RÖPORTAJLAR
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”

Turgut Güler ile Mülakat
Eklenme Tarihi: 12 Şubat 2020, Çarşamba 07:35 - Son Güncelleme: 12 Şubat 2020 Çarşamba, 07:36
Font1 Font2 Font3 Font4



Turgut Güler ile Mülakat
Mehmet Nuri Yardım

Tarihî romanlarıyla tanınan yazar Turgut Güler:

“En Büyük Eksiğimiz Tarihimizi Bilmemektir”

 

 

Değerli tarihçi yazar Turgut Güler Beyefendi şanlı tarihimizin çeşitli dönemlerini romanlarında anlatan çok kıymetli bir edibimizdir. Eserleri, son yıllarda ardarda Ötüken Neşriyat tarafından kültür hayatımıza kazandırılıyor. Yazarımızın yeni eseri: Deryâların Sultânı Barbaros Hayreddîn Paşa’nın Romanı. Akdeniz’de malum bu sıralarda yine fitne kazanları kaynıyor. Emperyalist ülkeler burada da haksızca egemenliklerini kurmaya çalışıyor. Tam da bu günlerde Barbaros romanı, bizi şanlı tarihimize alıp götürmekte ve ecdadımızın burada nasıl asırlarca hüküm sürdüğünü herkese hatırlatmaktadır. Muhteşem tarihimize, bilhassa denizcilik tarihine meraklı dostlarımızın bu eseri bir an önce okumalarını tavsiye ediyorum. Nihad Sâmi Banarlı ve Ahmet Kabaklı gibi hocaların yakınında bulunan, onlardan ders alan, bugün rahmete kavuşmuş bulunan birçok ilim, kültür ve sanat adamıyla beraber çalışmış bulunan yazarımız Turgut Güler ile yaptığımız mülâkatı sunuyorum:

 

 

Efendim, Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçesine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdunuz. Sonra âlileniz 1959 Ocağı’nda Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. Ege bölgesi efeleriyle, zeybekleriyle tanınıyor. Nasıl bir kültür muhiti içinde büyüdünüz? Evveliyetle ailenizi (anne, baba, nine, dede vs.) sizden dinlemek istiyoruz. Bir de ilk tahsilinizi, ilk muallimlerinizi, sizi yönlendiren büyükleri merak ediyoruz…

 

Efendim, Dort köyü, bugün maalesef yerinde yok. Heyelân tehlikesi yüzünden ovaya taşındı ve ismi de Doğancık oldu. Bendeniz, ilkokulun sâdece birinci sınıfının birinci devresini Dort’da okuyabildim. Daha sonrası Horsunlu’da tamamlandı. Dort’da, beş sınıfı da aynı dershânede bir öğretmen okutuyordu. Birleştirilmiş sınıf usûlü idi. Horsunlu’ya geldiğimizde her sınıfın ayrı öğretmeniolan bir okula devâm ettim. İlkokul üçüncü sınıfta, derslerimize Câfer Karaarslan adında bir yedeksubay öğretmen girmişti. Câfer Bey, Samsunlu idi. Ondan dinlediğimiz Köroğlu hikâyeleri, bendenizde kahramânlık ve şecâat hisleri uyandırmıştı. Köroğlu’nun şahsında iyilik, adâlet, yardım fikirleri ile onların zıddı olan kötülük, haksızlık ve zulüm mefhûmları, o yaşta zihnime yerleşmeye başlamıştı. Câfer Bey’in, mesleğinin erbâbı bir öğretmen olduğuna dâir düşüncelerim, el’ân devâm etmektedir. Horsunlu ve daha geniş dâire içinde Aydın, elbette halkiyyât açısından fevkalâde bir vatan köşemizdir. “Efe” tâbiri, her na kadar Grek menşe’li görünse de, Batı Anadolu’da Türkçeleşmiş ve günlük hayâtın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Efe, bilinen ve dağa çıkmış âsî vatandaşlarımıza sıfat olan mânâsının dışında, “yiğit, cesûr, yürekli” gibi ilâve mânâlar kazanmıştır. Ayrıca, “ağabey” karşılığında, bir başka kullanılışı da vardır. Babam rahmetli, bakkal idi. Okumayı ve yazmayı askerlik yaparken kışlada öğrenmiş. Allâh mekânını Cennet eylesin, anneciğim “ümmî” geldi ve dahî gitti. Horsunlu’da, daha ilkokul çağında iken, Pazartesi günleri kurulan kasaba pazarına destâncılar gelirdi. Yakınlarda yaşanan ve mâşerî vicdânda akisler uyandıran birtakım hâdiseler, aşklar, cinâyetler üzerine yazılmış manzûmeler, tek yaprak hâlinde bir kâğıda basılır, bunlar, pazarda satılırdı. Bunları satanlara “destâncı” denirdi. Destâncılar, sattıkları kâğıt üzerindeki metni, yüksek sesle ve nağmeli bir şekilde okurlardı. Ben, ilkokul çağımda, o destânları hep almışımdır ve tıpkı destâncı gibi, okumaya çalışmışımdır. Yine bu destâncılar, Hz. Ali’ye atfedilen birtakım gazâ kitapları satarlardı. “Kan Kalesi Cengi, Hayber Kalesi Cengi, Merd-i Meydân” gibi isimler taşıyan bu kitaplar, risâle hacminde, en çok 20-30 sahîfelik metinlerdi. Ben bu kitapların hepsini alır, bir çırpıda okurdum. Horsunlu’da, hasır örerek hayâtını kazanan nûr yüzlü bir Ayşe Teyze’miz vardı. Herkes ona “Hasırcı Ayşe” derdi. Benim o kitapları okuduğumu, bir yerden duymuş. Onun, her yerde gözü ve eli vardı. Bendenizi yakaladı ve o kitapları bir kere de kendisine okumamı istedi. Ayşe Teyze’yi kırmam mümkün değildi. Kitapları aldım, evine gittim. Bahçeli bir evi vardı. Zâten, o yıllarda Horsunlu’da bahçesiz ev yoktu. Bahçenin ortasında, kocaman bir hasır tezgâhı kurulmuştu. Tezgâhın çevresinde, halka hâlinde kadınlar oturmuşlar, beni bekliyorlardı. Oturmam için kabarık bir minder koymuşlardı. Ayşe Teyze de, yanımda, sanki namâz kılıyormuş gibi, dizlerinin üstünde oturmakta idi. Ben okudukça, kadınlar hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Bu okuma işi, bütün yaz boyunca devâm etti. Pazara gelen destâncının sattığı her şeyi, kaçırmadan alıyordum. O sırada, babamın bakkal dükkânında günlük gazeteler satılıyordu. Tercüman Gazetesi’nde, Murat Sertoğlu’nun “Eski Bir Pehlivân” müsteârıyla yazdığı pehlivân tefrikaları yayımlanıyordu. Benim, kadınlara Hz. Ali cenk ve gazâlarını okuduğumu duyan erkek büyüklerim, kendilerine de pehlivan kıssalarını okumamı babamdan istemişler. Babamın dükkânının hemen bitişiğinde bir kahvehâne vardı. Orada toplanan ve bir masanın etrâfına dizilen erkek büyüklerime de, Tercüman’ın o günkü pehlivân tefrikasını okumaya başladım. Bu iki taraflı okuma fasılları, bendenizde konuşma ve yazma melekelerini harekete geçirmiş midir? Bu suâlin cevâbını, Âciz’in dışında aramalıdır.

 

İlk okudunuz yazarlar ve eserleri hangileriydi?

 

İlk okuduğum yazar, herhâlde, Murat Sertoğlu idi. O zaman, onun adını “Eski Bir Pehlivân” olarak biliyordum. Hz. Ali cenkleri de mutlakâ bir kalemden çıkma idiler, fakat, üzerlerinde herhangi bir isim yazılmadığından, “lâ edrî” sınıfında idiler. Horsunlu İlkokulu’nu bitirdikten sonra Kuyucak Ortaokulu’na başladım. Kuyucak’a trenle gidip geliyordum. Okulumuzun oldukça zengin bir kütüphânesi vardı. Oradan ödünç kitap da alabiliyordum. “Türk Güreşi” adındaki hayli hacimli bir kitap, kahvehânede okuduğum pehlivân tefrikalarının da tesiriyle çok dikkatimi çekmiş ve onu ödünç almıştım. İsmâil Habib Sevük’ün yazdığı bu kitabı, heyecânla ve zevkle okudum. Zannediyorum ki, Murat Sertoğlu’nun gazete tefrikasını saymaz isek, okuduğum ilk yazar İsmâil Habib olmuştu. Fevkalâde bir Türkçe ile yazılmış bu eseri, bugün bile aynı haz ve iştiyâkla okuyorum.

 

Yazma merakı ve hevesi ne zaman ve nasıl başladı. İlk neşredilen şiir veya yazınız nerede ve ne zaman yayımlandı. Sizde nasıl bir tesir bıraktı? 

 

Ortaokul birinci sınıfda idim. Türkçe Öğretmeni Güler Eti Hanım, sınıfda İstiklâl Marşı’nı ezberinden okuyabilecek kimse olup olmadığını sorduğunda, kalkan parmak, sâdece bendenize âitti. Tahta önüne giderek, şiirin tamâmını, hiç aksamadan okudum. Güler Hanım, bu cesâretimi pek takdîr etmiş ve ardından beni, yazı yazmaya teşvîk etmişti. O hislerle, bir şeyler yazıp kendisine gösterdim. Yazdıklarım, elbette pek acemîce şeylerdi. Fakat Güler Hocahanım, bu yazılarda eksik değil, aksine övülecek taraflar buluyordu. Hayâtımdaki ilk yazma hevesini, bendenize Güler Hocahanım uyandırmıştır, diyebilirim. İlk neşredilen yazım bir şiir idi. “Baç” adını taşıyan bu şiir, Türk Edebiyâtı Dergisi’nde 1973’de yayımlandı:

 

BAÇ

Mâsûm gülümsemeler uzakta kaldı.

Kıvrak havaların derin kavsi yok.

Seyrine doyamadığım bilya dönüşleri, 

Gözümde yaş diye, dilimde gam diye,

Ufaldıkça ufaldı.

 

Kaf Dağı’nın ardında dizginlenen at vardı.

Dünyâ’yı gözbebeğine yerleştiren cadı,

Pabucunda saâdet arayan prens

Ve daha başkaları,

Demek, hep masaldı.

 

Çocukluğum el değmemiş tarlalardı,

Orada kötünün gözü kör,

Zâlimin kılıcı paslı,

Ümitler, neş’eler derebeyi,

Hüzünler vasaldı.

 

Hevesler değişti ve kabardı.

Damla göl oldu sessizlikte,

Ninni uğultularının belirsizliğinde,

Zaman kesti yolumu,

Günlerce baç aldı.

 

Bu şiir, Âciz’in yazı işleri müdürlüğünü yaptığı bir dergide yayımlandığı için, neşri husûsundaki kriterlerin objektif olup olmadığı üzerinde durulabilir. Lâkin, Ahmet Kabaklı Hoca başta olmak üzere, etrâfımdan epeyi takdîr toplamıştı. Belki de, bunların hepsi, nezâketen söylenmişti. Yine de, bendeniz bu şiirimi hâlâ seviyorum ve zamân zamân okuyorum.

 

Biyografinize baktığımda İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde yaptığınız tahsiliniz fikir hayatınızı şekillendirdiği ve buralarda kıymetli hocalardan (Nihad Sâmi Banarlı, Ahmet Kabaklı) ders aldığınızı, onların rahle-i tedrisinden geçtiğinizi öğrenmiş bulunuyoruz. O hocaları anlatır mısınız? 

 

Bendeniz, Kuyucak Ortaokulu’nu bitirince, Nâzilli Öğretmen Okulu’na yatılı öğrenci olarak girdim. İki sene orada okuduktan sonra, okulumuzun Öğretmenleri tarafından ve Okul Müdürü’nün tasvîbi ile, Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumam uygun görüldü. O yıllarda, öğretmen okullarında okuyan talebenin üniversitelere girme hakları yoktu. İsterlerse, okullarını bitirdiklerinde, eğitim enstitülerine, o da imtihânla gidebiliyorlardı. Öğretmen okulu talebesine açılan tek üniversite kapısı, Yüksek Öğretmen Okulu idi. Bendeniz, bu maksada ulaşabilmek için, öğretmen okulunda çok çalıştım. Sonunda, okulumuzun târîhinde ilk def’a edebiyât şûbesinde okumak üzere Yüksek Öğretmen Okulu’na seçildim. Beni, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’na yerleştirdiler ve 1968 Eylûl’ünde, Hazırlık Sınıfı’nı okumak üzere Çapa’daki okula kaydoldum. Ertesi sene, artık lise mezûnu idim ve üniversiteye girebilirdim. Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’ne kaydedildim. Hem Lâleli’deki Edebiyât Fakültesi’nde okuyordum, hem de Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nda. Çapa’daki okul, aynı zamânda yatılı kaldığım mekândı. Çapa’da, gece derslerimiz vardı. Bunlardan bâzıları mecbûrî meslek dersleri idi ki, onları başarmadan öğretmen olmamız mümkün değildi. Bâzı gece dersleri ise, devâm mecbûriyeti olmayan, kültür ağırlıklı dersler idi. Bu kabîl kültür dersleri, bir sohbet havası içinde geçerdi. Nihad Sâmi Banarlı, Faruk Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin, Mehmet Kaplan, Ahmet Kabaklı, Abdülkâdir Karahan, Vehbi Eralp, gece derslerinin hocaları arasında idiler. Bendeniz, saydığım isimlerin hepsinin derslerine girmek azminde idim. Lâkin,  aynı gün, aynı saate rastlayanlardan sâdece birine girebiliyordum.

 

Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde, ilk yıl Hazırlık Sertifikası adı altında, Osmanlı paleografyası ve muhtelif çağlara hitâb eden bibliyografya bilgileri okuduk. Ertesi yıl, herkes bir tezli sertifika ile yardımcı sertifikalar seçti. Bendeniz Yeni Çağ Târîhi Kürsü’sünü tezli sertifika olarak seçtim. Kürsünün başında rahmeti Şehâbeddin Tekindağ vardı. Münir Aktepe, Cengiz Orhonlu ve Bekir Kütükoğlu, kürsünün diğer hocaları idiler. Bu arada Umûmî Türk Târîhi ve Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti kürsülerini de yardımcı sertifika olarak seçmiştim. Umûmî Türk Târîhi’nin başında, ilk zamânlar rahmetli Zeki Velidî Togan bulunuyordu. Birkaç dersine gittim, en ön sıraya oturmama rağmen, Hoca’nın sesini duyamıyordum. Bir müddet sonra vefât etti, kürsünün başına da rahmeti İbrâhim Kafesoğlu geçti. Mustafa Kafalı ve Gülçin Çandarlıoğlu, Kafesoğlu’nun yardımcıları idiler. Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Kürsüsü’nün başında ise Tayyib Gökbilgin vardı. Nejât Göyünç de Gökbilgin’in yardımcılığını yapıyordu. Bu saydığım hocalar içinde bendeniz üzerinde en çok tesir ve dahî hayrânlık uyandıranlar, Şehâbeddin Tekindağ ile İbrâhim Kafesoğlu olmuşlardır. Şehâbeddin Hoca, az yazan, fakat sözlü ifâdesinde mütebahhir bir yektâ şahsiyet idi. Derslerinde, aslâ defter ve kitap açmaz, onca mâlûmâtı, irticalen sıralayıverirdi. Söyledikleri arasında, bahsi geçen kitapların kütüphânelerdeki raf numaraları, sahîfe sayıları, istinsâh edilmişlerse müstensih bilgileri, dinleyenleri şaşırtacak şekilde art arda söylenirdi. İbrâhim Kafesoğlu ise, coşkun şelâleler gibi ders anlatırdı. Târîhimizi ondan dinlemek, bence bir tâlih işiydi ve bendeniz, o tâlihlilerdendim. Çapa’daki gece dersleri içinde, en çok Ahmet Kabaklı’nın “Diksiyon ve Kompozisyon” adı verilen sohbetlerini seviyor ve hiç kaçırmadan tâkib ediyordum.  Mehmet Kaplan ve Fâruk Timurtaş’ın derslerini de kaçırmamaya çalışıyordum. Kabaklı Hoca’nın dersleri, normal süresinde bitmez, bâzen gece yarılarına kadar sürerdi. Bu derslerde, hemen her husûsda söz söylenebiliyordu. Hoca, hiçbir tahdîd koymadan, âdetâ bir seberst kürsü kuruyordu. Mehmet Kaplan, gece deslerinin bir diğer kutbunu teşkîl ediyordu. Yahyâ Kemâl Mektebi’nin kavî bir halkasını teşkîl eden Kaplan Hoca, bir lise öğretmenine lâzım olacak ifâde kaabiliyetini, bizlere aşılamaya soyunmuştu. Mümkün mertebe, onun derslerine de devâm ettim.

 

Türk edebiyatında bir mektep olan merhum Ahmet Kabaklı Hocanın, kurucusu olduğu Türk Edebiyatı Cemiyeti’nde ve Türk Edebiyatı dergisinde çalıştınız. Mart 1973 tarihinden itibaren derginin yazı işleri müdürü oldunuz. Derginin o dönemindeki ortamını anlatır mısınız? Dergiciliği sevdiniz mi, yazarlarla ve okuyucularla münasebetleriniz nasıldı? Yazılar size nasıl ulaşırdı, nasıl takip ederdiniz? O zaman cemiyet olan ama daha sonra vakfa dönüşen müessesenin ilk binası neredeydi, kimler gelir giderdi? Muntazaman yapılan “Çarşamba Sohbetleri” o zaman mı, daha sonra mı başladı? 

 

Çapa’daki gece derslerinde, Kabaklı Hoca ile yakınlığımız her geçen gün arrtı. Ders bitiminde, ona Haseki’deki evine kadar refâkat ediyor, yol boyunca da sohbeti sürdürüyorduk. Bunun bir netîcesi midir, yoksa, kader dediğimiz ilâhî deftere yapılan kaydımızdan mıdır, bilinmez, birden âciz şahsımı Edebiyât Cemiyeti ile Türk Edebiyâtı Dergisi’nin içinde buluverdim. Bendeniz, daha okulumu bitirmeden derginin yazı işleri müdürü olmuştum. Bu tumturaklı sıfata bakarak, başka yardımcılarım olduğu sanılmasın. Hoca ile bendenizden başka, kimse yoktu. Hoca’nın verdiği bütün iş ve direktifleri, tek başıma yerine getiriyor, üstüne de derslerimi tâkib ediyordum. Hamallık da dâhil, her işe koşuyordum. Bâzı günler, dergi idârehânesi ile matbaa ve postahâne arasında gidip gelmekten helâk oluyordum. Sirkeci’deki Büyük Postahâne’de 2 numaralı posta kutusunu kirâlamıştık ve anahtarı bende idi. Şimdiki dijital haberleşme ve baskı imkânları olmadığı için, o posta kutusuna çok ihtiyâcımız vardı. Derginin ilk idâre yeri İrfan Atagün Bey’in Devlet Matbaası’ndaki makâm odası olmuştu. Kendisi, orada şûbe müdürü idi. Daha sonra, Yeşilay Binâsı’nın bir katı, bizim cemiyet ve dergiye tahsîs edildi. Bu iyiliğin arkasında, Yeşilay Cemiyeti Başkanı rahmetli Selâhaddin Kaptanağası vardı. Çarşamba Sohbetleri, Yeşilay Binâsı’nda başladı. Daha evvel İrfan Bey’in odasında da benzer sıhbet toplantıları oluyordu, fakat, Çarşamba’ya mahsûs değildi.

 

Derginin müdürlüğünde selefiniz olan Metin Nuri Samancı’dan bahseder misiniz? Ne yazık ki bugün unutulan şahsiyetlerdendir. Zannediyorum şair Gültekin Sâmanoğlu’nun kardeşi idi.

 

Metin Nûri Bey’in Gültekin Bey’in kardeşi olduğunu biliyordum. Fakat, onun şahsı hakkında daha fazla bir mâlûmâta sahip değilim.

 

Türk Edebiyatı’nda yazı ve şiirleriniz yayımlandı. Ancak şairliğiniz pek bilinmiyor gibi. Şiirlerinizi bir kitapta topladınız mı, toplamayı düşünüyor musunuz?

 

Efendim, her Türk şâir doğar. Kendimde bir şâirlik keşfetmedim. Arada bir, derûnumda doğan heveslerle bâzı mısrâlar yazdım. Bu husûsda hiçbir iddia peşinde değilim. Allâh ömür verir de, şiirlerim kitap hacmine ulaşırsa, belki bir gün, neşrine cür’et ederim. Lâkin, şimdilik ortada o hacim yok.

 

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen¬liğiniz, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildiniz. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldınız. Bize öğretmenlik devriniz ile alakalı duygu ve düşüncelerinizi, en azından bir hatıranızı anlatır mısınız?

 

Nâzilli Öğretmen Okulu’na girdiğim ândan başlayarak, maksadım öğretmen olmaktı. 1973 Haziran’ında Edebiyât Fakültesi’ni ve Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirince, ufukta öğretmenlik de göründü. Kabaklı Hoca, bendenizi ilk tâyin yerim olan Malatya Kız Öğretmen Lisesi Târîh Öğretmenliği’ne göndermedi ve İstanbul’da, dergi ile cemiyet bünyesinde kalmamı istedi. Daha sonra gelişen hâdiseler, Fakîr’i Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nden başlayarak memleketimizin değişik bölge ve şehirlerinde öğretmenlik yapmaya mecbûr bıraktı. Bunca yıllık öğretmenlik ve okul müdürlüğü hayâtımda, elbette sayılamayacak kadar çok hâtırâm oldu. Burada ikisini paylaşmak isterim. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin kurucu müdürlüğüne getirildiğimde, ilk kaydını yaptığımız 72 öğrenci, tam yedi yıl, elimizde okudular. O yıllarda Anadolu liseleri biri hazırlık, üçü ortaokul, üçü de lise olmak üzere toplam yedi yıllık tahsîl süresine sâhiptiler. 1984’de aldığımız o ilk 72 kişilik öğrenci hey’etini 1991 yılında mezun edecektik ve onlar okulumuzu temsîlen ilk üniversite imtihânına gireceklerdi. Yedi yıl boyunca, her gün, derslere girmeden, onlara, yedinci yılın sonunda girecekleri üniversite imtihânında içlerinden Türkiye Birincisi çıkaracaklarına, bu maksatla da çok çalışacaklarına, üstlerine düşen vazîfeleri eksiksiz yapacaklarına dâir yemîn ettirdim. Bizzat yazdığım bu meâldeki metni, her gün ben okudum, onlar tekrarladı. Yedinci yılın sonunda, üniversite imtihânındaki Türkiye Birincisi, bizim okulumuzdandı. Bunu, aslâ unutamam. İkinci hâtırâm ise, 1988 yılına âit. Kuzey Atlantik Andlaşması Derneği, Aydın’da Nato hakkında bir konferans vermişti. Konferans sonunda, Nato’yu anlatan bir kompozisyon yarışması açtıklarını, birinci gelecek yazının sâhibini, on günlüğüne Brüksel’e götüreceklerini ve Nato Karargâhı’nda misâfir edeceklerini söylediler. Bendeniz de, bunun üzerine âciz birkaç satır karalayıp Ankara’daki dernek merkezine yollamıştım. Benim yazıyı birinci seçmişler. Hemen uçak biletlerim gönderildi ve önce Ankara’ya, ardından da Brüksel’e, Nato Karargâhı’na gittim. Benim için pek hoş geçen bir on gün oldu. Bu vesîle ile diğer Benelüks ülkeleri olan Lüksemburg ve Hollanda’yı da görme fırsatım oldu.

 

2000-2012 yılları arasında, İstan¬bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldınız. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adınız ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdınız. Altan Deliorman naçizane benim de tanıma şerefine eriştiğim müstesna fikir ve dava adamlarından idi. 12 sene birlikte çalıştığınıza göre müşterek hâtıralarınız çok. Nasıl bir çalışma disiplinine sahipti merhum Altan Bey. Ben Horhor’daki ziyaretlerimde onu geç saatlere kadar çalışırken görürdüm. Hayatına bir bütün olarak baktığımızda kıymetli eserleri ardında bırakan bir inanç ve mefkure adamı olarak saygıyla anıyorum. Size göre en bariz hususiyetleri nelerdi?

 

Altan Bey, hayâtta tanıdığım en mümtaz şahsiyetlerden biridir. Kendisi için 2010 yılı içinde, Târık Zafer Tunaya Salonu’nda yapılan saygı günü toplantısında, oldukça kalabalık bir dinleyici önünde, hayâtına istikaamet veren üç kişiyi şöyle sıralamıştı: Nihâl Atsız, İbrâhim Kafesoğlu ve Kemâl Ilıcak. Bendeniz de, böyle bir sıralama yapacak olsam şu isimleri yazardım: Şehâbeddin Tekindağ, Ahmet Kabaklı ve Altan Deliorman. Evlâd-ı Fâtihân’dan Altan Deliorman, koltuğunun altına sığdırdığı karpuz sayısı ile, tam bir hezârfen Türk oğlu idi. Allâh ganî rahmet eylesin. 

 

Efendim muhtelif yayınevlerinde ama bilhassa Ötüken Neşriyat’dan okuyuculara ulaşan kıymetli eserleriniz var. Meselâ Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ejderlerin Beklediği Hazîne-Türkçe Üzerine Düşünceler, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme… Demir Kuşaklı Cihângîr Süleymânnâme Bir bakıma Türk tarihini bir bütün olarak görüyor ve anlatıyorsunuz? Hedefiniz nedir? 

 

Âciz kanaatimce, yeni Türk nesillerinin en büyük eksikliği, kendi târîhimizi hakkıyla bilmemesi, tanıyamamasıdır. Onlara, Türk târîhini anlatacak üslûbun peşindeyim. Bendeniz, bu üslûba Türk târîh romantizmi diyorum. Burada kasdettiğim anlatma şekli, kat’iyyen akademik değildir. Bu yüzden de, bendeniz târîhçi değilim. Târîhçilik, ayrı ve dahî ağır bir iştir. Ben, kendi kâbımca, herkesin bildiği veyâ bilmesi gereken târîhî hakîkatleri, sevimli bir üslûb kalıbına sokmaya çalışıyorum. Bunda ne kadar muvaffak olduğuma, elbette azîz okuyucular karâr verecektir.

 

Yeni eseriniz Deryâların Sultanı Barbaros Hayreddîn Paşa diğer eserleriniz gibi çok kıymetli. Bu romanınızda Yahya Kemal’in baktığı pencereden bakıyor ve Akdeniz’i bir “Osmanlı” ve “Türk Gölü” hâline getiren komutanı anlatıyor ve okuyucuya da sevdiriyorsunuz. Zât-ı âlinizin Gazavât-ı Hayreddin Paşa’yı esas alarak yazdığınız Deryâlar Sultânı, denizlerde Türk satvet ve hâkimiyetinin kurulduğu 16. asrın pek çok büyük adamından birinin, karaları demir kuşaklı cihan pehlivanlarıyla tutan Osmanlı-Türk Cihân Devleti’nin Akdeniz sularını ve kıyılarını onun eliyle boydan boya kavradığı büyük kahramanımız Hızır Hayreddin Paşa’nın romanı. Bu romanın sinemaya aktarılması çok iyi olur diye düşünüyorum, ne dersiniz?

 

Efendim, yazması bizden, gerisi film sektöründeki kıymetli nazarların himmet ve ferâsetine kalmış. Niçin olmasın. Barbaros için düşündüğünüz bu film, hattâ dizi film ihtimâlini, bendeniz, Değirmen Taşı-Akşemseddin’in Romanı / Taşı Yenen Adam-Mîmâr Koca Sinan’ın Romanı / Güneşli Bir Nîsân Günü-Bektâş Ağa’nın Romanı / Ötüken Yış-Gök Gözlü Gök Yeleli Bozkurt’un Romanı kitapları için de düşünmekteyim. Bilhassa Akşemseddin çalışması, dizi film için pek uygun yapıda. Elbette, bunu değerlendirecek olanlar, film sektörünün hamiyet sâhipleridir. 

 

TÜRKÇENİN BAŞI CİDDÎ ŞEKİLDE AĞRIMAKTA

Ejderlerin beklediği Hazine eserinizde Türkçe üzerine kıymetli düşüncelerinizi bir araya getirdiniz. Ali Şîr Nevâî'nin “ejderlerin beklediği hazîne” olarak tarif ettiği Türkçe, size göre de Türk'ün vâr oluş sebebidir. Türkçeye sahip çıkılması konusunda geçmişten beri büyük bir mücadele yapılıyor. 1980’lerde Tercüman gazetesinin “Yaşayan Türkçe” kampanyasını, hocalarımızın kaleme aldığı makaleleri, gazetede bunların uyandırdığı akisleri ve daha sonra üç cilt hâlinde bir eser olarak neşredildiği günleri hatırlıyorum. Türkçe konusunda bir merhale alındı mı? Türk Dil Kurumu 12 Eylül’den sonra “Uydurukçacılar”dan kurtarıldı. Bugün Türkçe lâyıkı olduğu şekilde konuşulabiliyor mu, yazılabiliyor mu? Türkçe yâremiz hakkındaki kanaatlerinizi lütfeder misiniz?

 

Maalesef, Türkçe’nin başı ciddî şekilde ağrımaktadır. Bunda, eğitim sistemimizin hissesi pek büyüktür. Her geçen gün bozulan âile yapımızın da, menfî mânâda desteği, dilimizi bir çıkmazın içine itmiştir. Tercüman Gazetesi’nin başlattığı “Yaşayan Türkçe” kampanyasının elbette pek çok müsbet faydası olmuştur. Ancak, en büyük kampanya adresi, Millî Eğitim Bakanlığı’dır. Millî Eğitim Bakanlığı’nca desteklenmeyen hiçbir Türkçe kampanyasının başarıya ulaşması mümkün değildir. Bugün, Türkçeyi doğru yazıp konuşan insanların sayısı, nedret hâldedir. Bunun, eğitim dışında bir sebebi ve dahî çâresi yoktur. İşe, oradan başlamak mecbûriyeti vardır.

 

Efendim şimdi üzerinde çalıştığınız hangi eserler var, merak ediyoruz, bizi aydınlatır mısınız?

 

Şimdi üzerinde çalışmakta olduğum iki dosyam var. Birisi, Malazgird Zaferi, ve Sultan Alp Arslan üzerine. Şu ândaki adı “Cihângîr Savleti / Anadolu-Türk Düğününün Romanı”. Belki, yazma faaliyeti ilerlediğinde, isminde değişiklik olabilir. Yahyâ Kemâl, “Alp Arslan’ın Rûhuna Gazel” şiirine:

“İklîm-i Rûm’u tuttu Cihângîr savleti

Târîh o işde gördü nedir şîr savleti”

 

beyti ile başlar. Bendeniz de, burada geçen “Cihângîr Savleti” tâbirini, musavver romanımıza isim olarak düşündüm. Böylece “Cihângîr Tûğlar, Şehsüvâr-ı Cihângîr, Demir Kuşaklı Cihângîr” kitaplarımıza, yeni bir kardeş ilâve etmeyi düşündüm. İkinci dosya, Sultan Dördüncü Murâd Hân Hazretleri’ni anlatmaya çalıştığımız “Son Cihângîr-Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın Romanı” adını taşıyor. Allâh ruhsat verir de bittiğini görür isek, “Cihângîr” serîmiz tamamlanmış olacak.

 

Suâllerinize verebileceğim cevaplar burada sona eriyor. Alâkanıza ve nezâketinize çok teşekkür ile hayırlı mesâiler diliyor, sağlık ve âfiyet içinde olmanızı temennî ediyorum.

 

Efendim lütfedip sorularıma cevap verdiğiniz için ben de çok teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum. 

 

TURGUT GÜLER

 

 

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçesine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Lisesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü. 

 

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozisyon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir taraftan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen derginin  “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

 

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ahmet Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yılında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sıkıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzerine, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti. 

 

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmenliği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstanbul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

 

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne-Türkçe Üzerine Düşünceler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015; Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!