• Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”

YAZARLARIMIZ

Şaban Çetin
Şaban Çetin
Eklenme Tarihi: 4 Nisan 2020, Cumartesi 20:23 - Son Güncelleme: 4 Nisan 2020 Cumartesi, 20:23
Font1 Font2 Font3 Font4
Virân Cennete Yolculuk

“Yollar seni gide gide usandım

                        Ayağıma diken battı gül sandım”

                                                           Halk türküsünden

 

“Hayat dediğimiz bir anlamda  ‘yol hikâyesidir’” diye geçti içinden: Bişuur olarak, rahm-i maderden dünyaya geldiğimiz anda başlayan ve icabeti mücbir bir davetle nihayet bulan…

 

“Her dem bir yoldur üzerinde bulunduğumuz. Yola revan oluruz, yol alırız, yola geliriz, yoldan çıkarız, yol yordam biliriz, yolumuz kesilir, yolda kalırız, yolumuz elimizden alınır, yollarımız ayrılır, bazen sarpa sarar ama hep bir yolunu buluruz. Ne kadar yüksek olsa da dağlar yine de üzerinden aşar yolumuz. Ta ki bu yolun bir ucu, yeni bir yolun başlangıcı olan, ebediyet âlemine kalkacak geminin beklediği limana bağlanana dek, bütün serencamımız bir yol hikâyesidir ve bizler birer yolcuyuz.” diye sökün edip sürüyle geçti zihninden düşünceler.

 

Esasen hayatın kendisinin bir “yol” olmasından mülhem olsa gerek, bir yola düştüğü vakit, ebediyete giden yola asıl şimdi revan olmuş gibi bir halet-i ruhiye içerisine girerdi her seferinde. Altın kafesinden kurtulup özgürlüğe kanat açmış bir kuşun sevinç ve heyecanı ile bütün varını geride bırakıp, terki diyar eden bir sürgün ruhun hüznü arasında gider gelirdi yüreği. Sanki yeniden çağlamaya başlardı donan ırmaklar ve dönmeye başlardı yeniden durmakta olan dünya.

 

İşte yine yoldaydı. Bu kez hüzün daha belirgindi; sevinç ve heyecan kararsız bir kalbin vuruşları gibiydi: Mütereddit… Hüznü tebellür ettiren, ayrıldığı yer değil varacağı yerdi. Çocukluğundan beri en müstesna ziyaretgâhlarından birisi olan hane; sahibesinin hüsnünden bir gül bahçesine dönmüş o sevimli ev, o bayındır sokak, biliyordu ki şimdi ıpıssız, neşesiz, hazin… Bu yüzdendir ki, onun yaşadığı beldeye her yöneldiğinde kendisine tarifi kabil olmayan meserretler kaynağı olan yol, şimdi bir hüzün sağanağı ile uzuyor, uzuyordu.

 

Altı ay olmuştu. Soğuk ve puslu bir pazar sabahı, Gebze otogarından uğurlarken sarıldıklarını, onun yüreğindeki helecanı hissedip titrediğini ve son kez vedalaştığı hissinin yüreğine güz sarısı gibi düşmüş olarak ona el salladığını düşündü.  Anne yarısı tanımını kifayetsiz bulduğu insanın, yokluğunun teessürü içinde iken, onun yaşadığı şehre, mahalleye, sokağa ve nihayet metruk hanesine varıp hatıraları ile yüzleşmenin ağırlaştırdığı hüzün tomurcuklanıyordu gözlerinde. Bir yolun/yolculuğun ilk defa kendisine bu denli zor geldiğini düşünüyordu.  Bir ayağı gitmek, diğeri dönmek istiyordu da o kararsızlığın girdabında boğuluyordu.

 

“Bir yol hikâyesi olan hayatın en hazin yanı bu olsa gerek: Sevdiklerimizi asli yola revan edip hatıralarıyla baş başa kalıvermek.”  düşüncesi geçiverdi içinden. Gözleri yola mıhlandı, biriken gözyaşlarını uğurlamak için indi gözkapakları. 

 

Asude mekânlar vardır. Cennetin yeryüzüne tenezzül etmiş hali gibidirler; alabildiğine alımlı, huzurlu, dingin…  Gönül, ezeli bir sürgünden vatanına dönmüş zannıyla, derin bir huzur ve sükûna gark olur. Bu mekân bazen bir bahçedir, bazen bir dağ başı, bazen de tabiattan bir kesit; bir dere kenarı, bir söğüt gölgesi, bir dağ yamacı… Sırasında bir semt, bir ev, bazen bir sıcak yürek yahut mütevazı ve mütebessim bir yüz ya da anne sıcaklığında bir kucak.

 

Bin türlü düşünceyle el ele uzadıkça uzadı yollar. İşte, yüz yüze gelmekten ziyadece elem duyacağını bildiği hatıraların muhitindeydi. O, yeryüzüne tenezzül etmiş cennet misali huzur bulduğu hanelerin birisine yüreği göçerek yaklaşıyordu. İlçe merkezindeki ışıklardan sola saptı, Delibaş’ın üzerindeki köprüden geçti; Delibaş yatağında yoktu. Hastane yokuşunu çıkarken içinde hüzünle karışık bir heyecan iyiden iyiye kendisini hissettirdi. Hastane önünden geçip köşeyi dönerken, teyzesinin bahçe kapısında bekleyen hayali, yol gözleyen yeşil gözleri ihata etti tüm benliğini. Hanesinin bulunduğu sokağa girerken buğulandı gözleri, hıçkırıklara boğulmamak için direndi.

 

Sanki onu, çok aziz bir misafir karşıladığını hissettiren yüce gönüllülüğü ile bahçe kapısında karşılayacaktı yine; içten, dupduru, mütebessim… Yine kurban olacak, hasretle kucaklayacak ve öpecek gözlerinden. Her görüştüklerinde yanaklarından, gözlerinden öperdi teyzesi onu, o da o aziz ellerinden öperdi her karşılaşmalarında. Son görüşmelerinde, bu görüşmelerin artık son görüşmeler olduğunu hissetmiş gibi, kendisi de teyzesinin yanaklarından öpmek istedi, ancak öpemedi bir türlü.  Ne hazindir ki ebediyete uğurlarken öpmek nasip olmuştu.

 

“Zaman içinde zaman vardır.” derlerdi. Öyleydi hakikaten. Dakikalar uzuyor, saniyelere günler, haftalar aylar sığıyordu adeta. O birkaç yüz metrelik yola o kadar hatıra ve hayal sığdı ki… Arabayla bahçe kapısını biraz geçerek durdu. Bahçe kapısından içeriye boşluğa düşer gibi adım atarken, derununda kaynayıp duran hissiyat gözlerinden yaş olarak süzülmeye başladı. Saçak altındaki sekiye bıraktı kendini, yüreği hârelendi, sonbahar rüzgârlarıyla çırpınan sular gibi.

 

“İşte viran cennet!” dedi içinden. Sahibesi göçünce sanki onunla beraber göçüvermişti. Cennetini beraberinde götürmüştü o, namütenahi sevginin, sabrın ve fedakârlığın timsali aziz teyzesi. Ardında ne bir hüsn-ü hal, ne bir pırıltı, ne huzur ne sükûn ne de bir neşe kırıntısı bırakmamıştı bu viran haneye. İnce, asil, sevgi dolu bir yürek taşa, toprağa betona; kupkuru bir haneye nasıl da ruh verirmiş? Uzun uzun bunu düşündü. Donuk bakışlarla etrafa göz gezdirdi bir müddet. O mesrur hane, o sokak, o bahçe teyzesini değil ruhunu yitirmişti. Sam yeli uğramış bir bağ gibi ıssız, neşesiz, hissizdi her yan. Bâki merhumun mısralarını terennüm etti dudakları:

 

Nâm ü nişane kalmadı fasl-ı bahardan

Düştü çemende berk-i dıraht i'tibârdan”[1]

 

“İyi ki bu ayrılık ebedi değil ve iyi ki ölüm herkes için mukadder!” diye şükürler etti içinden. Teyzesinin, bulunduğu yeri cennete çeviren güzel yüreğine gıpta etti. Zamana ve mekâna yük olan değil de ruh veren böylesi insanları bulmak artık nadirattandı. “Rabbim bize hakiki cennette buluşmayı nasip eylesin!” diye sessizce yakardı.

 

 


[1] İsim ve işaret kalmadı bahar mevsiminden

Düştü çimenlikte ağaç yaprağı itibardan


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN