RÖPORTAJLAR
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat

Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
Eklenme Tarihi: 4 Kasım 2020, Çarşamba 12:10 - Son Güncelleme: 4 Kasım 2020 Çarşamba, 12:10
Font1 Font2 Font3 Font4



Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
Mehmet Nuri Yardım

 

Ötüken Türkçe Sözlük’ün müellifi Yaşar Çağbayır, “Türkçenin kelime dünyası çok geniş. Dilimizin varlığı milyonlarla ifade edilebilir.” diyor

 

Türkiye’de sözlükçülük son yıllarda gözle görülür şekilde daha da değer kazandı. Bundan 30-40 yıl önce neredeyse tek bir sözlükle idare edilirken bugün birçok kurum ilim, edebiyat ve dil dünyamıza birbirinden değerli sözlükleri kazandırıyor. Onlardan biri Yaşar Çağbayır’ın beş cilt olarak yazdığı Ötüken Türkçe Sözlük’dür. Bugüne kadar hazırlanmış sözlüklerin en hacimlisi ve kelime bakımından en zengini. Ötüken Neşriyat’ın kültür dünyamıza kazandırdığı eser, büyük bir boşluğu doldurdu. Müellifi Yaşar Çağbayır ile sözlüğü konuştuk:

 

Efendim Türk kültürüne, edebiyatına ve diline kazandırdığınız çok kıymetli eserler var. Ama biz bu röportajımızda Türkiye’de büyük yankı uyandıran ve gerçekten önemli bir boşluğu dolduran, “Orhun Yazıtlarından Günümüze Türkiye Türkçesinin Söz Varlığı” üst başlığıyla okuyuculara sunulan ve beş ciltten meydana gelen Ötüken Türkçe Sözlük hakkında konuşmak istiyoruz. Öncelikle sizi daha yakından tanımak adına bize çocukluğunuzu anlatabilirsiniz. Kitaba, kültüre, edebiyata ve ilginiz ne zaman ve nasıl başladı? İlk okuduğunuz kitaplar, ilk sevdiğiniz ve okumaya devam ettiğiniz yazar ve şairler kimlerdi?

 

Doğduğum yer, bugün için Denizli-Serinhisar ilçesine bağlı Kocapınar’dır. Şimdilerde ‘mahalle’ deniyor ama ‘köy’ bana göre daha anlamlı ve köklü bir terim. Burası Honaz Dağının güney doğu yamacında suyunu Kaklık’tan sonra Büyük Menderes’e veren Koca Çay vadisinin yukarı çığırında yer alır. Deniz yüzeyinden 1200-1900 metre arasında değişen yüksekliğe sahiptir. Bizim evimizin bulunduğu nokta 1250 metredir. Eskiden köyümüzün taşıt ulaşım yolu yoktu. Çevre ile bağlantımız yaya veya hayvan sırtında giderek sağlanırdı. Bu yüzden ilçede işi olan birisinin üç gününü alırdı. Bunu şunun için belirtiyorum, bu köyden çıkıp dışarıda bir okulda okumak hem aile için, hem de çocuk için büyük zorluk oluşturuyordu. Kış günleri soğukta, ıslak ayakkabı vb. ile kasabaya tanıdıkların evine iniyoruz. Yıkanıp kurulanıyoruz ve Acıpayam’a okula öyle gidebiliyoruz. Aynı şey dönüşte de öyle. Haydi biz bir kere gidince üç dört ay sonra dönüyoruz, ama bize yiyecek yakacak taşıyan aile büyükleri, her hafta bu sıkıntıyı yaşamak zorundaydı. Ama ben ve benim akranım olan sekiz arkadaş biraz daha rahat okuma fırsatı bulduk diyebilirim. Şöyle ki Allah’ın bir lütfu olarak, zamanın Acıpayam Ortaokul Müdürü Remzi Şenel (Allah gani gani rahmet eylesin), okuluna uzak köylerden öğrenci gelmediğini görünce konuyu ele almış, incelemiş… Ne yapması gerektiğini düşünmüş ve karar vermiş. Bizim gibi ulaşımı ve geçimi zor köylülerin çocuklarının kalabileceği bir pansiyon yaptırmaya karar vermiş. Bu sebeple hem tanıtım, hem de yardım toplamak amacıyla daha yollar kapanmadan güz başlarında bu köyleri dolaşmaya başlamış. Bizim köye de uğramış. Konuyu anlatmış. Köylülerden talep ettiği yardımı komşu kasabaya kadar indirmelerini, teslim adresi vererek, rica etmiş. Bu olay o günlerde köyümüzde büyük bir yankı uyandırdı. Bizim evde annem hep babama bizim (çocukların) geleceğimizin nasıl olacağını sorar dururdu. Babam ise hep susar, düşünürdü. Çünkü evimiz, hiçbir şeyimiz kalmamacasına yandığı için, yapılacak pek çok işleri vardı. Onları bile tamamlayamamış bir ailenin dışarıda çocuk okutması, bu şartlarda, imkânsız görünüyordu. Babamın suskunluğunun bu yüzden olduğunu sanıyorum. Bu çıkmazdan bizi ve ailemizi kurtaran Remzi Şenel’in girişimleri oldu. Bu olayın üzerinden bir yıl geçtikten sonra ben ilkokulu bitirdim. Ağustos sonlarında Acıpayam’a, rahmetli Kadir dayımdan aldığımız emanet pantolonla, ortaokula kayıt olmaya gittik. Gittik diyorum, çünkü benim gibi yeni mezun olmuş sekiz arkadaş…

 

 

Okullar açılınca, bir iki ay kadar pansiyonun bitmesi için bir evde yedi arkadaş iki ninenin nezaretinde kaldık. Pansiyon bitince de oraya yerleştirildik. Pansiyona girerken tarhana, bulgur, nohut, mercimek, fasulye vb. yiyecek maddelerini kendimiz götürdük. Hizmetlilerden birisinin pişirdiği yemekleri yedik ve öğretmenlerimiz nezaretinde mütalaaları yaptık. 1960 hengâmesinin içinde ortaokulu bitirdim.

 

Kitaba ilgi meselesine gelince bu oldukça karmaşık bir olay. İlk zorluk, bizim köyün ağzı kültür dilinden çok farklı oluşu. Bu yüzden okuduğum kitapları anlamakta zorluk çekiyordum. Anlayabilmek için de sık sık sözlük kullanıyordum. Zihnî faaliyetlerim hep kendi köyümüzün ağzına göre oluştuğu için kültür diliyle yazılmış yazıları eserleri çok zor anlıyordum. Ders kitabındaki bilgileri ezberlemeye çalışıyorum, ama ezberim de iyi olmadığı için beceremiyordum. Bunun üzerine bir fihrist hazırladım. Bu, ilk sözlük çalışmam olabilir. Bir tarafa kültür dili kelimelerini, karşısına da “köyümüzün ağzı ile” karşılığını yazıyordum. Bu tür bir çözümün yararını gördüm. Kültür dili kelime haznem oldukça gelişti. Ama asıl sıkıntı lisede başladı. Çünkü ortaokul ikinci ve üçüncü sınıfta öğretmen yokluğundan dolayı Türkçe derslerimiz boş geçmişti. Sene sonunda 15 gün kurs veriliyor ve yapılan sınavla sınıfımızı geçiyorduk. Lise birinci sınıfa başladığımda edebiyat, kompozisyon, tarih, coğrafya gibi anlatıma dayalı derslerim çok zayıftı. Kendimizi tanıtmamızı isteyen bir kompozisyon yazılısında düşündüklerimi ve yapmak istediklerimi içten gelerek kaleme almıştım. İki sayfalık bir kompozisyon yazdım. Çoban olmayı düşündüğümü anlatmıştım. O güne kadar yazdığım en uzun yazı idi. Notlar okundu. İyi bir not almıştım.

 

Ders çıkışında öğretmen kompozisyonda yazdıklarımın düşündüklerimle aynı olup olmadığını sordu. Ben “Evet!” dedim. Sebebini de yazdığım gibi tekrar anlattım. Başarısızlığımın niçinine gelince “Biz ortaokulda iken Türkçe dersi öğretmenimiz yoktu, derslerimiz boş geçti. Yıl sonunda 15 günlük kurslarla geçtik ve ortaokulu bitirdik.” dedim. Ve bana eğer “Başarmam için yol göstericilik” yaparsa, çoban olma fikrinden vaz geçip geçmeyeceğimi sordu. Ben hemen “Neden olmasın, ben bu yola okumak için çıktım, babam-annem bunun için gönderdiler. Ama ben çıkış yolu bulamıyorum…” dedim. Ertesi ders bana ince, elli altmış sayfalık bir kitap getirdi. “Bu kitabı oku, sonundaki sorunun cevabını bir kâğıda yaz, bir hafta sonra getir.” dedi. Kitabı okudum. Sorunun cevabını bir türlü kitapta bulamadım. Bir daha okudum, cümle cümle baktım. Ama sorulan soruya cevap olabilecek bir cümle yoktu. Ertesi ders “Hocam ben bu kitabı okudum ama o sorunun cevabını bulamadım.” dedim. Bana bir hafta daha mühlet verdi. Okuya okuya nerede ise kitabı ezberledim… Bir türlü soruya cevap olabilecek bir veya birkaç cümle bulamamıştım. İkinci hafta dersten önce kapı önünde bekledim… Sonuç yine olumsuzdu. Kitabı açtı bana bir sayfayı göstererek “Dersten çıkınca şurada yazılı olanları bana kedi cümlelerinle anlatacaksın.” dedi.

 

Ders sırasında o bölüme göz gezdirdim, zaten nerede ise ezberimdeydi. Defterin bir yaprağına üç basit cümle ile oradaki olay veya düşünceyi -şimdi hatırlayamıyorum- yazdım. Ders çıkışında kendisine okudum. “Hah tamam işte… Şimdi oldu… Bak olacak değil mi?” dedi. O anda benim önümde açılan anlatımla ilgili ufuk şu oldu: “Başkalarının anlattıklarından kendimin anlatabileceği bir şey bulmak… Okumanın da, anlatmanın da birinci basamağı ve en esaslı kuralı bu olmalı…” Daha sonraları bazen haftada bir, bazen de iki kitap verdi. Anlatım gittikçe büyüdü. Bir iki cümle ile başlayan anlatımlar (cevaplar), gittikçe paragrafa, sayfalara yayıldı. Ve işin en güzeli de edebî zevki tatmaya başlamam…

 

Hatta yaz tatilinde bile haftada bir Denizli’ye gelip “Öğretmenler Lokali”nde kendisini bulup değişik biçim ve yapıda ödevler aldım. Koyunları, bir arkadaşa iki günlüğüne emanet bırakıp ödev almaya gelirdim. Bu gelip gitmeler de oldukça zordu. Önce köye ineceğim, köyden Kızılhisar’a kadar 4 saat yaya yürüyeceğim ve sonra bir kamyon, cip veya otobüs ne denk gelirse Denizli’ye gelip ödevimi öğretmene göstereceğim, emanet kitabı teslim edip yenisini alacağım. Ve tekrar Denizli’nin Acıpayam yolu çıkışına gelip herhangi bir araca binip tekrar Kızılhisar’a oradan 4 saat yaya yürüyüp köye varacağım. İş bitmiyor, çoban kıyafetlerine bürünüp dağın yolunu tutacağım. Koyunlar gündüz yattıkları için kitapları gündüz gözüyle rahat okuyabiliyordum. Ama bazen keçi çobanlığı da oluyordu. O zaman gündüz kitap okuyamıyordum. Bu sefer geceleyin çadırın önüne bir meydan ateşi yakıp alevlerin müsaade ettiği nispette kitap okuyordum. O yıl sınıfı geçemedim. Ertesi yıl ancak geçerli notlar alabildim. İkinci yıl hemen hemen hiç sayısal çalışmadım. Çünkü önceki yıl gördüğümüz derslerin aynısını tekrar ediyorduk. Benim için ilginç olan bir iki nokta olursa onlarla ilgili notlar alıyordum. Ama asıl gayretim edebiyat ve edebiyat tarihiydi. Anlatımda kazandığım becerinin verdiği güvenle hemen her şeyi okuyor, hemen her okuduğum eserin kısa bir özetini çıkarıyordum. Önceleri basit çekimli fiillerle kurulu kısa cümleler hâlinde özetlerken sonradan cümlelerimde fiilimsiler yer aldı, cümlelerim uzadı ve daha güzel anlatımlara büründü. Bir gün yazdığımı, iki üç gün sonra gözden geçiriyor. Beğenmediğim yerleri değiştiriyor, yine de beğenmezsem o kâğıtları yırtıyor ve yeniden yazıyordum. Ta ki beğenene kadar. Böylece edebiyat ve edebiyat tarihi dersleri de zevkle izlediğim dersler arasına katıldı.

 

Koca Mektep adını verdiğimiz Denizli Lisesi’nin nerede ise bir halk kütüphanesi kadar büyük kitaplığına girer, yarım günümü orada geçirirdim. O zamanlar sabahçı/öğlenci adı verilen çift öğretim yapılıyordu. Sabahçı olursam öğleden sonra, öğlenci olursam sabahtan kütüphanede olurdum. Hafta sonları ise halk kütüphanesinin müdavimlerindendim. Okul kütüphanesindeki memur, benim kütüphaneden çıkıp yemek yemeden derse girdiğimi görmüş, okul idaresine adımı vermiş. Koruma derneğinden yapılan bir yardımla pansiyondan öğle yemeği yememi sağlamış. Bunu sonradan öğrendim. Müdür yardımcısı bir gün odasına çağırdı. Öğleyin yemek yemememin sebebini sordu. Ben de evimin uzak olduğunu. Derse girmeden önce kantinden çeyrek ekmek içinde bir parça helva alıp onu yiyerek derse girdiğimi söyledim. Eve yemeğe gidecek olursam okuduğum kitabı bitirmemin mümkün olmadığını, zaman kazanmak için böyle yaptığımı söyledim. “Sen bundan sonra her gün öğle yemeğini pansiyonda yiyeceksin.” dedi. Teşekkür ettim.

 

Koca Mektebin kütüphanesini harman savurur gibi savurdum öğrencilik yıllarımda. Reşat Nuri, Kerime Nadir, Esat Mahmut Karakurt, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi gibi duygusal ve tarihî roman yazarlarının yanında Fransız ve Rus Klasiklerine kadar elimden geçmedik kitap kalmadı. Yalnız İngiliz romanlarına pek ısınamadım. Çocukluğumda kafamda yer etmiş İngiliz olumsuzluğunun etkili olduğunu sanıyorum. Çünkü bizim köyde en büyük yemin “İngiliz cavırı olayım…” diye başlardı. Demek ki İngiliz olmak pek kötü şey… Aynı şekilde Yunan klasiklerine de hiç ilgi duymadım. Başka sebep bulamıyorum. Oysa İngiliz edebiyatı ve Yunan klasikleri hiç de yabana atılır değildi…

 

O yıllarda İnce Memed, Yılanların Öcü gibi takibata uğramış kitaplar kütüphanelerde pek bulunmuyordu. Ama arkadaşlardan edinmiş olanlar vardı. Gizli saklı okumuştum da…

 

Doğuya ait “Bin Bir Gece Masalları” da beni büyülemişti. Ayrıca Eflatun Cem Güney’in Türk Masalları çok şahaneydi. Anlatımı beni mest ediyordu. Hatta onun anlatımını taklit ederek bildiğim bir Keloğlan masalını yazmaya çalışmıştım. Başarılı olamadım tabi.

 

Bu arada pazarlarda sergilerde satılan Hazreti Ali Cenkleri’ne ait dizileri bitirdiğimi sanıyorum. Pazarcı ile anlaştım. Kitabı hiç yıpratmadan, okunduğu anlaşılmayacak şekilde okuyup getirirsem, diğer kitabı yarı fiyatına vereceğini söyledi. Bu da işime geldi. Bazı pazar günleri komşu bahçelerde sebze toplamaya giderdim. Bahçe sahipleri genellikle askerî birliğe toptan sebze veriyorlardı. Öyle zamanlarda ucuz işçi olarak bize başvuruyordu. Üç dört arkadaş birlik olmuştuk. Hemen pırasa sökme, lahana, karnabahar kesme, ıspanak yolma, turp, havuç kazma gibi işlere gidiyor ve haftalık harçlığımızı çıkarıyorduk. Buralardan aldığım paraların çoğunu bu tür kitaplara harcıyordum. Bu sırada Divan Edebiyatına ait metinlerin de zevkine varır oldum. Daha çok çağrışımlar ve kullandıkları mazmunları çözümledikçe sevmeye başladım. Mesela Fuzulî’nin Leyla ile Mecnun’u, Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ını okumuştum. Bir de şunu çok iyi hatırlıyorum, Mehmet Âkif’in Safahat’ını baştan sona didik didik edip okumuştum. Bunları anlayabilmek için o zaman çok büyük bir parayla (30 Lira) Mustafa Nihat Özön’ün Osmanlıca Türkçe Sözlük’ünü edinmiştim.

 

Sonradan Ahmet Kabaklı’nın Türk Edebiyatı adlı eserlerini çıkar çıkmaz edindim. İlk cildini alabilmek için üç gün okula gitmemiş, pazar da dâhil dört gün komşu bahçıvanın bahçesinde çalışmıştım. Peyami Safa, Nihal Atsız, Arif Nihat Asya, Ahmed Arvasi ve Nurettin Topçu’yu da daha sonraları yüksekokul yıllarında okuma fırsatı buldum.

 

 

Edebiyat dünyasına girdikten sonra sizin de yazı faaliyetleriniz başlamıştır mutlaka. Mahalli veya ulusal basında (gazetelerde veya dergilerde) ilk yayımlanan edebî metniniz hangisiydi. Şiir miydi, nesir mi? Hangi tarihte ve nerede yayımlandı? O çalışmanızın ismini öğrenebilir miyiz?

 

Edebiyat dünyasına giriş (sayarsak) oldukça geç oldu veya hemen hemen hiç olmadı da diyebiliriz. İlk yazım, İhsan Hınçer’in yönetiminde Halk Bilgisi Derneği’nin Türk Folklor Araştırmaları dergisinin 302. sayısında (Eylül 1974, Cilt: 15) yayınlanan “Acıpayam Çevresinde Senek”tir.

 

Yazı hayatım hakkında şöyle demek daha iyi olacaktır: Geldiğim yer ve ortam dolayısıyla Türkçeyi öğrenmekten yazmaya fırsat bulamadım.Bedri Rahmi Eyuboğlu Denizli Destanı’nda şöyle der:

 

“Zeybeğini oynamış, Zeyneb’ini söylemiş

Horonunu tepmişiz Anadolu’nun

Halayını çekmişiz ama

Çilesini çekmeye yanaşmamışız.”

 

 

Ben, bu durumun tersi olarak Türkçenin çilesini çekerken roman, hikâye, şiir vb. edebî türlerde oynama/kalem oynatma fırsatını bulamadım. Ancak, bazen sıkıldığımda içime dert olan bir konuyu kaleme almışım. Bunları sonradan topladım, seçtim, düzenledim ve Yanık Çaydanlık oluştu. Orada da kendimi anlatmışımdır. Anıları hikâye kalıbına dökmüşüm. Yani demem o ki bir edebiyatçıdan ziyade Türkçeci olmuş kalmışım. Halen de öyleyim.

 

Söke’de yayınlanan yerel gazetelerden Söke Ekspres’te 1973’te kuruculuğunda bulunduğum Ülkü-Bir Şubesinin tanıtımı amacıyla ve yapılan yazılı saldırılara karşı kimi zaman kendi adımla, kimi zaman da (NÜKTECİ) takma adını kullanarak cevap yazıları yazdım. Daha sonra da 1993’ten beri Yeni Söke gazetesinde fırsat buldukça edebiyat ve dil üzerine yazılar yazmaktayım. Köşemin adı “BAKACAK”tır. İlk yazdığım kitap Türkçe Edebiyat Öğretim Rehberi’dir. İlçe Millî Eğitim Şube Müdürlüğü yaptığım sırada ilçe çapında yapılan genel denetimde Türkçe ve Edebiyat denetimi yapan müfettişten ilçenin genel durumunu sormuştum. “Pek çok öğretmenin Türkçe ve Edebiyat programlarından haberleri yok.” demesi üzerine konuyu sahiplenmiş ve orta birden lise sona kadar, genel ve meslek liselerinin programlarını temin etmiş, İzmir’de bir matbaa ile anlaşarak kitaplaştırmış ve hem kendi ilçemizde hem de il çapında dağıtımını sağlamıştım. Tabii, bu kitapta benim çok az yazım vardı. O da açıklama mahiyetinde. Bundan sonrası ise İstiklal Marşı’nın kabul tarihinin ders kitaplarında yanlış verilmiş olması üzerine yaptığım inceleme ve araştırmaları kitaplaştırdım. Türk’ün Bayrak Mücadelesi Açısından İstiklal Marşı adıyla yine İzmir’de bir kitapçı ile anlaşarak telif ücreti almadan yayınlattım. Ve Batı Anadolu’daki bütün okullara dağıtılmasını sağladım. Daha sonra ilkokullarda “çevre inceleme/çevremizi tanıyalım” ünitelerindeki eksiklik üzerine SÖKE kitabını yazdım (1989). Bu kitabı İzmir AYMA (TARİŞ) matbaasında özel olarak bastırıp sattım. Bu arada İstiklal Marşı üzerine çalışmayı genişlettim, Diyanet Vakfı Yayınları arasından İstiklal Marşı’nın Tahlili adıyla yayınlandı. Emekli olmadan önce başladığım “Kutadgu Bilig” çalışmasını da Diyanet Vakfı Yayınevine verdim. Dikkat ederseniz bu tür çalışmalarımın temelinde beni rahatsız eden bir husus vardır. Kutadgu Bilig’de de öyle oldu. Benim bildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla Kutadgu Bilig, Müslüman Türkler arasında yayılmaya başlayan tasavvuf akımının Hint/Budist mistisizmine ve Çin felsefesine kaymaması için kaleme alınmıştır. Bir akademisyenin Kutadgu Bilig’de Budizm etkilerinin yoğunlukta olduğunu savunan bir yazısını okuyunca öyle olmadığını göstermek için Kutadgu Bilig’i roman havasında gençlerin anlayabileceği bir dille günümüz Türkçesine aktarmaya karar verdim. Bölümde bahsi geçen konuya uygun ayet ve hadisleri aralara serpiştirerek bir düzenleme yaptım. Budizm etkisini “Odgurmuş”un sözlerine göre tespite çalışıyorlardı. Oysa “Odgurmuş”, Kutadgu Bilig’de menfi fikir savunucusu konumundadır. Tabii ki fikirlerinin hepsi değil, büyük bölümü İslami naslardır. Ama bunları basamak yaparak Budizm tandanslı söylemler ortaya atılmaktadır. Kitabın yazarı hem beye, hem de vezirine aksini söyletir. Hatta vezir münzeviliğe soyunmaya kalkışır. Ama Odgurmuş tarafından vazgeçirilir. Bütün bunları harmanlayan fikirler beni rahatsız ettiği için Yusuf Hâs Hâcib’in planından pek sapmadan roman hâlinde gençlerin okuyabileceği hâle getirdim. Şu anda 23. baskısı yapıldı. Bu arada Atatürk’ün Söke’ye ilk geldiği tarihin yanlış bilindiğini ve kutlamaların doğru zamanda yapılmadığına dair belgeler yayınladım. Benim uyarı yazılarımdan sonra bazı kişilerin girişimleri üzerine tarih yine yanlış bir tarihle değiştirildi. 1926’dan önceki saat/takvim meselesini bilmeyen veya dikkate almayan bir zihniyetle bu yanlışlığa meydan verildi.

 

 

Anadolu’da üretip çalışmalarını duyurabilen edebiyatçılarımızın sayısı çok fazla değil. Siz başta sözlük olmak üzere diğer eserlerinizle Türkiye genelinde tanınan ve sevilen bir araştırmacı yazarımızsınız. Bu konuda Anadolu yazarlarının yaşadığı zorluklardan söz edilebilir mi, siz bunu yaşadınız mı?

 

Evet, ne yazık ki öyle. Bilindiği gibi İstanbul bizim kültür başkentimizdir. Aynı zamanda Türkiye’nin kalbinin attığı birkaç büyük şehirden birisidir. Bu yüzden ortaya çıkan edebî ve araştırma eserlerinin çoğunun sahipleri büyük şehirlerde oturur. Bunun bir takım kolaylıkları vardır. Fakat ben eğer böyle bir büyük şehirde olsaydım belki de bu sözünü ettiğiniz eserlerin çoğunu beceremezdim, başaramazdım. Çünkü büyük şehirlerin avantajı kadar olumsuz yanları da var. Benim için büyük şehirlilerin yükü bizden fazla. Yayım konusunda ben öyle büyük sıkıntı yaşamadım. Sözlük için İzmir, Ankara ve nihayet İstanbul’da oldukça çok yayıncıya uğradım. Çoğu samimiyetle çalışmayı takdirle karşıladılar ama maddî olarak altından kalkamayacaklarını beyan ettiler. Bu arada Ötüken Neşriyat’ın o zamanki müdürü Erol Kılınç, benim bu çalışmamdan haberdar olmuş, telefon ederek görüşmek istedi. Gittim, meğerse geçmişte bir sözlük deneyimleri varmış. yangın yüzünden akim kalmış. Bu yüzden olayı benimsediler. Hatta eldeki metinler üzerinde konuşarak bir takım tavsiyelerde de bulundular. Şöyle ki, ben Osmanlı Türkçesi kelimelerin parantez içinde transkiribini (çeviri yazı) vermiştim. Arap asıllı Türk harfleri ile de aslını yazmamın daha iyi ve yararlı olacağını söyledi. Dönüp geldikten sonra bir yıla yakın bu işin üzerinde çalıştım. Nihayet bitirince götürüp CD’yi takdim ettim. Yani demem o ki, ben yayıncı bulmak konusunda hiçbir zaman sıkıntı yaşamadım. Bu da Allah’ın bir lütfu ve takdiri olmalı diye düşünüyorum.

 

 

Türkiye’de Türkçe sözlükleri nasıl buluyorsunuz. Biz 1980’de Edebiyat Fakültesi’nde okurken hocalarımızın neredeyse tamamı Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Türkçe Sözlük’ünü tavsiye ediyorlardı. Sonra sözlük yazımlarında ciddi bir artış görmeye başladık. Demek ki bu bir ihtiyaçtan doğuyordu. Buradan yola çıkarak şunu sormak istiyorum. Sizde sözlük yazma isteği ne zaman ve nasıl doğdu? Bir yerde okumuştum. Aradığınız bir kelimeyi hiçbir sözlükte bulamayınca karar verip sözlüğü hazırlamaya başlamışsınız, bunun ilginç hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

 

Ben sözlüklerin kullanışlı olmasını, yani aranan kelimenin kolayca bulunmasını hedef aldım. Ülkemizde yayınlanan her sözlüğün yazarının /hazırlayıcısının çoğunlukla kendine has bir tutumunun olduğunu görürüz. Ama ortak bir yön var ki “sözlük birimi” diye adlandırılan madde başı ve madde içlerinin sıralanışı belki “sözlük bilimi” esasları çerçevesinde gerektirdiği gibidir. Fakat bir sözlüğü ele alan bırakın ortaokulu, lise öğrencisi bile kelime bulmakta zorlanıyor. Bunu açıklamak oldukça uzun yer ve zaman meselesi… Ben madde başı olarak tek kelime aldım. O kelimeyle başlayan ikileme, terim, deyim ve tamlamaları da kendi aralarında alfabe sırasına göre iç maddelere yerleştirdim. Üç kelimeden ibaret bir kelime grubunu arayan kimse önce ilk kelimeye göre madde başını bulacak ve ondan sonra da iç maddeler arasında sırayı gözeterek aradığı kelime grubunu rahatlıkla bulabilecektir. Bu yüzden başka sözlüklerde madde başı olan “ayrı yazılan” birleşik kelimeler benim sözlükte iç maddedir. Öğrencilerle ders yaptığımız zamanlarda diğer türlü düzenlenmiş sözlüklerle sorunlar yaşamıştık. Öğrencinin bir kelimeyi bulabilmesi için öncelikle üniversitenin sözlük bilimi bölümünde okuyan bir öğrenci düzeyinde olması gerekiyor. Zaten okumaya meyli olmayan bir kimseye sözlüğe bakma gibi bir külfeti yükleyince okumaktan tamamen soğutuyoruz. Bu yüzden öğrenci veya yetişkin sözlükten kolay yararlanabilmelidir.

 

Ben lisede iken Mustafa Nihat Özön’ün Osmanlıca Sözlük’ünü edinmiştim. Eğitim Enstitüsü’nde kendi kendime Osmanlı Türkçesini öğrenmeye kalkışınca Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat’ını edindim. Bir ay gibi kısa bir sürede Millî Tetebbular Dergisi’ni okumaya başladım. Elbette öğretmenlerimizden de yardım aldım. Özellikle okutucu harfleri… O sırada Bursa Eğitim Enstitüsü Kitaplığında Hüseyin Kâzım Kadri’nin Büyük Türk Lugatı da vardı. Onun ilk iki cildi Osmanlı Türkçesi iledir. Dil söz konusu olunca iki husus önem arz eder: Dil bilgisi ve sözlük. Her zaman rahmetle yâd ettiğimiz Şemseddin Sâmi “Lugatı ve kavaidi mazbut olmayan lisanın hiçbir vakit elsine-i edebiyeden addolunmak iddiasına salahiyeti olamaz.” diyerek bu konunun önemini vurgular. Bu yüzden yabancı dil öğrenimimiz sıralarında hep sözlük ve gramer kitaplarını başvuru kitabı olarak yanımızda bulundurmuşuzdur. Bu alışkanlığı ne yazık ki Türkçe bir gazete, dergi, roman veya başka bir kitap okurken terk ettik.

 

Sözlük ihtiyacını en çok ne zaman hissettiğimi şöyle açıklayayım: Lise ders kitaplarında “Dede Korkut”tan bir metin vardır. Baş tarafta biraz açıklama ve ardından bir paragraflık özet yer alır. Daha sonra da bir veya iki sayfa asıl metin verilir. Ardından tekrar özetle konu bitirilir. Bu arada bilinmeyen kelimeler vardır. Çok güzel düzenlenmiştir. Eğitim/öğretim açısından mükemmeldir. Ancak ben bu parçanın bütününü okumak istedim ve gidip okul kitaplığından buldum diyelim ve öyle oldu, okumaya yeltendim. Daha ilk cümlede beş altı tane bilmediğim kelime ile karşılaşıyorum. Kitaplıktaki sözlükleri devirmeye başlıyorum. Bu kelimelerin hiçbiri yok. Çünkü onlar günümüz Türkçesinin sözlükleri. Peki bizim dilimizin başlangıçtan bu yana bütün kelimelerini içeren bir sözlüğümüz niye yok? Olması gerekmez mi?

 

Dahası… Devlet memuru olarak taşrada bir kasaba veya ilçeye giden bir şehir çocuğunu ele alalım. Halkın işini görmesi için gönderildi oraya. Vatandaşın biri geldi iş için. Derdini anlatıyor. Ama o, kullandığı kelimenin kültür dilindeki karşılığını bilmiyor ve yerel bir kelime kullandı, memur onun dediği kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyor. Sonuç belli, anlaşamamak. Bunun aksi, memur vatandaşa bir şeyler izah ediyor ama vatandaş onun kullandığı kelimeyi bilmiyor… Yine aynı sonuç. Şu hâlde bizim ağızlarımızdaki kelimeleri de toplayan bir sözlüğümüz olmalı değil mi? Evet var, Tarama ve Derleme sözlüklerimiz var. Ama bunlar akademisyenlerin anlayabileceği ve kullanabileceği tarzda. Bunları ortaöğretim öğretmenlerinin kullanması bile zordur. Bu yüzden hem güncel, hem tarihî, hem de yerel kelimelerimizi iki kap arasına alan bir sözlüğe ihtiyaç var. Bu sözlük halkın ve alt seviyelerdeki öğrencilerin rahatlıkla yararlanabileceği tarzda olmak zorundadır. Çok kere tarihî sözlük ayrı, ağız sözlükleri ayrı, güncel sözlük ayrı olmalıdır diye eleştiriler aldım. Evet, onların bulunduğu seviyeden öyle olmalı, ama vatandaş seviyesinden bakınca akademik bir sözlük değil halkın ve öğrencilerin kolaylıkla yararlanabileceği bir sözlük ihtiyacı benim öğretmenliğim süresince ilk sıraları işgal etmiştir. İşte ben Ötüken Türkçe Sözlük’ü bu tarzda ve bir teknisyen edasıyla hazırladım.

 

Ben öğretmenlik yaptığım sıralarda bir sözlük yazma düşüncesini hiç taşımadım. Bana öğretmenliğimde gereken ve ayrıca okuduğum kitap ve yazıları anlayabilmek için ihtiyaç duyduğum ya da ilk karşılaştığım kelime ve deyimleri unutmamak için not ettim. Önce fihristlere, sonra da fişlere işlemeye başladım. Bunun başlangıcı da öğretmenliğimin hemen hemen ilk aylarına denk gelir. Her ne kadar divan edebiyatını sözlükler yardımı ile çözebilecek durumda kendimi yetişmiş saysam da iş bürokrasiye gelince ben yaya kaldım. “Mal müdürü, vezne, avans, kesenek, ita amiri, verile emri, mutemet, bono, bordro, tahrirat, tahsis, mahsup, demirbaş, yoğaltım, cari harcama, nakit, çek, tenkis, tahsisat, ihsar, tasarruf, tahsil…” gibi bir yığın terimle karşılaştım. Bunların anlamlarını ve bazılarının nasıl uygulanacağını deftere yazmaya başladım, çünkü ben çabuk unutan biriyim. Bunlar zamanla çoğaldı, fihristler doldu. Az önce söylediğim gibi sonraları fişlere yazmaya başladım. Söke gibi kalabalık bir okula gelince öğretmenler sınıfta bir problemle karşılaştılar ve konuyu çözemedilerse benden yardım istiyorlardı. Ben de biliyorsam o an izah eder, bilmiyorsam araştırmaya yönelirdim. Konuyu açıklığa kavuşturunca da öğretmene söylerdim. O da sınıfa gider işin doğrusunu öğrencilere anlatırlardı. Bu konuda bütün öğretmen arkadaşlar (Türkçe-edebiyat) açık yüreklikle öğrencilere “Bunu şu anda ben de bilmiyorum veya işin içinden çıkamadım; öğrenir gelir size daha sonra anlatırım.” demeyi alışkanlık hâline getirmiştik. İşte bu tür çalışmalar benim fişlerimin sayısını artırıyor beni de araştırmaya yönlendiriyordu. Emekli olduktan sonra bu fişleri bir kuruma vermeyi düşündüm. Aradığım birkaç yer yakınlık göstermedi. Bu arada bir arkadaştan bilgisayar hakkında edindiğim fikir üzerine bunları bilgisayara aktarmaya karar verdim. Ancak, fişler saman kâğıda yazıldığı için bozulmaya çürümeye yüz tutmuş, fena hâlde kokuyordu. Güneşte kurutmayı denedim. Yazılar uçtu. Bu şekilde samanlıkta çalışır gibi bir dört yıl bunları bilgisayara aktarmakla geçti. Son zamanlarda edindiğimiz bir süpürgenin bu kokuları yok eder nitelikte olması işimi rahatlattı.

 

Basın mensuplarının ve reklamcıların ilgisini çeken bir olayı da burada anlatmakta yarar var: “Mümzi ve Temhir” meselesi. Benim ne kadar cahil olduğumu da ortaya koyan bir mevzu.

 

Ben, maliye ve diğer bürokrasiye ait kelime ve terimleri aklımda tutamıyordum. Defalarca birine sormak zorunda kalıyor ve sık sık bu okullara gidiyordum. İlçe okullarındaki memurelerle ilgili olarak yanlış anlaşılmalara yol açmaya da başlamıştı, bu ziyaretler. Ben sağlıklı bir okul işleyişi temine çalışırken herkes başka anlamlar çıkarıyordu. Bu sebepten bu tür ziyaretleri de asgariye indirdim. Bu sırada bir gün derse girerken postacı kapıdan giriverdi. “Hoca mektubun var.” diye seslendi. Aldım, zarfı açtım. Bir resmî yazı. Bakanlıktan, Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’nden geliyor. Oracıkta okudum, ama bir şey anlayamadım. Sınıfa girdim. Dersin ana hatlarını kısaca izah ettim, tahtaya birkaç örnek yazdım. Kitaplarındaki bir parçada benzerlerini bulmalarını ve sessiz olmalarını ikaz ettim, “Şu yazıya cevap yazmam gerekiyor.” diye sınıftan çıktım.

 

Yazının sonu “mümzi ve temhir kılınarak iadesi” diye bitiyordu. Öğretmen odasına gittim, dolabının gözünde duran sözlüğe baktım. Her iki kelime de yok. (Osmanlıca lügatları getirmemiştim.) Acaba nasıl şey diye İlkokul Müdürüne çıktım. Onlar da bilmiyorlar.

 

Yazıya şöyle bir cevap yazdım:

 

“Okulumuzda mümzi ve temhir bulunmamaktadır. Eğer Devlet Malzeme Ofisi’nde ya da piyasada satılıyorsa ödeneği gönderildiği takdirde temin edilip sunulacaktır.”

 

Okulumuzdan üst makamlara giden yazıları kaymakam imzalıyordu. Götürdüm. İmza için sundum. Benim bu konularda ne kadar cahil ve saf olduğumu, ama ataklığımın farkında olan kaymakam biraz tebessümden sonra bakanlığa gönderdiğim bir yazının altını imzalayıp mühürlememiş olduğumu söyledi. Aslında okulun mührü yoktu. Listenin altında kalan dar yere “Okulun mührü yok.” yazmıştım. Aslında “yoktur.” yazacaktım. Satıra sığmadığı için “yok” yazıp nokta koymuştum. İmzaya gelince, ben imza yerine el yazısı ile adımı soyadımı yazıyordum. Yani imzam öyle idi. Onu imza yerine saymayan ve “mühür yok.” yazısını görmeyen bakanlık yetkilisi yazıyı geri göndermiş. Olayı kaymakama izah ettim. “Size bir mühür isteyelim.” dedi. Mal Müdürünü çağırttı, “Gerekli işlemleri yaparak Darphaneye Halkapınar Ortaokulu için bir mühür sipariş edin.” dedi. Mal Müdürü, benden çektiği kadar hiçbir öğretmenden çekmemiştir. Yazıyı yazdırdı, havaleyi çıkarttı. Ben de kasabaya döndüm. Kelime defterime, “mümzi: imza etmek, temhir: mühürlemek” şeklinde not ettim. İşte o kelime defteri daha sonraki yıllar da alışkanlık edinilerek devam etti gitti. Bu yüzden bazı televizyoncular “İki Kelimeden En Büyük Sözlüğe” diye haber ve program yaptılar.

 

 

İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizin dışındaki diğer illerimizde kaynak bulma konusunda sıkıntı yaşandığı biliniyor. Siz bu abidevî eseri (Ki sanırım bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı, en geniş ve en çok kelime barındıran sözlük) hazırlarken kaynak sıkıntısı çektiniz mi? Büyük şehirlerin kütüphanelerinden de yararlandınız mı? Bu konuda yaşadıklarınızdan bahseder misiniz?

 

Elbette ki büyük şehirlerdeki kütüphanelerden yararlandım. En çok Ankara’da Millî Kütüphane ve TBMM Kütüphanesi. Bunun dışında İzmir Millî Kütüphane,Aydın ve Söke halk kütüphaneleri tarama konusunda bana yeterli oldu. Okul kütüphanelerinde de bakanlığın gönderdiği kitaplar bu tür çalışmalar için yeterliydi. Ben daha çok YÖK tez merkezinden yararlandım. Ücreti karşılığında ve bazen de ücretsiz tezleri fotokopi olarak temin edebiliyordum. Hele meclis kütüphanesinden; tanıdığım milletvekillerine, ya da emekli olmuş milletvekillerine mektuplar yazıyordum, fotokopileri bana ulaştırıyorlardı. Ankara’ya gittiğimde de TBMM Kütüphanesi’ne uğruyor, bana yararı olabilecek eserlerin listesini yapıyor, tabii bir miktar da fotokopi ile dönüyordum. Sözlük yazma aşamasında olsaydı bu tür işler belki mümkün olmayabilirdi. Ben bu söylediklerimi öğretmenlikte iken yapmıştım. Yani öğretmenlik bitince elimde sözlük materyali neredeyse tamam sayılırdı. Bu şu demektir, ben bu yazdığım sözlüğü daha önce yararlanmak bahanesiyle hazırlamış gibi oldum. Emekli olduktan sonra da başkalarının yararlanması için basıma verdim gibi bir hâl… Denebilir ki bir ortaokul veya lisede bu hacimde bir sözlüğe (bu kadar kelimeye) ihtiyaç olur mu? Elbette olmaz. Ben hemen her dönem ve alandaki eserleri okumak istiyordum. Onun için bana ihtiyaçtı. Hatta Kril yazısını da öğrendim, Türk devletlerinde (o zaman Sovyetlere bağlı) çıkan dergi veya gazeteleri de okumak nasip oldu. Bize doğrudan o eserler ulaşmıyordu. Ama Avrupa’da çalışan işçiler aracılığıyla temin ediyordum.

 

Söz edildiği için izah etmekte yarar umuyorum, Türkçenin en büyük sözlüğü deniyor. Eğer Türkçenin kelime dünyasını bir görseler bu sözlüğün cüce kaldığını ifade etmekten çekinmezler. Ben öyle görüyorum. Bizim dilimizin varlığı öyle yüz binlerle değil, milyonlarla ifade edilecek miktarda. İş bunları tarayıp, derleyip bir araya getirebilmekte… Ben bu kadarına yetişebildim, bu kadarını becerebildim… Bu konuya gönül vermiş aydınlarımızı bekliyor Türkçe…

 

Sözlüğü, “Bu eserin otuz beş yıldır kahrını çeken hayat arkadaşıma…” diyerek eşinize ithaf ediyorsunuz. Hakikaten araştırmacıların, yazarların kahrını en çok çeken eşleri. Onların sabrı, tahammülü sayesinde belki de bu eserler vücut buluyor. Eşinizin bu eserin ortaya çıkmasında moral ve manevi katkısı olmuştur mutlaka. Biraz da bununla ilgili hatıranız varsa lütfeder misiniz?

 

Sözlüğün birinci baskısı yapıldığında (2007) evliliğimizin 35. yılı idi. Evlendik evleneli eşim beni şapkamla değil de kitaplarımla birlikte gördü tanıdı. Çoğu zaman kitap okurken bana söylediklerini bile duymadığım oldu. Hele bilgisayar başında çalışmaya başlayınca daha da kapandığımı gördü. Fırsat üretip benim masadan kalkmamı sağlamak için süpürgeyi getirip “Azıcık ara ver de süpüreyim.” deyişinde benim biraz dinlenmem gerektiğinin farkındaydım. Çalışmalarımın münasip yerlerinde ara verip gezilere, kısa dolaşmalara veya uygun yerlerde yemeğe gitme gibi fırsatlarla sıkılmalarının önüne geçmeye çalıştığım olurdu. Hele lisede okuyan küçük oğlum arada sırada “Baba daha H bitmedi mi? Bizi ne zaman balığa götüreceksin?” diye takıldığını da hatırlıyorum. Ama hem çocuklarımın hem de eşimin en az benim kadar bu işte dolaylı ve doğrudan katkıları ve emekleri vardır. Ben bu eseri ortaya koyma gayretindeyken eşimin de sabretme gayretini gösterdiği için kendisine Türkçe adına müteşekkirim. Öyle ki kitaptaki satırların bu yüzünde benim gayretim görülür, ama o satırların arkasında gizlenmiş olan eşimin ve çocuklarımın sabırları durmaktadır. Yakınlarımı ve arkadaşlarımı da ihmal ettiğimin farkındayım. Bu yüzden bu sözlüğün sahibi çoktur. Hele yetişmemde emeği geçen öğretmenlerimin hakkını ödemek mümkün mü bilemem…

 

Özetle diyebilirim ki, sözlüğün basılıp yayınlanması hususunda onlar benden daha çok sabırsızlandılar ve çok sevindiler. Allah utandırmadı, emeğimizi ve sabırlarını karşılıksız bırakmadı, çok şükür…

 

 

Tabii evde çocuklarınız da var. Bir yandan tahsillerini görüyorlar. Onlar çalışmalarınızda size yardımcı olabildi mi?

 

Sözlüğün bilgisayara aktarılması sırasında İngilizce yazıların, makalelerin çevirileri için hem küçük, hem de büyük oğlumdan yardımlar aldım. Önceleri onlar da benim fişlerimin neye yaradığını veya böyle bir sözlük olacağını bilmiyorlardı.

 

 

Kelime dağarcığı ve zenginliğiyle Türkiye’de bir ilk olan Ötüken Türkçe Sözlük,5 ciltten ve 7095 sayfadan oluşuyor. Türkiye ve dünyada Türk diliyle yazılmış Atabetü’l-Hakayık’tan çağdaş edebî metinlere kadar yaklaşık 1700’den fazla eserin incelenmesiyle hazırlandı. Uzun bir çabanın ardından kaleme aldığınız ve önemli bir kaynak olan büyük sözlük yayımlanınca neler hissettiniz, ilk başta nasıl bir yankı uyandırdı, bilim, kültür, sanat dünyasında Türkçe ile ilgilenen akademik çevrelerde nasıl bir alaka gördü? Bu konuda yaşadığınız ilginç hadiseler var mı?

 

İlk baskı için çeşitli türlerde 1700’den fazla eser taradım. Bu tarama baştan sona ele alma olduğu gibi kimilerinde birkaç sayfadan ibarettir. Sözü edilen Atabetü’l- Hakayık’tan sözü reklamcılara ait (ve yanlış bir tanıtımdır). Ben sözlüğün giriş bölümünde ilk yazılı belgelerimiz olan “Göktürk Kitabeleri” ifadesini kullandım.

 

Şu anda artık işler kolaylaştı. Bilgisayarımda ve yedekte belki bin beş yüz civarında izin verilmiş tez var. Ayrıca yine binlerce hakemli dergilerden indirilmiş makale ve inceleme yazıları var. Bunların hemen hepsi kelime çözümlerine veya kökenlerine ilişkin…

 

Bugün için baskısı bulunmayan pek çok kitap veya yazmaları da gerek yurt içi gerekse yurt dışı kütüphanelerden indirme imkânı var. Türkiye kitaplıklarında bulunmayan veya az bulunan eserlerin ta Toronto Üniversitesi’nin kitaplığında bulunması benim tuhafıma gidiyor. Ama ne yapayım ki orada bulabiliyorum ve izin verdikleri nispette indiriyorum. Kimilerine de para ödüyorum. Mesela Clauson’un sözlüğünü 2000’in başlarında 20 dolara indirmiştim. İndirme işlemi o günkü internet bağlantısı ile 16 saat sürmüştü.Rusların yazdığı, Almanların yazdığı sözlükler bizim eski sözlüklerimiz hep muhtelif internet sitelerinde yer alıyor. Yararlanmak artık kolaylaştı. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı tarafından hem basılı hem de elektronik ortamda yayımlanan Mütercim Âsım, Van Kulu ve Remzi lügatlerini Toronto Üniversitesi kitaplığında bulmuş ve indirmiştim. Adamlar bize ait ne varsa alıp götürmüşler, toplamışlar…

 

Ötüken Sözlük, ilk yayımlandığında gelen kargoyu açmak eşime nasip olmuştur. Ben yoktum. Komşularla birlikte oturuyormuş. Kargo gelince, -bir takım- paketi açmış ve sevinçten ağlamış. Hakkıydı, sevinmeliydi. Çünkü benden daha çok o sıkıntı çekmişti. Evet eve gelince ben de sevindim. Bilgisayar hafızasındakileri kitap sayfalarında görmek insanı bambaşka duygulara gark ediyor. Sevincimi şükürle pekiştirdim. Çünkü ben bu işe başlayalı beri her bilgisayar başına geçişimde “Allah’ım, senin rızan aleyhine bir iş çıkacaksa, burada kalsın, değilse bitirmeyi de nasip et.” diye dua ederdim. Şükür ki bitip gün yüzüne çıktığına göre Allah’ın rızası aleyhine bir durum vaki olmamış. Ondan sonraki dualarım da şöyle oldu: “Allah’ım bu vesile ile gurura kapılıp şeytana fırsat vermekten beni koru.” 

 

Yayınevi, daha piyasaya vermeden tanıtım kampanyası başlattı. Reklamcıları devreye soktu. Televizyonculara haber iletti. Dolayısıyla hem reklamcılar, hem de muhtelif televizyon programcıları tarafından aranır, randevu istenir oldum. Mümkün olduğunca isteklerini yerine getirdim. Programlar yapıldı. Ben bu programlara daha çok Sözlük’ün tanıtım amacıyla katılıyordum. Bu arada şunu da belirtmekte yarar umuyorum. Ötüken Neşriyat’ın büyük bir yük altına girdiğini, bu işten zarar edebileceğini düşünüyor ve eğer öyle olursa kendimi mesul hissedeceğimi düşünüyordum. Bu yüzden sevincim biraz buruktu ve düşünceliydim. Ama ilk altı ay geçtikten sonra kendileri ile yaptığım bir görüşmede masraflarını karşıladıklarını ifade ettiler. O zaman rahatladım.

 

Sözlükle ilgili olarak anlatabileceğim çok anı var, fakat bir tanesini anlatmakta yarar görüyorum. Sözlüğün yayınından bir yıl kadar sonra idi. Bir gece saat iki sıraları evimin telefonu çaldı. O sıralar memlekette hasta yakınlarım var. Hemen aklıma onlardan birine bir şeyler oldu gibi olumsuz düşünceler üşüştü. Korka çekine telefonu açtım. Bir beyefendi, kendisini tanıttı ama ben yeterince anlayamadım bile. Neyse, sonradan işin künhüne vakıf olduk ki başka sözlüklerde bulamadıkları kelimeleri Ötüken Türkçe Sözlük’te bulabiliyorlarmış da hocaları teşekkür ve tebrik için arattırmış. Ben olayı unutmuşum. 2018 yılı Bursa Eğitim Fakültesi Mezuniyet törenine davet edildim. Benim Bursa Eğitim’den mezuniyetimin de ellinci yılı idi. Hocalarla sohbet ederken birisi hatırlattı, “Hocam, hani bir gece yarısı sizi Malatya’dan arayan biri vardı ya… İşte o benim.” Profesör Dr. Kâzım Yetiş hoca. Olayı anlattı. Üç dört asistan ve yardımcı doçent, başlarında Prof. Dr. Hasan Kavruk, şimdi hangisi olduğunu pek hatırlamıyorum ya El-Ferec Ba’de’ş-Şidde ya da Acaibü’l-Mahlukat üzerinde çalışıyorlar. Masa üzerinde birkaç tane sözlük var. Ötüken Türkçe Sözlük de beş cilt olduğu için, iç odadaki rafta duruyormuş. Masa üstündeki sözlükte aradıklarını bulamayınca asistanlar sıra ile gidip Ötüken Türkçe Sözlük’e bakıyorlar ve aradıklarını buluyorlar. Bu böyle birkaç kez tekrar edince hoca coşuyor ve “Arayın hocayı tebrik ve teşekkür edin.” diyor. Bunun üzerine okutman Kâzım Yetiş beni arıyor. Tabii görüştüğümüzde o da profesördü.

 

Hâlen daha bu türden arayan, bulamadıkları kelimeler için benden yardım bekleyen kişiler oluyor. Bu arada üniversitelerden sözlük çalışmaları ile ilgili konuşma ve konferans için çağıran hocalar da oluyor. Gazi Eğitim Fakültesi’ndeki bir konuşmamda lisedeki edebiyat hocamı dinleyiciler arasında görünce tıkanmış, söze bir müddet başlayamamıştım. Hatta üç nesil öğretmen ve ardından dördüncü olarak gelecek öğretmen adayları öğrenciler bir aradaydık. (Öğretmenim, ben, bölümün hocası ve onun asistanları, öğrencileri).

 

 

Sözlükte toplam kaç kelime yer alıyor? Sanıyorum arama ve bulmada kolaylık sağlamak adına madde başlarına tek bir kelime aldınız. Bunu niçin tercih ettiniz?

 

Sözlükçülükte, “sözlük birim” diye bir terim var. Bu sözlük birimleri düzenlemek, yukarıda da belirttiğim gibi her sözlük hazırlayanın anlayışına kalmış gibi. Ben de aynı yolu izledim. Bana göre anlamı bilinmeyen, açıklanması gereken ister tek kelime olsun, ister iki, isterse üç, dört… Bu bana göre bir sözlük birimdir; bazıları tek kelime (bitişik yazılan birleşik kelimeler de dâhil), bazıları da birden çok ve yarı yazılan kelimelerdir… Ayrı yazılan ve sözlük birimi olan kelimeleri de madde başı olarak aldığımızda öğrenci iç maddede olması gereken bir kelime grubunu madde başında arıyor ve bulamıyor. Oysa sayısına bakılmaksızın bütün kelimelerin açıklanması gereken “sözlük birimi” olarak ele alınarak tek yazılanları başa, diğerlerini içeri alırsak öğrencinin bulması çok kolay oluyor.

 

Madde başı ve iç madde olmak üzere Ötüken Türkçe Sözlük’ün birinci baskısında 246.000, ikinci baskısında 316.000’in üzerinde kelime yer almıştı.  Şu an ekleme ve düzeltmeler ele alınmış olup 16.000’i mütecaviz kelime hazırda beklemektedir.

 

Sözlükte Anadolu ağızlarında geçen bütün kelimelerin yer aldığını söyleyebilir miyiz?

 

Hayır, bu şimdilik mümkün değil. Ancak TDK’nun Derleme Sözlüğü’nden yararlanarak yaygın kullanımı olan ve yaygın olmamakla birlikte kökeninin Türkçe olduğunu gördüğüm veya tahmin ettiğim veya kültür dilindeki kelimeye temel teşkil eden yerel kelimeler var. Yerel sözcükleri dâhil edebilmek için önce kökenini ve daha sonra da ses değişim ve gelişim olaylarına dikkat ederek gruplamak ve öylece sözlüğe almak gerekecek ki bütün yerel sözcükler sözlüklerde yer alabilsin. Aynı sözün, ses ve telaffuz farklılıkları ile değişik yerlerde söylenenlerini (aynı anlamda olmak kaydıyla) ayrı kelime olarak almak gerekir, çünkü o kelimeyi bilmeyen söylendiği gibi arar sözlükte. Eğer söylendiği gibi bulamazsa yok der… Bu da yoğun ve uzun süre çalışmayı gerektiren bir uğraştır. Üstelik bireysel değil ortak çalışmayı gerektirir. Bu yüzden üniversitelerimizin Sözlük Bilimi bölümlerine büyük iş düşmektedir.

 

 

Anadolu Türkçesinin dışında Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, KKTC, Kırım, Üsküp ve Kerkük kardeş ülkelerimizde ve bölgelerimizdeki kelimelerin bir kısmının yer aldığı söylenebilir mi?

 

Anadolu’yla bağlantıları hasebiyle Kıbrıs, Balkan, Kerkük, Kıbrıs Türklerinin; Azerbaycan ile de hem Oğuzcanın kolları olmak hem de Kuzey Doğu Anadolu bölgemizin komşuluk ilişkileri dolayısıyla ortak kelimelerden bir kısmı Ötüken Türkçe Sözlük’te yer almıştır. Diğer Türklerin ise Orta Türkçe dönemindeki ortak kelimelerimizin söyleyiş ve yazılışı değişmemişse bizim sözlüğümüzde de yer alması mümkündür. Bizim ”güneş” olarak adlandırdığımız kelime Azerbaycan Türkçesinde  de aynı “güneş”tir. Başkurt Türkçesinde “koyaş”, Özbek, Tatar ve Uygur Türkçesinde “kuyaş”tır. Bu kelime bizim Anadolu ağızlarında ise“güneş ışığı, güneşlenilen yer” anlamında “çoğaç/çoğaş/çovaş/çovaç”tır. Yunus Emre’den Güvahî’ye kadar kullanılan bir kelimedir. Diğer Türk topluluklarının dilindeki kelimelerin Ötüken Türkçe Sözlük’te bulunmasının sebebi 10-13/14. yy. Türkçesi için adlandırılan Orta Türkçe döneminde bu kelimelerin bütün Türk toplulukları tarafından kullanılıyor olmasıdır.

 

Burada sık sık dile getirilen bir eleştiriyi de cevaplamak isterim. Deniyor ki bu sözlük “Göktürk Yazıtlarından Günümüze Türkiye Türkçesinin Söz Varlığı” üst başlığını taşıyor. Eğer Göktürk Yazıtlarından bugüne kadar olan kelimeleri alıyorsa nasıl Türkiye Türkçesinin sözlüğü olabilir? Olamaz, diyen bu zihniyettekilerin ben Türk’ü ve Türkleri sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşıyor sananlar diye niteliyorum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları meteor gibi bu topraklara gökten inmedi, bu coğrafyaya gelip vatan tutarken pek çok coğrafyalardan asırlar boyu geçtiler geldiler. Dolayısıyla hem tarihî hem de ufki bir varlıkları söz konusu… Dilleri de bu varlığın tezahürlerinden olduğuna göre elbette ki Türkiye Türkçesinin gelişimi bu bölge derinliklerde aranmalıdır. Evet Türkiye Türkçesi, Oğuz grubundandır. Oğuzların, başlangıçta Uygur ve Karahanlılar gibi yazılı eserleri yoktu. Ne zaman ki batıya göçerken İran ile karşılaştılar, yazılı eserler bırakmayı, dolayısıyla yazıyı kullanmanın gerekliliğini anladılar. Böylece Anadolu’da Türk hâkimiyeti kurulduğu yıllarda yazılı bir Oğuz Türkçesi de ortaya çıktı. Bu ve buna benzer pek çok sebeplerden dolayı (Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Karaçay, Tatar, Kırgız, Kazak, Özbek, Türkmen, Manav gibi unsurlar yaşıyor.) sözlüğümüzde diğer Türklere ait kelimeler yer almaktadır. Dikkat edilirse bu Türk topluluklarını birbirine yakınlaştırmayı amaçlayan bir çalışmadır. Hüseyin Kâzım Kadri merhumun çalışmasını da burada hayırla yâd etmekte yarar var.

 

 

Bir ara Türk dünyasında “Ortak Türkçe” konusu gündeme gelmişti. Sizce bu mümkün müdür? Olabilir mi, ortak dil için öncelikle “ortak alfabe” olması gerekmez mi? İnşallah ileride “Ortak Türkçe’nin sağlanabilmesi için yapılacak çalışmalarda (ilmî ve geniş katılımlı çalıştaylar) sözlükçülere nasıl bir görev düşüyor?

 

1900’lü yılların başlarında İstanbul’da çıkan gazeteler Türkistan’da okunabiliyordu. İsmail Gaspıralı’nın İstanbul’da yazdıklarını onlar da anlayabiliyordu. Sovyetler, Türklerin birlik oluşundan korktukları için her birine ayrı alfabe vererek ortak Türkçeyi unutturdular.Ortak Türkçe mümkündür. Öncelikle resmî yazışma ve haberleşmelerde kullanılacak bir Türkçeden sonra yavaş yavaş ortak söyleyişlerde de anlaşarak kulaklar alıştırılarak ileride rahat kullanım sağlanabilir.

 

Sözlükçülere düşen, ilk önce ortak kelimeleri bulmak ve bunların kullanımını sağlamak üzere sözlükler hazırlamakla başlanabilir.

 

Ortak alfabeye gelince, sesler farklı.Seslerin gösterimi olan harfler de farklı olmak zorunda. Ama bunlar ortak alfabe için problem olmayabilir. Nihayet biz hem açık, hem normal, hem de dar “E”yi tek harfle gösteriyoruz. Azerbaycanlı kardeşlerimiz ise açık “E”yi farklı gösteriyorlar. Bu duruma rahatlıkla alışılabilir. Benim bu söylediklerim şu anda üzerinde uzun boylu düşünülerek geliştirilmiş görüşler değil. Elbette bunlar tarafların katıldığı bilimsel çalışmalarla belirlenir. Ben sadece olabilirliği üzerine böyle ifade ettim.

 

 

Türkçemizi doğru kullanamadığımız açık. Bu konuda toplumda sözlük kullanma alışkanlığının olmadığını da görüyoruz. Peki bu büyük eksiğimiz nasıl giderilebilir? Sözlük kullanma alışkanlığını toplum olarak nasıl sağlayabiliriz?

 

Ben okurken mutlaka sözlük kullanırım. Bu belki de sözlükle uğraşmam yüzündendir. Çoğu zaman, yazarlar bir kelimeyi bildiğimiz anlamların dışında da kullanabiliyorlar. Bu durumda sözlüğe bakmak ihtiyacı doğuyor. Anlamını bilmediğim kelimeler için haydi haydi bu ihtiyaç daha fazla… Biz duymaya, kulaktan bilgi edinmeye okumaktan daha fazla yatkın bir toplum hâlindeyiz. Oysaki seslerin atmosferde silinip gittiğinin hiç farkında değiliz. Yazılı bir eser kalıcıdır. Kalıcı olan eser, tekrar tekrar okunabildiği gibi dilediğimiz zaman açıp bakabilme imkânını da verir insana… Okumak, yazılı olan şeyi anlamak demektir. Anlamanın ilk şartı da yazılı kelimelerin anlamını ve işlevini tam ve doğru bilmekle olur. Bunun için başvurulacak iki kaynaktan biri sözlük, diğeri dilbilgisidir.

 

İnternetin yaygınlaşması bir bakıma büyük rahatlıklar sağlarken öte yandan insanlarımızda bir tembellik de oluşturdu. Artık insanlar sözlük, ansiklopedi, imlâ kılavuzu almak ve başucunda tutmak istemiyor. “Nasılsa internette var.” deyip bilgisayara müracaat ediyor. Sizce internet bilgileri bu konuda yeterli olabilir mi? Basılmış bir eserin sanal âlemdeki kaynaklardan farkı ve üstünlüğü nedir?

 

İnternetin günlük hayatımızda olduğu gibi bilgi edinme babında da büyük kolaylıkları ve avantajları var. Ancak herkes birer sayfa açıp bir şeyler yazabildiği için bilgilerin, konumuz gereği kelimelerin anlamlarının doğruluğu şüphe götürür yönü pek çok. Ben şahsen “hakemli dergiler”, “tezler” ve ciddî yayınlar dışındaki bilgilere pek itibar etmiyorum.

 

Sözlükler için ise önce asıl olan yazılı kaynak yayınlanır, sonra da bunun bilgisayar veya cep telefonlarına uyarlanması sağlanırsa yararının inkârının mümkün olmadığını söyleyebilirim.

 

 

Mahalli ağızlara da büyük önem veriyorsunuz. Bu konuda Denizli bölgenizde Yukarı Karaçay (Kocapınar Köyü Ağzı) hakkında bir dil araştırması yaptınız. İnceleme ve sözlükten oluşan bu eser de bence çok değerli ve dikkat çekici. Anadolu’da birçok bölge ağzı var. Bunlar hakkında çalışmalar yapılmasının zengin Türkçemize katkısı ne ölçüde olur? Bu arada üniversitelerimizin Anadolu’da da yaygınlaşması, neredeyse her ilimizde bir üniversite bulunması bu çalışmaların daha rahat yapılmasını sağlar mı?

 

Üniversitelerimizin pek çoğunda ağız araştırmaları yapılmaktadır. Hatta aynı yer veya bölge için birden fazla araştırma yapılıyor, tezler hazırlanıyor ve yayınlanıyor. Çok güzel şeyler oluyor. Bu çalışma sadece sözlük hazırlama açısından değil aynı zamanda “ağız haritaları” yoluyla birbiri ile akraba (aynı boydan gelme) olan yerleşim yerleri de belirlenmiş oluyor. Devamı gelmeli ve ülkemiz adım adım taranmalıdır.

 

Benim çalışmam ise şöyle gelişti: Bizim köyün (Yukarı Karaçay) kuruluşu ve hangi boydan olduğu belli değil. Prof. Dr. Zeynep Korkmaz hocanın “Anadolu Ağızlarının Etnik Yapı ile İlişki Sorunu” makalesini okuyunca köyümüzün hangi Oğuz boyundan olduğunun bu yolla tespit edilebileceğini düşündüm.

 

Bu girişimin hareket noktası da şöyle oldu: Annemin rahatsızlığı dolayısıyla Pamukkale Üniversitesi Hastanesi’nin bahçesinde -o zaman için bahçede gölgesi olan tek ağaç- bir ahlatın dibinde gölgelenirken yanıma gelen birkaç kişi aralarında aynı bizim köylüler gibi konuştular. Ben uzun süredir dışarıda olduğum için acaba bizim köyden tanımadığım kimseler mi diye merak ettim. Sordum, Tavas’ın bir köyünden olduklarını öğrendim.

 

Bu olay benim kafamda yeni bir çalışmanın kapısını açtı. Acaba bu köy ile bizim köy aynı Oğuz boyundan olabilir mi? Denizli ve çevresi ağızları ile ilgili yayınları, tezleri taradım, YÖK’ün izin verdiği tezleri indirdim. Okudum inceledim. Bu arada ağız incelemeleri ile ilgili çalışma nasıl yapılır, diye çeşitli kitapları edindim. Onlara bakarak kendime bir metot ve yol belirledim. Bu çalışmalar, derlemelerden hareketle hazırlanıyordu. Derleme yapılacak köye, mahalleye gidilir genellikle okuma yazma bilmeyen en yaşlı kimselerden örnekleme yapılarak çeşitli konularda konuşulur. Masal, askerlik hatırası, yemek yapma, günlük hayat, düğün vb. anlattırılır. Bu konuşmalar kayda alınır. Daha sonra çözümlenir ve yazıya transkripsiyonlu olarak aktarılır. Benim böyle bir çalışmaya ihtiyacım yoktu. Çünkü ben bu dili, bu ağzı öğretmen olana kadar kullandım. Hem söyleyişi, hem de gramer yönünü gayet iyi biliyordum. Böylece Yukarı Karaçay Ağzı incelemesini yazmaya başladım. Çok değişik harf kullanmam gerekti. Yanılmıyorsam ellinin üzerinde harf kullandım. Bu harfler kullandığımız Latin asıllı Türk alfabesinden geliştirilmişlerdir. Harflerin altına üstüne çizgiler, noktalar vb. koymak suretiyle oluşturulmuştur.

 

Sonuna bir de sözlük ekledim. Sözlüğe yazı dilinde kullanılanları değil de bizim köylünün kullandığı biçim ve şekilde olanlarını aldım. Bir de sövgü ve kötü, kaba olan argoları dâhil etmedim.

 

Asıl amacım, bizim köyün hangi Oğuz boyundan olduğunu tespit etmekti. Bunu da belirttim. Ağız özelliklerine göre bizim köy Oğuzların Kınık boyundan idi. Ama tarihi belgeler ve Osmanlı arşiv ve salnamelerinde Kayı Yaylağı olarak geçiyor. Çok sonraları ise Yukarı Karaçay olarak bahsediliyor. Bir ara 15 veya 16. yy. sayımlarında ikinci sırada en yüksek nüfusa sahip ve en fazla hayvan vergisi ödeyen yer olarak görünüyor. Ama aradan yirmi yirmi beş yıl geçtikten sonra yapılan bir sayım ve vergilendirmede nüfusun, verginin üçte bire düştüğü görülüyor. Buradan şu sonuç çıkıyor. Hamitoğulları ile Germiyanoğulları arasındaki çekişme -çünkü köy her iki beyliğin sınırındadır- yüzünden Kayıların obalarını toplayıp yaylalarımızdan çekildiğini varsayabiliriz. Veya Timur baskısı ile Kayıların, Çameli (Karaman), Tavas- Muğla taraflarına çekildiklerini de düşünebiliriz. Kayıların çekilmesi ile yerleşik hayat süren Kınıkların yerlerinde kaldığı şeklinde bir görüş ileri sürebiliriz. Bu, ayrı bir çalışmayı gerektirdiği için burada konuyu dağıtmak istemiyorum.

 

Kendi çevrelerindeki sözleri internette yayınlayan kişiler (doğup büyüdükleri yerler için) bu tarzda bir çalışma yaparlarsa ağızlara ait yerel kelimeler daha kolay derlenir düşüncesindeyim.

 

 

Edebî çalışmalarınızdan Yanık Çaydanlık çok hoş bir eser. “Yanan evimizle ilgili benim tek hatıram, yanık bir çaydanlıktır. Enkazdan çıkarmışlar o çaydanlığı Bu benim en sevdiğim oyuncağım idi.” diyorsunuz. Biraz da bu hatıradan söz eder misiniz? Yeni hikâye, roman çalışmanız var mı?

 

Köyün tam ortasında, şimdiki Sarı Hüseyin Çeşmesi’nin bulunduğu yerde bulunan evimiz ben bir buçuk yaşlarına devrildiğim sırada yanmış. Yangını söndürmekle uğraşan annem ve babam beni içerde unutmuş, nasılsa sonradan akıl edip alevlerin arasından beni çıkarıp kurtarmışlar. Evimiz tamamen yanmış. Bu evden metal olan bazı eşyalar erimiş, kıvrılmış. Ama çinko emaye çaydanlık kırmızısı değişmeden yer yer çatlaklarla sağlam kalabilmiş. Bir müddet bir akrabanın evinde barındıktan sonra babam köyün dışında iki değirmen arasında bir bahçe almış ve oraya ev yapılmış. Bu evimiz değirmen arığının altında idi. Bahçemiz de o arıktan sulanırdı. Büyükler işe gidiyor ben de ninemle evde kalıyordum. İşim gücüm bu çaydanlığa arıktan su doldurup çit kapımızın önüne açtığım küçük havuzu doldurmaktı. Biraz daha büyüyünce oyuncaklarımı kendim yapmaya başladım. Yukarıda bahsettiğim gibi o kitaptaki olayların çoğu anılarımdır.

 

 

Tabiatı çok sevdiğinizi ve Anadolu’yu sıklıkla dolaştığınızı, kırda bayırda yürümeyi tercih ettiğinizi biliyoruz.Bu yürüyüşler ve geziler sizde yeni ilhamlar uyandırıyor mu? İleride gezi notlarınızı da okumak isteriz. Seyahatlerinizi de kaleme alıyor musunuz?

 

Gezi amaçlı olarak Allah nasip etti, ülkemizin birçok köşesini gezip gördüm. Gerek dağ yürüyüşleri gerekse bu gezileri dinlenmek amacıyla yapıyorum. Haftada bir çıktığımız dağ yürüyüşlerinde aklımın hep ayaklarımın altında olması bana bir zihnî boşalma (meditasyon) sağlıyor. Yoruluyorum ama beynim dinçleşiyor. Hele oksijeni bol alanlara tırmandıkça kendimi hafiflemiş hissediyorum. Sonra çevredeki canlı, cansız her şeyi görmek, aralarındaki münasebeti izlemek ve sonucunu düşünmek insana huzur veriyor. Gözlemlerim çoğu zaman Kur’an’da emredilen “akletme”ye yönelik oluyor. Bu yüzden bu yürüyüşler, hem maddeten hem de manen beni dinlendiriyor. Başta, büyük şehirde olsam yapamazdım demem bu yüzden. Evden çıktığım zaman bir çeyrek veya yarım saat sonra kendimi kırda bayırda buluyorum. Bu yurt ve kır gezilerinin notlarını tutmadım. Sadece fotoğraflar çektim. Onları hatırat olarak değerlendirebilmek için gezerken o gözle bakmak gerekiyor. Ama ben sadece hayranlık duyuyorum. İç huzurumu sağlamak için dolaşıyorum.

 

 

Doğum tarihiniz 3 Mayıs 1945, sözlüğü tamamladığınız tarih 3 Mayıs 2006. Bu bir rastlantı mı? “Yaşar Çağbayır bu sözlükle bilim dünyasında yeniden doğdu diyebilir miyiz?

 

Bu bir tesadüf değil, anlamlı olsun diye o zamana denk getirdim. Ben daha önce bu kelimeleri toplarken de vardım ama bilinmiyordum. Sözlükle beraber bilinir oldum, diyelim.

 

 

Sizin gibi değerli araştırmacıların, yazarların tezgâhları boş durmaz. Mutlaka kültür hayatımıza, edebiyat dünyamıza armağan edeceğiniz yeni çalışmalarınız, kitaplarınız var. Bu soruyla röportajımı tamamlamak isterim. Yakında sizden kısmetse neler okuyacağız?

 

Herhangi bir planım yok. Yaptığım çalışma bol bol okumak ve okuduğum yerlerden sözlük maddesi olacak kelimeler toplamak. Bunları bir düzen dâhilinde bilgisayarıma aktarıyorum. Yayınevi talep ettiği takdirde üçüncü baskı için ek yapacağız, inşallah. Ama Allah sağlık verirse gün ne getirir bilemem.

 

Sohbetimizin, Türkçemizin değerini ve Ötüken Türkçe Sözlük’ün tanıtımını sergileyeceği umuduyla ilgileriniz için teşekkür ederim.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!