RÖPORTAJLAR
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT

Sücaattin Erdem ile Mülakat
Eklenme Tarihi: 15 Ağustos 2019, Perşembe 06:22 - Son Güncelleme: 15 Ağustos 2019 Perşembe, 06:24
Font1 Font2 Font3 Font4



Sücaattin Erdem ile Mülakat
Mehmet Nuri Yardım

 


İyi dostlar sizi iyi insanlarla tanıştırır, görüştürür. Kıymetli hikâyeci Şerif Aydemir de beni yıllar önce çok değerli bir yazarla tanıştırmıştı: Sücaattin Erdem. Elbette yazarımızı eserlerinden, Dergâh Yayınları arasında çıkan Arapgir Hasreti ile Bu Dağların Ardı isimli nefis kitaplarından tanıyordum. Ancak bu şifahi tanımanın vicahi görüşmeye dönüşmesi çok iyi oldu. Anadolumuzun has insanlarından bir gönül adamını yakından tanıma şerefine erdim. Sonra gördüm ki, Sücaattin Bey Ezel Erverdi, Mustafa Kutlu ve Ebubekir Erdem gibi büyüklerimizin de gönül hanelerinde sağlam bir yere sahip. Şair Metin Önal Mengüşoğlu’nun yakın dostu. Başka kültür sanat adamlarıyla da muhabbeti derin. Bir gün kalemimin gücü yeterse “bir insan”, “bir dost” ve “bir baba” olarak Sücaattin Erdem portresini anlatmaya çalışacağım. Ama buna henüz hazır değilim, çünkü bu konuda heybem ne yazık ki şimdilik boş. Kendisiyle sohbetler ettikçe, birikiminden istifade ettikçe o gönül deryasının sevimli dünyasını size de aktarmaya çalışacağım aziz okuyucular. Şimdilik bu kısa girizgâhla yetinin lütfen. Sücaattin Erdem ile hayatı, eserleri ve fikirleri üzerine yaptığım bu mülâkatı sunmadan önce Bu Dağların Ardı hakkında kaleme aldığı yazıdan kısa bir bölüm sunmak istiyorum. Sanırım bu satırlar bile ne denli ufku geniş, yüreği büyük bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu göstermeye yeter de artar bile. İşte o satırlardan bir kaçı:

 

“Geleceğe hazırlanırken; ‘Bu dağların ardına!’ borçlu olduğumuzu unutmadık. Bugün de hâlâ, ülkesinin kaderi önünde düşünen; sorumlu, duyarlı… ‘bir kuşağın’ naçiz bir ferdi olmaktan övünç duyuyorum. Babamın şartları ortaokuldan ileriye gitmesine elvermemişti. Fakat o; bizlerin iyi mekteplerde okumasını, yüksek tahsil yapmasını, fazlasıyla arzuluyordu. Ben de çocuklarımın iyi yetişmesini, mazlum insanımıza hizmet etmelerini; canu gönülden istedim. Çok şükür! Dileklerim kabul oldu. Onlar, beğendikleri eğitim ve öğrenimi gördüler. Bir şeyi gerçekten bilmenin, iyi anlamanın yolu: çalışıp çalışıp biraz daha çalışmaktı… Her zaman! ‘Onurlu ve dürüst yaşamanız, inancınız; başarınızdan çok daha değerliydi…’ Çocuklarımla arkadaşlık etmenin, kazanımlarımı onlarla paylaşmanın mutluluğunu yaşadım. Ömrüm vefa ettikçe de devam edeceğim. Hisse çıkarmaları için, yeri geldikçe anlattığım nice kıssayı kim bilir kaç sefer çocuklarım dinledi. Onlardan bazılarını yazarak bu kitabı oluşturdum. Siz de çocuklarınıza da okutursunuz. Çocuklarıma bırakacak başkaca bir şeyim, servetim yok.”

 

Sücaattin Bey böyle söylüyor. Daha ne olsun ki efendim. Bu zengin yürekten, bu anlamlı satırlardan, şehir kitaplarına örnek bu güzel eserlerden daha güzel nasıl bir miras bırakabilirdiniz ki? Bu duygu dolu yürek ve her satırı anlam yüklü eserleri sadece çocuklarınıza değil milletimize de miras bıraktınız. Sağolun, varolun. Ama yeni eserler beklemek de hakkımız. Hem de büyük bir hasret ve iştiyak ile… Aziz okuyucular, sözü daha fazla uzatmadan sizi sorularım ve yazarımızın cevaplarıyla baş başa bırakıyorum;
 

 

Edebiyat dünyasıyla ilk temasınız nasıl oldu? Okul ders kitapları dışında ilk okuduğunuz kitap, yazar ve şairler kimlerdi? Bunlardan sizi etkileyen ve daha sonra diğer eserlerini okuduğunuz edebiyatçılar kimlerdi?


Edebiyat dünyasıyla ilk temasım, okuduğum ilk kitap – yazar – şairler, yazdığım ilk metinler konusundaki sorularınızı sıraya koymadan topluca cevaplayacağım:

 

Üniversiteli yıllarda Rus yazarların Gogol, Turgenyev, Tolstoy, Dostoyevski, Puskin, Ivan Gançarov. meşhur yapıtlarını okuyordum. Anton Çehov, Ivo Andriç, Panait Istrati, Knut Hamsun. Goethe, Hermann Hesse. Victor Hugo, A. De Lamartine, Andre Gide, Oscar Wilde. Marc Twain, Edgar Allan Poe, John Steinbeck, Jack London, Ernest Hemingway. Fransiz, Alman, İngiliz, Amerikalı, İskandinavya’dan Balkanlar'dan tanınmış yazarların baş yapıtları tercihimdi. O vakitler! Bu dünya klasiklerini ve Nobel almış yazarların eserlerini bitirmeden diğerlerine geçmenin yersiz olacağı kanısındaydım.
 

Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Peyami Safa, Sait Faik, Sabahattin Ali kitaplarını en çok okuduğum yerli yazarlardır. Hareket Yayınevi tarafından Fikir ve Sanat hayatımıza kazandırılan (başta Nurettin Topçu, Remzi Oğuz Arık) eserler sonraki yıllarda başucu kitaplarım olacaktı. Mehmet Kaplan’in Nesillerin Ruhu ilk göz ağrılarımdandır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ı elli yaşımdan sonra fark edecektim.

 

Peki başka sizi etkileyen yazarlar kimlerdi?
 

Kemal Tahir’i Devlet Ana romanı ile tanımıştım. Ona hayranlığım tüm kitaplarını okumama vesile olmuştur. Tarihi romanlara ilgimin arttığı o sıralar Sepetçioğlu’nun Kapı, Kilit, Anahtar, Çatı, Konak yayımlanmaya başlamıştı. Bu seriyi yedincisine kadar takip edebildim. Bu dönem Oğuz Atay ve bazı yerli yazarları yeniden okudum. Hâlen de adlarını tek tek saymaya gerek duymadığım gündemdeki ekseri kitap ve yazarı okuyor, kimlerin öne çıkarıldığını ilgi ve dikkatle izliyorum.

 

Bu okumalar sırasında en bilinçli döneminizi hatırlıyor musunuz? Şuurlu şekilde ilk okuduğunuz yazarlar kimlerdi? Böyle bir kültür ortamına ne zaman ve nasıl girdiniz?

 

Ezel Erverdi; 1968 yılı Ekim ayında; Erzurum’da bir teşebbüs için üniversitede talebe dernekleriyle temas hâlindedir. Daha önceden tanıdığı, Malatyalı arkadaşlarım Osman İnce ve Vahit Çollak ile Bekir Soysal’in “Emrah Kitapevi”nde buluşur. Emrah Kitapevi: kitapseverlerin uğrağı ve o dönemler mesele sahibi arkadaşlarımızın yegane irtibat yeriydi. Bekir Soysal “Emrah”i 1967 senesinde Ezel Ağabeyin teşvikiyle açmış. Erzurum’un nabzı burada tutulurdu. Ali Karaavcı, Hakkı Mezararkali, Fatin Sezgin, M. Çetin Baydar, Ergin Erzurumlu, Necati Faziloğlu, Sıtkı Aras, Yavuz Akpınar, Nevzat Şeker, Şükrü Samdan, Talip Aktepe… Emrah’da sık karşılaştığımız isimlerdi.
Osman İnce; daha önceden Hareket dergisinin 1968 yılına ait birkaç sayısını “Emrah Kitapevi”nde görüp almış: “Bak bunlar tam senin kafanda” diye derginin otuzuncu sayılarından ikisini bana vermişti. Müslümanların da: ‘Anadolucu’ – ‘toplumcu’ – ‘sosyalist’ görüşlere sahip olabileceğini ilk defa bu dergileri; Nurettin Topçu’nun yazılarını okuduğumda fark etmiştim.

 

Edebiyatla ilk ilişkiniz, ilk yazılarınız, ilk edebî faaliyetleriniz nasıl ve hangi ortamda doğdu. Sanırım bu konuda sizi yönlendiren, size tesir eden ve yol açıp yön gösteren büyükler oldu değil mi?

 

Liseli yıllarda yazdığım, şiir olmadığını sonradan öğrendiğim şiirlerimden birkaçını ben de dergiye yollamıştım. Benim de otuzaltıncı sayıda (1968) “Yabancıya” ve kırküçüncü sayıda (1969) “İlk Nağme” adlı şiirlerim yayınlanmıştı. Duygularımızın hatırına binaen de olsa, Hareket gibi bir dergide adımızın çıkması; hepimiz için heyecan ve gurur vericiydi.
Ezel Ağabey; “Anadolu Fikir Derneği Erzurum Şubesi”ni kurma hazırlıkları içindedir. Osman'a ve Vahit’e Ziraat Fakültesi’nden derneğe üye kaydedilebilecek, görev üstlenecek arkadaşlar belirlemelerini rica eder.
Gıyabimda Ezel Ağabeye: “Sücaettin sol fikirlidir fakat inançlıdır, aynı zamanda milliyetçi – toplumcu görüşlere sahiptir.” diye, yeterince bilgi verilmiştir.

 

Arkadaşlarımın bu kanaatleri genellikle doğruydu. O gün bugün görüşlerime uygun bir partim olmadı. Babam klasik bir devlet memuruydu. Cumhuriyet gazetesinin abonesiydik. Malatyalılığından dolayı zaten İnönü’yü: CHP’yi tutardı. Babam cuma namazlarını kılardı. Ben de kardeşlerim de sekiz dokuz yaşından itibaren oruçlarımızı tutuyorduk. İtikadımız doğru, dinî bilgilerimiz sağlam ve köklüydü. Ne var ki liseli yıllarda babamın halk partililiğini yetersiz buluyordum. Türk halkının çözüm bekleyen meselelerine, tarihimizde aşağıdan yukarı kurulan ilk partinin: T.İ.P.’in ışık tutacağına, çare bulacağına inanmaya başlamıştım. Bu yoksul halkımız, kurtuluşunu, sosyal adaleti ancak kendi eliyle sağlayabilirdi. M. Ali Aybar, Behice Boran’a göre de: siyasi ve ekonomik bağımsızlığımızı, ithal fikir ve modellerle değil Anadolu’ya uygun bir sosyalizmle kazanabilirdik.

 

Peki düşünce dünyanız daha sonra nasıl bir şekil aldı, lütfen anlatır mısınız?

 

Hareket Yayınevi’nin yayınladığı kitaplar Erzurum’a “Emrah Kitapevi”ne kısa sürede ulaşıyordu. Yağmur Yayınları'ndan Topçu’nun Yarınki Türkiye’sini de bulmuştum. Bundan böyle: “Yaşama zevkini bırakıp, yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan ruh cephesinin maden işçilerinden” biri olacaktım. Nurettin Topçu’nun yazılarını ders çalışır gibi büyük bir dikkatle okuyor, kana kana içerek susuzluğumu gideriyor, ruhuma sindiriyordum. Nurettin Hocayı anlamanın hazzıyla kendimden geçiyordum.

 

Okunacak çok kitap vardı. Ezel Ağabeyle konuşurken ne uzun yol kat etmem gerektiğini, ürpererek hissetmiştim. Okuması önerilen kitapları bulup okudukça, düşünüp de ifade edemediğim nice meselenin ne kadar önceden ne vazıh şekilde yazıldığını müşahede ediyordum. Hadiselere partiler (siyaset) üstü bir zihniyetle, ön yargısız bakmayı görmeyi öğreniyordum. Tiraji çok, adı büyük gazetelerdeki ısmarlama köşe yazılarını yavan veya hamasi bulmaya başlamıştım. Bunların hiçbiri gerçekleri yansıtmıyordu. Samimiyetten uzaktılar.
Ezel Ağabey “Anadolu Fikir Derneği Erzurum Şubesi”nin Adımlar adıyla bir dergisi, bir yayın organı olacağı müjdesiyle gelmişti. Bu aylık fikir ve sanat dergisinin dağıtımı Erzurum’dan yapılacaktı. Bölgemizde okuyan, çalışan, fikir ve sanat ürünlerini yayınlayamayan insanların, genç yeteneklerin araştırılıp bulunması… Adımlar etrafında yeni bir guruplaşmanın sağlanması bunların yazılarının toplanması asil görevimizdi. Derginin mizanpajını, bastırılmasını İstanbul’da Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi – Yayınevi üstlenmişti. Derginin yazi eksiklerini; Mustafa Kutlu: A. Haciyakupoğlu, Selim Yağmur takma adlarıyla tamamlıyordu. Karakalem resimleri de Anadolu’yu ve insanını işlemekteydi. 1şubat 1970 tarihinde Adımlar’ın birinci sayısı çıktı. Sahibi derneğin Erzurum Şubesi adına Sücaattin Erdem, Mesul Müdür Mutlu Binol, Yazı İşleri Müdürü M. Atilla Maraş, İdare Müdürü Emre Topçu idi. Ahmet Ali, Garip Kafkaslı; derginin kapağına, bar oynayan dadaşların resmini karakalemle çizmişti. “Yolumuz” başlıklı yazı şöyle diyordu:

 

“Adımlar; Anadolu’nun kalbi Erzurum’dan kopmaktadır. Elinizdeki bu küçük taşra dergisi yepyeni bir inkılabın habercisi olmak azmindedir.” Erzurum’a getirdiğim kitap ve dergileri elden ele değiştirerek okuyorduk. İstanbul’daki Hareket’i; orada tanıştığım insanları yeri geldikçe Erzurum’daki arkadaşlara tekrar tekrar anlattım. Nurettin Topçu’yu, Ezel Ağabey ve arkadaşlarını yani o günkü “Hareket Gurubu”nu tanımayanları; eğer gaflet içinde değil iseler, pek talihsiz kimseler olarak addediyordum.
 

Arapgir Hasreti isimli eseriniz ne zaman ve nasıl ortaya çıktı, anlatır mısınız? Eser TYB’nin Şehir Kitapları dalında 2004’te kazanmıştı. Nasıl bir ilgi uyandırdı eser, bildiğim kadarıyla basında bir hayli yazı çıktı hakkında.

 

Yine önce Hareket sonra Dergah Yayınevi ile olan yakın alakamı, Arapgir Hasreti ve Bu Dağların Ardı kitaplarının yazılma, yayınlanma serüvenini, ulusal ve yerel basında nasıl karşılandığını birlikte anlatacağım: Civar il ve ilçelerden tahsile gelmiş, ilk defa gurbete çıkmış yatılı öğrenci arkadaşlarla, çocukluk gençlik dönemimin en güzel üç yılı Sivas’ta “Dört Eylül Lisesi”nde (Kongre Lisesi) geçmişti. Uzun Çarşının Uluları (Mithat Enç), Defterimde Kırk Suret (Beşir Ayvazoğlu)’i okuduktan sonra Arapgir’i anlatma tutkum günden güne büyüdü. Hayaller kurmaya başladım. Sırf Arapgir’i yazmak için, yazar olmaya nelerimi vermezdim.

 

Sivas’tan sonra ziraat fakültesi öğrenciliği, iş hayatım nedeniyle dolu dolu beş yılım, ikinci vatanım Erzurum’da geçmiştir. “Dergah Yayınevi Erzurum Kitaplığı” serisinden peş peşe çıkan kitaplar, memleketimi yazma isteğimi iyice alevlendirdi. İyi hazırlanayım güzel olsun derken, sağlığım elvermez, ömrüm vefa etmeyebilirdi. İşte bu duygu düşünceyle memleket sevgimden hatıralarımın canlılığından cesaret alarak aziz dostum Mustafa Kutlu'nun da teşviki ve desteğiyle yazmaya başladım.
 

Zannımca değerli hikâyecimiz Mustafa Kutlu ile kadîm bir dostluğunuz var değil mi?

 

Mustafa Kutlu’yu Hareket dergisi ve Adımlar’da çıkan ilk hikâye ve yazılarından: Ortadaki Adam, Gönül İşi’nden beri bildim (1968-69-70.), Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı’na kadar hiç kesiksiz okudum. O Edebiyat’ta ben Ziraat’te Erzurum'da beraberdik. O gün bugün dostluğumuz zedelenmeden devam ediyor. Yazdıklarından etkilendiğim bu mütevazı insandan çok şey öğrendim. Üslup ve kurmacada çığır açan Kutlu, işte tam bizim hikâyecimizdi. Mustafa Kutlu; “teklifleri, ele aldığı meseleler, biçim ve içerik, dili – üslubu ile” “kendisinden öncekilere benzemeyen özgün bir hikâyenin sahibi olacaktı.”
Arapgir Hasreti ve Bu Dağların Ardı kitaplarımın adı Mustafa Kutlu tarafından konulmuş, onun teşviki ve desteğiyle vücut bulmuştur.

 

Peki Arapgir Hasreti kitabınız bu ilçemizde ve başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin muhtelif bölgelerine yerleşmiş Arapgirliler tarafından nasıl karşılandı? Sanırım heyecanla karşılamış ve eseri okumuşlardır.

 

Muhtelif tarihlerde İstanbul’a göçmüş 60 – 70 bin Arapgirli hemşerimden bin kişinin kitabımı almasına bunlardan hiç değilse dörtyüz beşyüzünün okumasına çoktan razıydım. Satılma şansı anca bu kadar olan bir kitabın basılması için üste para vermem lâzımdı. Sağ olsunlar! Dergah Yayınevi kadirşinaslık göstererek kitabımı bastı. Talep etmediğim, beklemediğim hâlde diğer yazarlarına takdir ettikleri ölçü ve miktardaki telif ücreti banka hesabıma yatırıldı. Hayatımda ilk kez yazma karşılığında elime geçen böyle bir parayı aileme hediye alarak anlamlı bir yerde değerlendirmiştim. Arapgir Hasreti’ni yazarken yegâne düşüncem, okuyan hemşerilerime: “Aşk olsun vallahi! Amma da yazmış. Tam da öyleydi, ben de bunları yaşadım hissettim. Hey gidi günler!” dedirtmek, gözleri buğulandırmak, yüzlere bir tebessüm kondurmaktı. Arapgir Hasreti’ni de Bu Dağların Ardı’nı da severek isteyerek kah hüzünlenip kah gülerek kendimi vererek yazdım.

 

Önce babamın sonra benim memuriyetim dolayısıyla Anadolu’nun bir çok yöresini gezmiş görmüştüm. Arapgir, bulunduğu bölgenin mümessili olma sıfatına lâyık çok eski bir yerleşim merkezidir. Anadolu’da yaşayan, köyünü kasabasını memleketini seven özleyen tüm insanların bu kitabı severek okuyacağına inanıyordum. Ulusal basında, yerel basınımız Arapgir Postası’nda Arapgir Hasreti ve daha sonraki kitabım Bu Dağların Ardı için onlarca yazı çıktı.
 

Peki İstanbul basınında neler çıktı kitap hakkında?

 

Buraya sadece söz sahibi bazılarının yazılarından birer ikişer cümle aktarmakla yetineceğim. Rahmetli Nusret Özcan Arapgir Hasreti için yazdığı yazının son paragrafinda:

 

“Bu hikâye sadece Arapgir’in hikâyesi değil, insanımızın, tarihimizin hikâyesi. Eğer bunlar yazılmasaydı diye düşündüğünüzde, Sücaattin Erdem beyin bu kitabıyla yaptığının daha iyi anlaşılacağına inancınız artıyor.” demişti.
Yine aziz dostum Mustafa Kutlu’nun, Yeni Şafak’a verdiği yazısının birkaç cümlesi şöyleydi:

 

“Eserin kıymeti samimiyetinde, sıcaklığında üslubunda.” “Ayrıntıların zenginliği çok az eserde rastlanacak yoğunlukta. Bu anlatım, bu şahitlik esere bir araştırmanın yabancılığını, soğukluğunu değil, hayatın yanıbaşımızda işleyip duran sahihliğini katıyor.”

 

Kendisini sadece gıyaben tanıdığım, değerli yazar, vefakâr hemşerim Vahap Balman’in Arapgir Postası’nda beni onurlandıran yazısından iki paragraf sunmak istiyorum:

 

“Bu kitap arkadaşlarımıza, Arapgir’i merak edenlere, eşimize dostumuza çocuklarımıza ve torunlarımıza göstereceğimiz ve vereceğimiz değerli bir hediye olacaktır. Yazarın dilinin akıcılığı, samimiyeti, ölçülülüğü, Arapgir lehçesine olan hakimiyeti, her şeyden önemlisi kitabin her yanından yansıyan ruh asaleti kitaba ayrı bir güzellik ve özellik katmış. Bu yazıyı yıllarca hasretini çektiğimiz bir kitabı hazırladığı için yazarına teşekkürlerimi arz etmek ve değerli hemşerilerimizden henüz haberdar olmayanlara kitap hakkındaki naçiz duygularımı ifade etmek için yazdım. ‘Marifet iltifata tabi’ ise değerli hemşerimiz takdir edilmesi gereken en güzel marifeti sergilemiş.”


Bu Dağların Ardı’nı Dergâh dergisindeki uzunca yazısında öykü öykü yorumlayan değerli eleştirmen Hüseyin Akın içimi anlayan bir yazar olarak, yazdıklarımın boşa gitmeyeceğini müjdeleyerek gönlüme taht kurmuştur. “Ömrünün küçük büyük bütün dağlarını tırmanmış, bütün sokaklarına girmiş, her insanla az çok konuşup merhabalaşmış bir Anadolu insanının iyi kötü yaşadığı bütün bu maceralara rağmen ümit ve azminden zerre miktarı bir şey kaybetmediğinin hikâyesidir Bu Dağların Ardı. Okuduk ve gördük ki, bu dağların ardında aşılmaz denilen yollara rağmen hâlâ Anadolu insanının sımsıcak yüreği var. Bir ziraat mühendisi olarak Sücaattin Erdem’in hatıra olarak bize aktardığı ömür serüveni de öylesine boşluğa savrulmuş tohumlar olarak kalmayacak, çok büyük ümitlerin yeşermesine vesile olacaktır.
Bir kez daha anlıyoruz ki, aşısı iyi yapıldığı takdirde bu topraklarda her güzel şey kıvamınca büyüyüp dal budak verir. Bir tek nifak tohumları kök salmaz bu topraklarda, bir tek ihanet ağacı büyümez. Zira coğrafya kaderimiz olduğu gibi, toprak da mayamızdır.”

 

Sücaattin Bey daha önce Manisa’da ikamet ediyordunuz. Yıllar önce İstanbul’a yerleştiniz. Hoş geldiniz. Yine de çoğu zaman İstanbul dışında oluyorsunuz ve farklı şehirlerde bulunuyorsunuz. Edebî çalışmalarınız için vakit bulabiliyor musunuz?

 

17 Nisan 2009 tarihinde Manisa’dan İstanbul’a taşındık. Yerleşmek ev eksiklerimizi gidermek bir hayli vaktimizi aldı. 12 Haziran 2009 da kızım İffet’in bir kızı oldu. İsmini Ayşe koyduk. Hakikaten ‘torun sevgisi’ dedikleri kadar varmış. Su sıralar en büyük işimiz ona bakmak. Şeker tansiyon hastası olan yaşlı annem için zaman zaman Eskişehir’e de gidiyor, bir süre kalıyorum. Bu sebeplerle çalışmalarım yavaşladı. Ani hikâye ve roman memleket kitapları okumamın yazdığım türde kendimi geliştirmeme faydası dokunacak diye düşünüyor, önümüzdeki günlerin daha verimli geçmesini umuyorum. Yeni çalışmam ilk iki kitaptan daha farklı konuları işliyor. “Şehir edebiyatı” türünün yaygınlaşması sorusuna gelince, şunları söyleyeceğim:

 

“Hızlı sanayileşme, ileri teknolojiler: nimetleri ile beraber (hava, su, toprak kirliliği, gürültü) çevre kirliliğini de getirdi. Sunilik, yediğimiz sebze – meyve – bakliyat, gıdalara kadar indi. Tabii olan her şey kıymete bindi. Ekmeğin kepeklisi, mahsullerin organiği, kurtlusu çürüğü aranır oldu. Şehirden bunalan insanlar kasabaya – köye – kira bayıra nefes almağa gidiyor. Acaba eskiden bir şeyler bulup kurtarabilir miyim? Ümidiyle çabalıyoruz. Kanımca memleketimizi yazmanın, yeniden keşfetmenin, değerlerimize (zenginliğimize) sahip çıkmanın ardındaki gerçek buralarda yatıyor.
 

BİR ANADOLU İNSANI: SÜCAATTİN ERDEM

 

Sücaattin Erdem, 20 Eylül 1948 tarihinde Arapgir’in Budak Köyü’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini sırayla: Genç, Ağın, Arapgir, Kemaliye, Sivas, Eskişehir ilçe ve illerinde tamamladı. 1966 yılında girdiği Erzurum Ziraat Fakültesi'’den 1970 yılında mezun oldu. Anadolu Fikir Derneği’nin kurulduğu o yıllarda, Erzurum Şubesi Başkanlığı adına Adımlar dergisinin de bir süre sahipliğini yaptı. Şiirlerinin Hareket dergisinde yayınlanması onu yazı yazmaya teşvik etmişti. Adımlar dergisi yirmibeşinci sayısı sonunda kapandığında O Amasya Ziraat Bankası’nda Kredi Mühendisliği görevini sürdürmekteydi. 112. dönem yedek subay adaylığı Balıkesir Ordudonatım Okulu’nda geçti. 1973 yılında Keşan’dan terhisini müteakip Erzurum’a döndü. Anadolu Hayvan Ürünleri İstihsal ve Pazarlama Kooperatifi ile Dergâh Kitapevi Erzurum Şubesi’nin kuruluşunda vazifelendirildi. Manisa Ziraat Bankası’nda 1974 yılında başmühendis olarak ikinci kez memuriyete başladı. 1976’da atandığı, Beydere Tarım Meslek Lisesi öğretmenliği ve müdür yardımcılığının ardından, 1979 yılında Söğüt Tarım İlçe Başkanlığı’nda bulundu. Akhisar, Uşak, Salihli ve Turgutlu Ziraat Bankaları’nda Teknik Müdür Yardımcılığı yaptı. 1997’de emekli olup, Manisa’ya yerleşti. İstanbul’a taşınıncaya dek özel kuruluşlarda ve serbest olarak çalıştı. Şehir kitapları dalında Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2004 Yılında “yılın kitabı” ödülü verdiği Arapgir Hasreti; birikiminin ve çoktan beri devam eden araştırmalarının ilk ürünüdür. Sücaattin Erdem; Arapgir’i yazmak tutkusunu ve yazıya dökülme macerasını ‘kitabin’ önsözünde dile getirmiştir. Eşi Şadiye öğretmen emeklisi, kızı İffet diş hekimi, oğlu Mehmet makine mühendisi ve müzik sanatçısıdır.


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!