında toplanıp hakikati gizlemek için birbirini destekleyen insan grupları çok daha şaşırtıcı ki ayet bunu günümüz kelimelerinden biriyle tarif ediyor: “Tezahürat”, yani birbirine arka çıkmak.
Bir yalanı birlikte savunan bir kalabalık gördünüz mü hiç? Ve bir şey söylemenin anlamsız olduğu hissini yaşadınız mı? Yalnızca gülümseyerek geçiştirilen o acizlik hâlini Kur’an “Uyarsan da uyarmasan da bir” diyerek anlatıyor. Çünkü uyarınca havada sahipsiz kalacak kelimeler; duvarlara çarpıp sana geri dönecek, gözle temas kuramadığın –umyun, yani âmâ– artık göremez olmuş bir kitle her zaman olabilir.
Benim için en vurucu kısım şu: “Onların sözleri öncekilerin sözlerine benzedi” denilen yerde, bunun sebebini açıklar gibi gelen devam cümlesi: “Çünkü kalpleri birbirine benzedi.” Dün hakikati kendi menfaati uğruna eğip büken de bugün kendisi gibi düşünmeyeni ötekileştiren, susturan, aforoz eden de aynı insan. Dün putunu korumak için bahane üreten de bugün kendi fikrini mutlak doğru sayıp başkasına yaşam hakkı tanımayan da… Kısacası, aradan çok zaman geçmiş, insan hiç değişmemiş.
Nur Kahraman
Temmuz 2026
