• Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”

YAZARLARIMIZ

Şaban Çetin
Şaban Çetin
Eklenme Tarihi: 25 Ocak 2020, Cumartesi 20:35 - Son Güncelleme: 25 Ocak 2020 Cumartesi, 20:36
Font1 Font2 Font3 Font4
Yol Uykusu

 

                Ne döktü göllere mahzun yüreğin?

Derelere ne söyledin seherde?

Ne vakit açıldı gönlünde perde?

Muamma sürecek mahşere değin

 

Evin içinde bir şey arıyormuş gibi dolaştı, odaların hepsine sırayla girip çıktı. En son salona girip balkona geçti. Balkondan sokağa araştıran bakışlarla göz gezdirdi. Beton ve asfaltın kötü bir izdivacından başka bir şey yoktu sokakta. Tekrar salondan geçip dış kapıya yöneldi. ”Ben gidiyorum.” diye seslendi içeriye. İçeriden “Güle güle!” nidası duyuldu yalnızca. Kapıyı usulca kapattı. Binanın dar ve döner merdivenlerinden, bir eliyle metal korkuluğa tutunarak, indi.  Arabasının bagaj kapağını açıp içeriye göz attı. Her şey yerli yerindeydi. Kapağı yavaşça kapattı.

 

Önce bir sigara yakıp kontağı çevirdi. Bir süre sağa sola bakınarak bekledi,  gözü dairesinin balkonuna ilişti. Nedensiz baktı bir süre. Araba hareket ettikten sonra sol ön camı indirdi. Sağ elindeki sigarasını sol eline aldı. Rüzgâr sigaranın küllerini savurdu, kor ortaya çıkıp sigarayı daha hızlı tüketmeye başladı. Sokaklardan hızla geçti. Nereye gittiğini kendisi gibi arabası da biliyordu sanki. İki yanında ucube beton yapıların yükseldiği dar sokaklar bir helezonu andırıyordu. Araba, sokaklarda adeta ezbere kıvrılarak Pendik-TEM bağlantı yoluna girdi.

 

Vitesi sık sık değiştirdi. Araba gittikçe hızlandı. Orhanlı sapağına döndü. Zihni hâlâ karmakarışıktı, hiçbir şekilde yola dikkatini vermiyor, adeta şuursuz olarak yol alıyordu. Formula pisti yakınlarından geçip Göçbeyli yoluna koyulunca dikkati yavaş yavaş yerine geldi. Şehirden uzaklaştıkça kendi kendisine yaklaştığını fark ediyordu. Hafiflediğini hissetti. Elini arabanın teybine attı. Düğmeyi çevirdi ve “CD” tuşuna bastı. Hoparlörden boğuk sesler gelmeye başladı. İleri tuşuna basıp bekledi. Önce tiz bir bağlama sesi duyuldu. Sonra bağlamanın telleri kararını buldu. Teller konuşuyordu adeta. Hafif bir sesle bağlamanın tellerine eşlik etti: “Bir mendil aldım dereden/Yolum geçmez yâr buradan/Bin bir derdim var yaradan/Güzel seni çok özledim”

 

CD’den türkünün sözleri duyulunca sustu. Araba Göçbeyli’ye doğru inerken sağdaki vadi boyunca gözüken sera denizine göz gezdirdi.  İkindi güneşinde parlayan naylon seralar bir baraj gölünü andırıyordu. Köyün içindeki kavşakta bulunan tezgâhlardan biraz domates, salatalık vesaire aldı. Köşedeki büfeden üç paket de sigara alıp tekrar yola koyuldu.

 

Araba akşam güneşini arkasına almış, ormanlar arasında kıvrılan yolda adeta akıyordu. O artık CD’de çalanları duymuyor, zihnini dolduran düşüncelerden birinin ardına takılıyor ve sonuna varmadan bırakıp bir başkasının ardına düşüyordu. Batmakta olan güneşin son ışıklarıyla aydınlanan karşı tepeleri aşıp kayboluyormuş gibi zihninde sönen düşünceler, onu adeta boşlukta asılı bırakıyordu.

 

Hacıllı Köyü Camii’nin önünden geçtiğinde, güneş artık dağların ardına saklanmış, ancak ziyası Hacıllı Deresi’nin aşağı yamaçlarındaki kayalıklarda, veda tebessümü gibi fersiz parıldıyordu. Yokuş aşağı inip derenin üzerindeki köprüden geçti. Biraz ilerleyip toprak yoldan derenin kenarındaki çimenliğe saptı. Münasip bir yerde durdu. Arabadan indi ve doğruca dere kenarına yöneldi.  Köklerinin bir kısmı, suyun debisiyle aşınan topraktan açığa çıkmış çınar ağaçlarından birine yaslandı. Dere boyunca uzun uzun bakındı. Derenin eğimi, bulunduğu yerin az aşağısında son buluyor, yatak buradan sonra yayılıp genişliyordu. Dere, yeniden coşup çağlamaya başlayacağı eğimli yere kadar sanki bir ölü gibi yatıyordu. Uzun bir havuzu andırıyordu derenin bu kısmı. İki yanında sıralanan çınar ağaçları ve iki yamacı kaplayan çeşitli bodur ağaçlarla karışık meşe ağırlıklı orman, suya hayranlık uyandıran bir yeşil renk olarak yansıyordu. Ama şimdi güneş göçmüş, derenin tatlı yeşili, derinliğinde çözülmez sırlar barındırıyormuş gibi koyulaşmaya ve kararmaya meyletmişti.

 

Suya uzun uzun göz gezdirdi. Bulunduğu yerin az yukarısındaki hafif akıntının çıkardığı sesin, içini huzurla doldurduğunu hissetti. Lâkin gittikçe kararan suyun yüzeyinde gezinen gözleri ise, dereden içine gam çekiyordu. Gözlerini kapadı, başını arkaya doğru sarkıtıp çınar ağacına yasladı. Bir süre öylece hareketsiz kaldı. Akşam telaşına kapılmış kuşların sesine kulak kesildi. Aniden çıkıp ağaçların dallarını dolaşarak suyun yüzeyini yalayan soğuk akşam rüzgârı, onun da tüylerini ayağa kaldırdı. Ürperdi bir anda, üşümüştü.

 

Arabanın yanına döndü. Yakındaki birkaç kampçı ile uzaktan el marifetiyle selamlaştı. Bagajdan çadırı indirip uygun bir yere kurdu. Oltaların kancalarına yemi takıp sırasıyla dereye atarak itina ile yerleştirdi ve oltaların alarmlarını kurdu. Sonra çadırın yanına döndü. Arabadan küçük, katlanır masasını, yeşil kumaşlı katlanır koltuğunu ve diğer malzemeleri indirdi. Arabasında bir ev ile küçük bir atölye için gerekli her şey vardı neredeyse.

 

Yere ateş yaktı, sonra semaveri tutuşturdu. Ateşin üzerine bir tava koydu. Çok sürmeden ateş üzerinden aldığı tavayı masasının üzerine yerleştirip ekmeği besmele ile bölerek tavaya bandırdı. Menemen yapmıştı. Bu anı, en lüks lokantadaki yemeğe değişmezdi. Menemeni yerken arayanlar oldu. “Neredesin?” diye soranlara ”Ziyafetteyim.” cevabını verdi.  Arayanlar onun bir göl ya da dere kenarında olduğunu biliyorlar, ancak hangisinde olduğunu bilmiyorlardı. Hafta sonunu iple çekiyordu; şehirden su kenarlarına kaçmak için. Onun bu hali cümlenin malumu idi. Bu kaçışlar çevresindekilere göre garip bir iptila idi. Bu vesileyle ona takılmadan edemiyorlar, o da acı acı gülümsemekten başkaca bir tepki vermiyordu. “Balık tutarsan pişirmeden önce haber ver, bu güne kadar tuttuğunu gören olmadı ya!” diye takılarak kapattı telefonu en son arayan kişi. Sonuç almanın değer ölçüsü olduğu bir çağda bulamadan aramak anlamlı değildi(!)

 

Sahi, o ne arıyordu göllerde, derelerde? Balık mı? Hayatın, elinden ansızın kurtulan eteğini mi? Yüzüne bir türlü gülmeyen talihi mi? Huzur mu, saadet mi, sükûnet mi…? Hayatın karmaşasından, şehrin dağdağasından, çözmeye bir türlü muktedir olamadığı ve gitgide büyüyen sorunlar yumağından mı kaçıştı bu kaçışlar? Bunu kimseler bilmiyordu. Aslında kendisi de hiçbir şeye hükmedebilmiş değildi. Sadece kaçıyor, muvakkaten bir nevi âlemin dışına çıkıyor ve mecbur kaldığından hayatın yoran, yıpratan ritmine geri dönüyordu.

 

Çay demlenmişti, bardağını doldurdu. Bir miktar şeker atıp karıştırdı. Bir yudum aldı ve bardağı iki elinin arasına alıp derin bir “off” çekti. Bardaktan yükselen çayın buğusuna baktı uzun uzun.  Gökyüzüne ilişti gözleri. Karşı tepeden ayın doğduğunu fark etti. Ardına yaslanıp uzun uzun takip etti ayı. Dolunaydı. Bir türkünün “Bugün ayın on dördü Emine’m, Fadime’m/ Kız saçını kim ördü Emine’m Fadime’m” dizeleri geçti zihninden. Yükselen ay, adeta güzellerin saçlarını örer gibi ağaçlı tepeleri güzelleştiriyordu. Karanlık heybetini yitiriyor, gece yükselen ayla beraber hoş bir letafete kavuşuyordu. Rüzgâr bile biraz evvelki ürperticiliğini yitirmiş, dolunayın ışık şölenine uygun bir hoşlukla ortalarda geziniyordu.

 

İçine iki ayrı duygunun aynı yoğunlukta dolduğunu hissediyordu. Bir yandan sessizliğin, suyun, ay ışığının, rüzgârla hafiften oynaşmaya koyulmuş yaprakların ve türlü nağmelerle söyleşen kuşların elbirliği ile yoğurduğu huzur; bir yandan da sebebini bir türlü bulamadığı bir gam birlikte birikiyordu içinde. Bir yudum çayından çekiyordu, bir nefes de sigarasından. Çay ile huzura, içine çekip hapsederek bir müddet sonra azat ettiği dumanla gama meylediyordu. Boşlukta halka halka yükselen gri duman bir yolunu bulup yüreğinin derinliğine, bir sızı gibi, sızıyordu sanki.

 

Geriye yaslanıp dolunaya sabitledi gözlerini. Bir hafta önce, Cuma Köy’de, akrabaları ile meşe ağaçlarının altında çay içtikleri âna götürdü zihni onu. Halaoğlunun sözlerini hatırladı nedense? “Ülkemizde, her yıl, ortalama yedi bin kişi trafik kazalarında ölüyor. Ortalama üç yüz bin kişi de yaralanıyor. Kuş gribinden birkaç kişi öldü diye,  tavukların sokak sokak toplanarak itlaf edildiği ülkemizde, neden kimse arabaların zararından söz etmiyor?” demişti. Oradakiler gülmüşlerdi ona. Acaba haklı mıydı? O konuşmalar neden şimdi zihninde tekrarlanıyordu ki? Anlam veremedi. Başka hayal ve hatıralar sökün etti birbiri ardına. Üzerine bir ağırlık çöktüğünü ve göz kapaklarının ağırlaştığını hissetti. Dalıp gitti onu tüm düşüncelerden azat eden uykuya.

 

Sarsıldı bir anda. Gözkapaklarını zoraki araladı. Bir arabanın arka koltuğunda, yanı üzerine uzanmış halde buldu kendini. Bir kasiste sarsılan bu araba kendisinin değildi. Kimindi? Nereyeydi bu yolculuk; hayal miydi, düş müydü? Bir yerleşim yerinden geçerken, yoldaki lambalar arabanın içini ayan beyan aydınlattı. Şoförü ve yanındaki koltukta oturanı tanıdı. Memlekete gitmekte olduklarını hatırladı. Camdan gökyüzüne baktı. Kızarmıştı dolunay, batmak üzereydi.

 

Araba, gece karanlığında yol alıyordu. Zihninde birbirinden kopuk çeşitli görüntüler belirip kaybolmuş, düşünceler sürekli yer değiştirip onu uykuya davet eden garip bir harmoniye dönüşmüştü. Akıp gitti tekrar uykunun derinliklerine. Hayatının en sadık rüyasını görüyordu. Ta ki acı bir fren sesi ve korkunç bir gürültü kopana değin.

 

Bir ışık seli içinde kaldığını gördü bir anda. Karşısında bir siluet belirdi, ışıklar arasında; konuşmuyor, sadece eliyle “gel” diye işaret ediyordu. Siluet, kanatları geniş bir kapıdan geçiverdi. O da ardından sessizce yürüdü.

 

Halaoğlu, onun şiirinin ikinci dörtlüğünü kâğıda döküyordu:

 

Derinden âh çekip içilir son çay

Dalarsın usulca sonsuz uykuya

Yollarda görülür en sadık rüya

Hüküm kaza olur göçer dolunay


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


Yol Uykusu Yazısına 2 Yorum Yapıldı

BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN