RÖPORTAJLAR
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat

Zeytinburnu’nda Bir Evliya
Eklenme Tarihi: 13 Eylül 2020, Pazar 01:00 - Son Güncelleme: 13 Eylül 2020 Pazar, 01:00
Font1 Font2 Font3 Font4



Zeytinburnu’nda Bir Evliya
Muhterem Yüceyılmaz

 

 

Çocukluğumdan yer etmiş en soluk hatıra parçalarından biri anneannemin mırıldandığı ve benim de bir türlü mana veremediğim bir terennümdü. Sadece iki mısraı aklımda kalmış:

        

 

         “Kırk haydutun içinde

         Bir Nizam’dır döner annem.”

 

 

Gençliğinde gemilerde işçi olarak uzun seferlere çıkan rahmetli dedemden kalma bir ezgiymiş. Kırk haydutun içinde nasıl bir Nizam dönmekteydi, kırk haydutlar kimlerdi? Belirsiz, donuk ve herhangi bir anlam çerçevesine oturtamadığım bu muğlak sözler geçenlerde katıldığım bir söyleşide hafızamı canlandırdı ve beni Seyyid Nizam Hazretleri üzerine düşünmeye sevk etti.

 

Zeytinburnu Sanat ve Kültür Merkezi’ndeki etkinliğin konu başlığı, isimlerin insanları yaşadığı çağdan çok sonrasına nasıl olup da taşıyabildiği konusunda hayli dikkate değerdi. Söyleşinin konusu İstanbul evliyalarından Seyyid Nizam Hazretleri’ydi.

 

Mehmet Nuri Yardım’ın yönetiminde, konunun uzmanı yazar Mevlüt Özcan’dan not defterime alabildiğim satırlar daha sonraki okumalarımda bana, Seyyid Nizam Efendi’nin  bir İstanbul evliyası diye kısaca özetlenebilecek çerçevesi içinde isminin, vefatından  beşyüz sene sonra İstanbul’un bir semtinde Eyübsultan, Zuhuratbaba, Vefa gibi bir semt adında yaşıyor olması bundan sonra da inançlı gönüllerde ebediyen yaşamaya devam edeceğinin işaretiydi.

 

Dünya artık madde dünyası. Maddeyi de aşıp meta dünyası olmuş, beşer soyu hem maddeyi hem birbirlerini birer meta olarak görmeye alışalı hayli zaman olmuş. Bu durumda para edenler ve etmeyenler diye her varlığın ikiye ayrıldığı kafa yapısı karşısında birazcık düşünme kabiliyeti olan birinin, etrafındakileri kendisi de dâhil olmak üzerede yakın gelecekte bir avuç toprağa dönüşeceklerden ibaret görmesinde şaşılacak bir taraf olmamalıdır. Neresinden baksak bir avuç toprak!

 

O hâlde bütün canlıların tâbi olduğu ilahî nizam gereği toprak olmanın sonrasında toz olup gitmek, yerle yeksan olmak, izi silinmek, bir vakitler yaşamış olduğuna dair en küçük bir iz bile kalmaksızın yok olmak düşüncesi şu andaki varlığımızın ne denli entipüften bir mahiyet arz ettiğini anlatmıyor mu? Dahası, yalnızca tozlaşmak değil toprağın tarihi itibarıyla bir takım kimyasal maddeciklere ayrışmak da işin başka boyutu. Demirler şu tarafa, çinkolar şu tarafa veya fosfor bileşikleri beri tarafa… İnsan aklının gidebileceği en uç düşünce burçlarına kadar gidebilmek de insanın “Ben aslında neyim?” sualine kâfi bir cevap oluşturmaktan çok uzaktır. Çünkü insandan geriye gerçekten bir şey kalmıyor. Varsa şayet, dikkate değer bir ismi dışında.

 

Seyyid Nizam Efendi, Hazreti Hüseyin soyundan olup 27. kuşak torundur. Ailesinin, 1512-1520 yılları civarında Bağdat’tan İstanbul’a geldikleri tahmin ediliyor. Merkez Efendi’nin derslerinden istifade etmiş olması kuvvetle muhtemel. Ki altmış üç yaşında ahirete göç ettiğinde cenaze namazını Fatih Camii’nde Merkez Efendi bizzat kıldırmış.

 

Merkez Efendi’ye ismini, hocası olan Sümbül Sinan o meşhur suali üzerine vermemiş miydi?  “Söyle bakalım Muslihiddin Efendi, Allahü tealanın bu âlemi ne şekilde yaratmasını isterdin?” Cevap ilâhî nizamın kabullenilişinden ibaretti: “Âlemde her bir şey öylesine bir nizam üzere yaratılmıştır ki her şey olduğu gibi yerli yerinde, merkezinde kalmalı.”

 

Merkez Efendiyle Seyyid Nizam Efendi arasındaki tanışlığın böyle de bir isim âşinalığı var.

 

Eldeki malumat kırıntılarına bakılırsa cüssece Hazreti Âli misal heybetli, güçlü kuvvetli bir kimsedir Seyyid Nizam. Düzgün konuşmasıyla da bilinirmiş. Buradan hareketle evliyalığının önde gelen hususiyetinin “Celal” sıfatıyla öne çıkması beklenirken, tam tersine “Hilm” sahibi bir zat olduğunu not almışım. Ama yüzyıllar ötesine onu taşıyan sıfat Celal değil Hilm! Bu hususiyeti bir bakıma isminin kendi varlığında nasıl tezahür etmiş olabileceğini gayet güzel açıklıyor. İlahi nizamı anlamış bir mübarek bünyeye bundan daha hilmli bir ad olabilir miydi? Nizam ki bir defa var edilmiştir; denge, sulh, sükûnetten mürekkep bir saadettir.

 

İlahî nizamın bir şahidi olarak Seyyid Nizam Efendi’nin pek çok kerameti kim bilir kaç nesildir inanç sahipleri tarafından dilden dile anlatılmakta. Oğlu Seyyid Seyfullah Efendi’nin naklettiklerinden hayatına dair bazı sahneler insanın Allah’la olan irtibatında yakîn hâllerini bir nebze olsun anlayabilmemize ışık tutuyor. Rabıtasının güzelliği tamamen samimiyetinde saklı olmalı. Çünkü Medine’deyken, Resulullah’ın huzuruna yaklaşırlar. Kutlu mahallin kapısına geldiği zaman kapıya yapışarak yalvarmaya başlar Nizam Hazretleri. Yakarışları gözyaşları arasında diller dökerek kapının açılmasını diler. Kilitli kapı kendiliğinden açılmıştır.

 

Hac yolunda ilerleyen kafilenin tek bir hedefi vardır: Bir an evvel kutsal topraklara, Kâbe’ye varmak. Ama içlerinden biri ve elbetteki Seyyid Nizam Efendi, Kâbe’ye varıp toprağına yüz sürmek için yolculuğun meşakkatini hiç önemsemeden, büyük bir kararlılıkla, şevkle, bütün gayretiyle yol almaktadır. Mutlaka öyle olmuş olmalı ki mukabilinde muazzam bir temaşa ile ödüllendirilir. Yanında giden oğluna: “Bak oğlum.” der. Gökyüzünü gösterir. “Hak teala Beytullahı bizi karşılasın diye göndermiş!”

 

Ve tabiidir, ahirete intikalleri nasıl yaşadılar ise o hâl üzere olmuş olmalıdır. Nizamı anlayabilmenin, kabullenişin mükâfatı da yüzyıllar ötesinde bir semt isminde yaşıyor olmak. Çağlar sonra birileri tarafından hayırla, muhabbetle anılmak… Kerametleriyle hatırlanmak; insanları ismi etrafında hâlâ topluyor olmak; izi tozu kalmadığı hâlde bir isimde yaşamak. Hakiki saadet bu değilse başka ne olabilir?

 

“Zeytinburnu’nun Ebedî Sâkinleri” ismiyle düzenlenen ilgi çekici söyleşilerin Seyyid Nizam Hazretleri’yle alakalı olanı, aslında bize çok da farkında olamadığımız bir gerçekliği daha öne çıkardı. Zeytinburnu ilçesi hakikatte tam bir şehitler beldesi. O civardan Fetih ordusunun askerlerine su veren kaynaktan tutun da Fatih Sultan Mehmet Han’ın topçubaşısına, yirmiye yakın sahabeye de yurt olmuş Zeytinburnu. Bölge pek çok sayıda şehide kucak açmış. Ne yerleri belli, ne izleri. Şimdi asfalt, bina, dükkân, park, bahçe namına ne varsa altı hep şehitlik. Şehit… Şehitlik… Şüheda… Kimlerdir geçtiğimiz yolların, asfaltların, binaların altında yatan? Tanıdıkça, anladıkça, dinledikçe, bu topraklar daha bir memleket; daha bir vatan.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!