RÖPORTAJLAR
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”

Üç Neslin Serencamı “Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı”
Eklenme Tarihi: 23 Mart 2021, Salı 00:10 - Son Güncelleme: 23 Mart 2021 Salı, 00:10
Font1 Font2 Font3 Font4



Üç Neslin Serencamı “Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı”
Hilâl KILIKLI 

"Çanakkale içinde vurdular beni

Ölmeden mezara koydular beni

Offf gençliğim eyvah…"

 

Çanakkale…Yedi düvelin Müslüman Türk'ün önünde diz çöktüğü, destanların şahı Çanakkale… Anadolu'dan Yemen'e, Hicaz'dan Hindistan'a, Açe'den Habeşistan'a volkanlarla denk mümin yüreklerin dua bombardımanıyla küfrü, 20.yüzyılın Haçlı seferine çıkan ehl-i salib orduları perişan ettiği vatan Çanakkale…

 

Eli silah tutan her erkeğin, bağrına bastığı çocuğunun yerine cepheye silah, askere taam yüklenen yiğit anaların, gözyaşlarıyla, alın terleriyle, kanlarıyla, dualarıyla kıyama durdukları yer Çanakkale… Anadolu'nun eli kınalı ana kuzularının, arkalarına bakmadan cepheye koşarken yanlarına alabildikleri, kekik kokulu yârin oyalı yemenisini kalleş kurşunların yaralarına merhem ettikleri yer… Yüreklerindeki hasreti, oyalı yemenilerin kanlı çiçeklerine bağlayıp rüzgara saldıkları yer Çanakkale…

 

Kınalı kuzulardan biri, Konyalı, Osmanlardan Mehmet oğlu Ali Çavuş da 1915'in hatırasını bacağındaki şarapnel parçasıyla hatırlar… Çanakkale türküsünü söyler içli içli ağlayarak. Ak sakallarına düşen gözyaşlarını herkesten gizlese de onu kapı eşiğinde sessizce seyreden torunundan gizleyemez… Yüzünden o mahşerin hüznü silinmeyen Çanakkale Gazisi'nin söylediği yanık türkü, o küçük vefalı yüreğe mühürlenir. Seneler sonra da ne zaman o türküyü işitse, sert bakışlarının ardında bulutlanır zaman, Çanakkale Boğazı'nın kanlı suları dökülüverir gözlerinden…

 

Osmanların Ali'si, sülaledeki bütün erkeklerle beraber cepheye koşar. Geride evin yaşlı anasından gayrı büyük biri ve başlarında duracak adam kalmamıştır. Yıllarca o cepheden bu cepheye koşturan sülalenin babalarından, oğullarından şehitliğe kavuşamadan eksik beden kavi imanla geriye dönebilenler de Çanakkale'ye düğüne yollanır… Ali de orda toy kuranların yanındadır…

 

"Ey bu topraklar için, toprağa düşmüş asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i…

Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi."

 

1915 – Çanakkale'de kara savaşları sırasında cephede yaralanan Osmanların Ali,  sıhhiye çavuşu olan amcasının oğlu Mehmet'in ikna etmesiyle yaralı olarak olarak cephe gerisine yollanır…" Sülalede hiç erkek kalmadı, kim sahip çıkacak kalanlara Ali !…"

 

Amcaoğlu Mehmet Çavuş ise şairin; "Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber.. Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber" diye müjdelediği kervana katılır… Osmanların Ali, sıhhiye taburuyla beraber İstanbul'a Haydarpaşa Askeri Hastanesi'ne nakledilir. İyileştikten sonra izin verilmediği için cepheye geri dönemese de vatana hizmet aşkına, kaldığı hastanede gönüllü hastabakıcı olarak doktorlara yardım eder… Harp bitmeden evine, yurduna dönmez… On seneden daha uzun bir süre İstanbul'da hastanelerde çalışır. "Doktor Ali" lakabı da o sebepten takılır kendisine.

 

Bu kıyamdan, gittiği cepheden geri dönebilen sülalenin hayatta kalan tek erkeğidir. Kimi Irak'ta kimi Yemen'de kimi Galicya'da kimi de Çanakkale'de kalmıştır…Bütün ailenin sorumluluğu, şarapnel madalyası takılan bacağının ince sızısı kadar ağır ve hazin gelmez Doktor Ali'ye.. Yamalı seccadesinde vardığı her secdenin sonunda, gözyaşlarını tesbih yapıp çeker…"Çanakkale içinde vurdular beni"…Torunu Ahmet Ali'yi sırdaş eder kendine. Cephede vuruştuğu gardaşlarını anlatır. Açlıktan, yokluktan atların dışkısından ayıkladıkları buğdayları yıkayıp yediklerini, çarıkların derilerini kemirdiklerini anlatır… Tevekkül ve sabırla deştanlaşan yiğitleri, mermilere "Allah" diyerek koşan bıyığı yeni terlemiş körpe aslanları anlatır. Torunu Ahmet Ali, dedesinin gözyaşlarıyla yüreğine mühürlediği her kelimeyi asla unutmayacak, o da çocuklarına, torunlarına anlatırken mührün üstüne bir mühür daha vuracaktır asla unutulmasın, sökülemesin diye… Osmanların Doktor Ali'nin, dedesinin, kendisine bıraktığı  "İstiklâl Madalyasını" kırk bohça içinde Fatihalarla, Ayet-el Kürsi'lerle cilalayarak saklayacaktır…

 

Ahmet Ali, bu kutsal emaneti yerinden her çıkarışında, paha biçilemeyen, can sarayının hazinesine bakarken hep aynı türküyü söyler dedesinin dilinden… Bu sefer, yanı başında Hilâl kızı, ağlayan kartal bakışlı babasının yüreğindeki yangının içine, bağlamasında inleyen ağıda düşer…

 

"Çanakkale içinde aynalı çarşı

Ana ben gidiyom düşmana karşı

Offf… Gençliğim eyvah! "

 

Osmanlardan Doktor Ali'nin oğlu Hasan, uzun yıllardan sonra, Haydarpaşa'dan kara trene umudu yükleyip bir tahta bavulla vardıkları, acı vatan denilen Almanya-Avusturya-İsviçre ekseninden gurbet mektupları yazacak; o da vatan hasretini, Viyana önlerinden dönen atların nallarına bağlayıp memlekete yollayacaktır…

 

Seneler geçer… Osmanların Doktor Ali'nin torunu Ahmet Ali, dedesinin cephede vurulan gardaşlarına hizmetkar olduğu İstanbul'a, okuyup muallim olmaya gider. Sene ‪1974-79…İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Anadolu yürekli delikanlısı; kuzeyin soğuk kızıllığından medet uman kalleş mermilere karşı göğsünü siper eden, Issık Göl'den Kızılelma'ya at süren, yüreklerinin kıvılcımı atlarının nallarında parlayan, tevhid sancaklı, kıvrımlı bıyıklarını tesbih eyleyip yağlı urganlara gülerek koşan yiğitlerin cephesinde, bir kez daha dedesinin izinden yürür… Vatan deyince, akan suların durduğu coğrafyanın hamurundandır çünkü mayası… Dedesinin cephede bacağına giren şarapnel parçası, torununa üniversite bahçesinde doğrultulan çakaralmaz bir revolverin ucunda durmaktadır. Alnına dayanan, fakat ateş almayan tabancanın namlusundan, dedesinin dualı nefesini duymuştur… Ve kızının adını Hilâl koymuştur… Ülküsünün, davasının, imanının yakıştığı o mührün adını…

 

Kardeş kavgalarının içinden çıkıp gelen neslin, yeniden kan tutmasını isteyenler, 28 Şubatlarda zemheri soğuğunda viran ettiler nice Hilalleri… Osmanların Doktor Ali'nin Çanakkale'de aldığı onulmaz yaranın üstüne tuz döktüler yeniden… Büyük dedesinin emaneti İstiklâl Madalyası, üniversitenin yan sokağında pusuya düşüp babasının yanı başında şehadete ulaşan, ülküsü sevdası memleket olan Hüseyinlerin de kanlarıyla sulanarak, Hilâl'in beyaz başörtüsüne taktığı vatan oldu… Başörtüsü mürteci, kendisi suçlu ilan edilen Hilâl, büyük dedesinin madalyasının maneviyatını takıp gittiği oyalı yemenisiyle bu vatan adına defalarca cop yedi, küfür yedi, nezaretin soğuk duvarlarıyla dertleşti… Yine de sitem etmeden, kırılsa da küsmeden, al bayrağa bakınca türküler söyleyerek, "Türkiye sevgisi imandandır" diyerek "Ahh Vatanım" dedi…

 

Temmuz sıcağında, 15'inde gece vakti, ateşler yağdırarak şehirlerin üstüne, al bayrağa keder kurşunu sıktılar, hainler sürüsü vatansızlar… Bilmediler, kurdun dişine kan bulaşınca, Türk'ün kemiğine bıçak vurunca ne uçak dinler ne tank ne mermi… Bir ana duaları korudu memleketi bir de meydana ölmeye koşan, Çanakkale ruhunu omuzlayan yiğitler… O yiğitlerin kanlarını sildi yaralarına koştu Hilal, Gazi Hastanesi'nin kan revan koridorlarında. Ankara buz tuttu Temmuz ortasında.. Dualarla, nefes nefese çığlıklara yetişmeye koştu, düştü kalktı yine koştu. Ağlamak hissini Muhsin Başkanı'nın kabrine sakladı… Gün dönüp kıyamet durunca, elinde geceden kalan mermi çekirdeğini göğsüne bastırarak saatlerce ağladı… O gece kelam ehli, Ankara'nın ağır sokaklarında Çanakkale'yi yeni baştan destanlaştıranların al bayraktaki kanını, Turgut Başkan'ın Aslan yüreğine mucize bahşedilen duaları, Beştepe’yi, Kızılay'ı, Kahraman Kazan'ı ve İstanbul'u tarihe şahit diye yazdı… İman varsa imkan vardır amenna ve saddakna…

 

Çanakkale'yi destanlaştıran şairin, Mehmet Akif'in İstiklâl ruhunu ciğerlerimize çekip doldurarak, evladlarımıza, ay bakışlı ışıl ışıl öğrencilerimize masalların gerçek olabileceğini, hayallerinden vazgeçmemeyi öğretmek gerek… Belki de rüyalarında ceddin izzeti ve himmetiyle, göğsünde bir çınar büyütenler çıkar yeniden… Bayraktar SİHAlara hayalini bağlayıp uçuranlar, başladı rüyaları gerçek etmeye… Yeni destanlar yazabilecek nesillere masalların da gerçek olabileceğini anlatmak, kalplerini memleket kılmak gerek…

Vesselam…


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!