RÖPORTAJLAR
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj

Zamanın Sessiz Tanığı Miljacka
Eklenme Tarihi: 27 Aralık 2019, Cuma 02:07 - Son Güncelleme: 27 Aralık 2019 Cuma, 02:11
Font1 Font2 Font3 Font4



Zamanın Sessiz Tanığı Miljacka
Büşra Cansız

 

 

Nereden başlasam anlatmaya… Anlatabilecek miyim, tercüman olabilecek miyim ki gördüğüm acılara. Sanırım o günden başlamalıyım, her şeyin başlangıcı olan o günden. Aslında savaşın seslerini duymaya başlamıştım ama böyle bir günü tahmin edememiştim, kim ederdi ki? Kardeşin kardeşi vurabileceğini kim düşünürdü?

 

Sakin akmaya başladığım, normal bir gündü. Sonra sesler duydum, barış dolu umut dolu sesler. Biraz sonra da yüzlerini gördüm. Kimisi gelecekleri için endişe duyan öğrenciler, kimisi çocukları için korkan bir anne bir baba. Savaşa hayır diyerek barış için yürüyorlardı. Ancak gözünü sadece kan ve savaş bürümüş  Çetnikler çoktan yerlerini almıştı. En sevdiğim arkadaşlarımdan olan Vrbanja Köprüsü’nü görene kadar hiç fark etmemiştim olacakları. Haber vermek istedim ancak keskin nişancılar birden ateş etmeye başladılar, yetişememiştim…

 

Gözümü ne kadar yumdum bilmiyorum. Kendime geldiğimde her yerde kan ve gözyaşı vardı.

 

O günü hatırlamak hala acı veriyor. Ahhhh Saraybosnam;  etrafı yem yeşil dağlarla çevrili, ortasından coşkuyla aktığım şehir. Dört bir yanındaki mezarlıklara rağmen hayatını yaşamaya çalışıyorsun. Geçmişin gölgesi her gün seni takip ederken yaşamak, yaşamaya çalışmak nasıldır bilir misin? Saraybosna bilir. İnsanıyla, çarşısıyla, sokaklarıyla, evleriyle, köprüsüyle, camisiyle her bir zerresi ile bilir ve yaşar.

 

Hele ki o köprülerimiz. Yüzyıllarca sadece nehirleri değil, gönülleri de birbirine bağlamışlardı. Nice sevdalara, kavuşmalara, ayrılıklara ve mutluluklara tanıklık etmişlerdi. Kaç sevgili için buluşma yeri olmuştu, aşıklar onun üzerinden atlayarak sevgilerini kanıtlamaya çalışmıştı. Zaman her zaman bu şekilde güzele akmıyordu ama. Bir zamanlar aşkın ve kardeşliğin simgesi olan bu köprüler, benim gibi kan ve gözyaşının tanıkları olmuşlardı.

 

Ben kim miyim? Aşığı oldum Saraybosna’yı kucaklarcasına çepeçevre saran ama yine de acılarına engel olamamış Miljacka. Ne güzel günler yaşamıştım bu şehirde, ne güzel zamanlara tanıklık etmiştim. Nice aşıklar gecenin karanlığında benim koynumda buluşur, birbirlerine sevdalinkalar söylerdi. Birbirinden güzel köprüler benim ayırdığım yakaları, birbirine kavuştururdu. Başçarşı, Sebil, Vijecnica, İnat Kuca, Vrbanja en yakın dostlarım. Onlarla beraber Saraybosna’nın eşsizliğine, eşsizlik katardık.

 

Takvimler 1992 yılını gösterdiğinde ise hiçbir şey eskisi gibi değildi artık bu topraklarda. Sevdalinkalar susmuş yerini silah ve bomba sesleri almıştı. Kardeş kardeşe düşman olmuş, insanlık varlığının özünü unutmuştu. Yaşanan her acıya şahit olmak zorunda kalan ben, artık insanlarımı tanıyamıyordum.

 

Kendimi kaybettiğim o olay işte bu zamanlarda yaşanmıştı. Gözlerimi yumdum ve tekrar hatırlamaya başladım, gerçi hiç unutmuyordum ki!

 

“Suada, Suadaaa”  diye bağırıyordu acılı bir ses.

 

Vrbanja Köprü’sünün üzerinde güneşin daha da parlattığı sarı saçlarıyla savrulmuş, yüzünde şaşkınlık ve hayal kırıklığı ile dolu genç kıza doğru koşuyordu. Ölümün bir nefes uzaklığında olduğunu hissetmişti Suada. Son kez baktı sularıma, son kez içine çekti kokumu.

 

“Burası barış dolu Saraybosna mı?” diye bakarak, gözleri açık bir şekilde uğurladı şehrini.

 

Daha bu gencecik kızın şokunu atlatamadan az ötesinde kanlar içinde yatan bir kadın daha gördüm. Sonradan öğrendim ki iki çocuk annesi olan bu kadının ismi Olga’ymış. Çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakmayı umarken, hayatını nerden, kimden geldiğini bilmediği bir kurşunla kaybetmişti.

 

Kanım damla damla aktıkça, Bosnam kurumayacak….

 

O günden sonra silah sesleri, bombalar, ölümler durmadı. Her gün daha büyük bir acıya tanıklık ediyordum. Sularımdan dağların yeşilliği değil, kanın kırmızılığı akıyordu.  Hiçbir şey yapamamanın verdiği mahcubiyet ile sadece seyrediyordum. Hadi ben bir garip Miljacka, elimden bir şey gelmiyordu. Peki sen eyyy koca dünya. İçerisinde milyarları barındırdığın insanların neden susuyordu? Neden kimse görmüyordu bizi? Neden yalnızdık bu kadar?

 

Sorularıma yıllarca cevap bulamadım. Sırp Çentikler;  hastaneleri, camileri, kütüphaneleri, okulları, Saraybosna’ya dair ne varsa her şeyi bombaladı. En sevdiğim dostum Vijecnica da bu yıkımın bir parçası oldu. Avusturya-Macaristan zamanında aramıza katılan, gören her gözü kıskandıracak Endülüs mimarisiyle inşa edilen Vijecnica öyle güzeldi ki. Bizden farklıydı ama bir o kadar da bizdendi. Çaresizce izliyordu bu akıl almaz vahşeti, kitaplarına bu günlerin neden yaşandığını yazılmasını bekleyerek.  Ama dayanamadı. 3 gün boyunca devam eden bombalara daha fazla direnemedi, yandı. O yandıkça bende yandım. O ağladıkça bende ağladım. Sesi hala kulaklarımdadır.

 

“Ahhh Saraybosnam… Tarihiyle hayat bulduğum şehir. Sen ki Boşnak, Sırp, Hırvat, Türk demeden herkesi sevgiyle kucakladın. Yuva oldun, bereket oldun, huzur oldun, aşk oldun da insanlarına yetemedin. İnsan daha fazla ne isterdi ki şu kısacık hayatında? Anlayamıyorum, anlayamadan da yanıp kül olacağım sanırım. Seni sana bırakıyorum Saraybosnam. Direnmeye devam et. Sen yaşa ki biz yeniden hayat bulalım. Sen yaşa ki yeniden kavuşalım…”

 

Sen yaşa ki biz yeniden hayat bulalım demiştin canım dostum. Senle beraber bütün tarihimiz, geçmişimiz de yok oldu. Küllerinden yeniden doğmanı hasretle bekliyorum. Saraybosnamız her geçen gün daha da iyi oluyor. Acılar yok olmuyor ama kabuk bağlıyor. Unutmuyoruz hiçbir şeyi, hatırlayarak yaşıyoruz. Ne demişti senin o çok sevdiğin Türk şair “yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak. Unutma; aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak.” Bizde inatla direnmeye devam ediyoruz. Hem bize inat etmeyi bu işin ustası öğretmemiş miydi?

 

Koskoca Avusturya-Macaristan devletine aman vermeyip de evimi yıktırmam diye direnen sahibine çeken İnat Kuça. O Boşnağın, evini santimi santimine, hangi tuğlanın hangi tuğla üzerine denk geldiğine kadar bakarak, büyük bir titizlikle sularımın karşına taşıtmasını dün gibi hatırlarım. İnat Kuça da her zaman büyük bir gururla anlatırdı. Savaş onu daha da bir inat yaptı. Bizi toparlayan da bu azmi oldu.

 

“Bizi gömmeye çalıştılar. Ama tohum olduğumuzu unuttular” demişti.

 

“Sandılar ki kötülüklerine boyun eğip, ümitsizliğe düşeceğiz. Acımasızlıkları karşısında korkup, vatanımızı bırakıp gideceğiz. Pes edeceğiz, yok olacağız, unutulacağız öyle mi? Daha çok beklerler. Bu topraklar bizim. Müslüman’ıyla, Hristiyan’ıyla; Boşnağıyla, Hırvatıyla, Sırpıyla biz beraberiz. Yüzyıllardır beraber yaşadık, beraber güldük beraber ağladık. Camilerimizle kiliselerimiz yan yana. Bunu değiştiremeyecekler. Direneceğiz ve dirileceğiz. Yeniden eski Saraybosna’mızı beraber inşa edeceğiz!”

 

Dediğin gibi oldu İnat Kuça. Direndik ve dirildik. Bakıyorum da 4 yıla yakın şehrimiz kuşatma altında kaldı. 10 bin insan öldürüldü, 56 bin kişi yaralandı, ortalama her gün 329 bomba düştü. Bütün tarihimiz yakılıp yıkıldı. Bütün bunlar inanmayan bir şehri yok edebilirdi. Ama biz inandık, zaten elimizde olan sadece inancımız ve imanımız değil miydi? Sonra acılarımızı paylaştık, yaralarımızı beraber sardık. Zordu, çok zordu ama imkansız değildi. Yorgunduk, kırgındık, kızgındık tüm dünyaya. Ama çok seviyorduk ve sevgi her zaman kazanırdı.

 

Evet şehrimi çok seviyorum. Nasıl sevmem? Etrafıma bakın; bir tarafta cami, diğer tarafta sinagog, bir tarafta Ortadoks Kilisesi, diğer tarafta Katolik Kilisesi. Burasına boşuna Avrupa’nın Kudüs’ü demiyorlardı. Bizi bize bıraksalar aslında bu eşsiz mozaik hiç bozulmaz da nedense istemiyorlar barış içinde yaşayalım. Oysa bu eşsiz manzaranın kime ne zararı vardı?

 

Tüm bunları düşünürken akşam olmuş, bir güneş daha batırmışım bu uzun ömrümden. Sebil’in etrafı kalabalıklaşmaya başladı. İnsanlar işlerinden çıkıp, yorgunluğunu Başçarşı’nın huzurunda atmak derdinde. Huzur! Bu huzura yeniden kavuşabilmek için neleri feda etmiştik. Ama feda ettiklerimiz her an bizimle, unutmuyoruz. Unutmayacağız da!

 

24.12.2013 – Miljacka


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!