Karların altında uzun bir kış geçiren buğday, baharın ilk sıcak nefesiyle toprağı yarıp gün yüzüne çıkar. Önce incecik bir filiz olarak görünür; sonra yağmurla, güneşle ve sabırla büyür. Anadolu insanı da onunla birlikte umutlanır.
Anadolu bozkırında bir radyo sesi yükselir. Neşet Ertaş’ın dilinden dökülen Zahidem türküsü rüzgâra karışır. Sanki bütün bozkır susmuş da o türküyü dinlemektedir. Sarı otlar, kıraç tarlalar, yayvan tepeler, söğütler, keçi sürüleri ve uzaklardaki kerpiç evler… Hepsi aynı türküye kulak kesilmiştir. Sarı otlar, biçilmiş ekinler, ufka doğru uzayıp giden bozkır… Bu sarılığın içinde insanın içini serinleten bir bereket gizlidir.
Çünkü buğday, tahılların şahıdır.
Anadolu insanı onun hakkında türküler yakmış, şiirler söylemiş, dualar etmiştir. Çünkü buğday yalnızca bir ürün değil; emeğin, sabrın ve bereketin adıdır. İncecik sapında ağır başaklar taşır. Güneşi bekler, yağmuru bekler, onu toprağa bırakan elleri bekletir. Sonunda biri bin eden bereketiyle karşılık verir.
Belki de bu yüzden Anadolu insanı kendini en çok buğdaya benzetmiştir.
Hasat vakti geldiğinde tarlalarda ayrı bir telaş başlar. Orakların şakırtısı, biçerdöverlerin uğultusu ve harman yerlerinin tozu birbirine karışır. Sap taneden ayrılır. Çuvallar dolar. Traktörler ve kamyonlar değirmenin yolunu tutar.
Eski su değirmenleri başlı başına bir âlemdi. Kalın taş duvarlar, tavana yakın küçük pencereler, gıcırdayan çarklar ve dönüp duran kocaman taşlar… Bir köşede üst üste dizilmiş buğday çuvalları; diğer tarafta bembeyaz un torbaları. Değirmenin içindeki un kokusu, insanın hafızasına işleyen kokulardandı.
Buğdayın ekmeğe dönüşmesi ise başlı başına bir mucizedir. Tarladaki başak, değirmende un olur; hamur olur, ateşle buluşur ve sofraların baş tacına dönüşür. Ekmek, yalnızca bir yiyecek değil; evlerin bereketidir. Kepeğiyle birlikte tüketilen buğday aynı zamanda sünnettir. Peygamber Efendimiz (sav), un eleyen dadısı Ümmü Eymen’e:
“Şu eleyip ayırdığın kepeği tekrar una karıştır, sonra hamur yap.” buyurmuştur (İbn Mâce, Et‘ime, 44).
Köy hayatında ekmek kadar eriştenin de ayrı bir yeri vardı. Komşu kadınlar bir araya gelir, günlerce erişte keserlerdi. Bir kısmı sac üzerinde kavrulur, kış için pilavlık olarak ayrılırdı. Bu hazırlıklar yalnızca yiyecek temini değil, aynı zamanda komşuluk ve dayanışma demekti.
Evlerin çoğunda bir ocaklık bulunurdu. Yemekler burada pişer, soğuk kış gecelerinde aile fertleri ocak başında toplanırdı. Ateş yüzleri ısıtırken sırtlar yine üşürdü. Buna rağmen o ocakların etrafında anlatılan hikâyeler, paylaşılan ekmekler ve kurulan hayaller insanın içini sıcacık ederdi.
Ocak başlarında yarınların düşleri saman alevlerine karışırdı. Bir baş kuru soğanla bölüşülen bir parça ekmek, yüzlerde sessiz ama derin bir tebessüm bırakırdı.
Anadolu kadınları hamurlarını geceden hazırlar, gün doğmadan tandırlarını yakarlardı. Emekleri ter kokar, aynı zamanda şiir gibi bir güzellik taşırdı. Kabaran hamurlardan çıkan sıcak bazlamalar, tereyağı sürülmüş yağlamalar ve tandır ekmekleri bütün mahalleyi mis gibi kokuturdu.
Ekmek pişirme günleri adeta küçük bir bayramdı. Deste deste ekmekler çıkar, yanında keteler kızarırdı. Kimi sade, kimi kuymaklı olurdu. Sofranın son konuğu ise çoğu zaman sütlaçtı. O sade lezzet, misafir sofralarına ayrı bir zarafet katardı.
Hayatın ilk derslerinden birini de ekmek öğretirdi bize. Yere düşen bir ekmek parçasını öpüp başımıza koymayı, nimete saygıyı ve şükrü büyüklerimizden öğrenirdik. Çünkü ekmek yalnızca karın doyurmaz; insanın gönlünü de beslerdi.
Derken uzaktan tanıdık bir ses yükselirdi:
— Ekmekçi geldi!
Mahallenin başında duran arabadan indirilen kasaların sesi duyulur, sıcak ekmek kokusu sokaklara yayılırdı.
Bir zamanlar demiryolu istasyonlarının da kendine mahsus bir ekmek kokusu vardı. Seyyar satıcılar elma, ayran ve sucuk ekmek satardı. Özellikle küçük Anadolu istasyonlarında, bir bardak ayranla yenilen sucuk ekmeğin tadı yolcuların hafızasında uzun yıllar yaşardı. Buharlı lokomotiflerin dumanına karışan o koku, Anadolu yolculuklarının unutulmayan hatıralarından biri olarak kaldı.
Bugün de ekmek; tarlada başak, değirmende un, tandırda koku, sofrada nimet ve gönüllerde şükür olarak yaşamaya devam ediyor. Belki de bu yüzden Anadolu insanı ekmeğe hiçbir zaman yalnızca bir yiyecek gözüyle bakmadı. Onu emeğin, bereketin ve paylaşmanın sembolü olarak gördü. Çünkü ekmek, biraz da insanın hikâyesidir.
Remzi Kokargül
