RÖPORTAJLAR
  • Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
    Mehmet Nuri Yardım ile Edebiyat Üzerine Söyleşi
  • Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
    Çocuk Edebiyatçısı Nur Dombaycı ile Röportaj
  • Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
    Kâzım Yetiş: “Yahya Kemal bizi tarihimizle barıştırdı”
  • BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
    BEŞİR AYVAZOĞLU İLE YAHYA KEMAL HAKKINDA MÜLAKAT
  • Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
    Şerif Benekçi: “Hümanizm, Batı insanları içindir.”
  • Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
    Eyüp Güzel: “Selahaddin Eyyubi’yi Okuduktan sonra Bende Kudüs Merakı Başladı”
  • Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
    Sevda Dursun: Camiamızın erkeklerine kırgınım
  • Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
    Üstün İnanç: “Yakın geçmişimizde yaşanan bir dram beni romancı yaptı”
  • Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
    Yaşar Karayel: “Vakıflar bizim yitik malımız, yitiğimize sahip çıkmalıyız”
  • Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”
    Mert Hakan: “Radyo iyi bir arkadaş, ondan vazgeçmeyin”

Son Terörist   
Eklenme Tarihi: 7 Ocak 2019, Pazartesi 20:50 - Son Güncelleme: 7 Ocak 2019 Pazartesi, 20:53
Font1 Font2 Font3 Font4



Son Terörist   
Mehmet Nuri Yardım

                                                                     

Kendisi sığınağın içinde, gözleri ve dikkati dışarıdaydı. Takip edildiğini ve yerinin bulunduğunu hissediyor, bu korkuyla nefes alıp veriyordu. Arkadaşı Baran’la birlikte nehre doğru gelirken dar bir geçitten geçmişlerdi. Çocukluk arkadaşına sıkı sıkı tembihlemişti. “Aman dikkat et, çok dar bir geçit bu! Aşağısı korkunç bir uçurum! Sakın aşağıya bakayım deme. Başın döner, ayağın kayar.” Bu tür yerlerde spor ayakkabı giyiyorlardı. Bulamadıklarında siyah lastik. Lastikler bazen kayıyordu, hele yağmurlu havalarda kaygan zeminleri, yalçın kayalıkları bunlarla yürümek bir hayli güçtü. Mehmetçik’ten kaçarken, kayadan kayaya atlarken düştükleri, ayaklarını kırdıkları olurdu. Ama ucu bucağı görünmeyen bu yola girmişlerdi bir kere. Her türlü acıya katlanacak, her çeşit cefaya dayanacaklardı çaresiz.

 

Uzak yerlerden kaçıp buralara sığınmışlardı. Sınır bölgelerinden, sık ormanlıklardan, dağlık yerlerden geçmişler, ovaları aşmışlar ve nihayet doğup büyüdükleri şehrin kırsalına gelmişlerdi. Bir zamanlar en emin bölge olan Beytüşşebap ilçesinin Kato Dağı’nda bile tutunamamış, kaçıp buralara gelmişlerdi. Geçit çok dardı. “Keçi yolu” denir ya, işte öyle bir ince yol. Takip edildiklerini biliyorlardı ama zaman kaybedemezlerdi. Geçidin ardı daha emniyetliydi. Orada nehre girip karşıya geçtiler mi, kurtulmuş sayılırlardı.  Kendisi önden geçti, Baran’a da sık sıkı tembihledi: “Söylediklerimi unutma heval! Beni takip et…” Dikkatlice yürüdü, yaklaşık on metre ince yolu, sırtındaki yüke rağmen çabucak geçti. Tam dönüp Baran’a bakacakken bir çığlıkla irkildi. “Botaaan, düşüyorum Botaaan!…” Bu sesi duymasıyla arkadaşını uçurumun boşluğunda görmesi bir oldu. Baran düşüp uçuruma düşmüştü.

 

Annesi onu Botan nehrinde doğurmuştu ve adını Botan koymuştu. Baran ise kapı komşularınının çocuğuydu. Çocukluk arkadaşıydı. Birlikte sokaklarda oynamış, beraber mahallede büyümüş ve çevrede sevilmeyen birinin tehditkâr sözleriyle dağa çıkmışlardı. O günden beri, senelerdir Doğu ve Güneydoğu’nun dağlarında dolaşıyorlardı. Başlarındakiler, onları ayırmamıştı. Eylemlere birlikte katılıyor ve sonuç alıyorlardı. Uyumlu bir ikili olmuşlardı Botan ile Baran… Lâkin Baran bundan sonra yok. Uçurumdan düşüşünü korku dolu gözlerle seyretmişti. Kimbilir cesedini ne zaman ve kim bulurdu?

 

Birlikte yaşadıklarını hatırladı bir an Botan, Baran’la konuşmalarını, hatta arkadaşının pişmanlıklarını hatırlayıverdi. Son aylarda kendisine, “Botan! Ben artık dayanamayacağım, baksana T.C. hevallerin hepsini keklik gibi avlıyor. İha’lar mıdır, Siha’lar mıdır nedir, o silahlarla bize nefes aldırmıyor. Şehirlerden katılım da olmuyor artık eskisi gibi. Umut bağladığımız halk bize sırtını çoktan döndü. Galiba bu yolun sonuna geldik. Ben ölmek istemiyorum Botan! Teslim olsak mı, ne  dersin?” diye de kendisinden laf almaya çalışmıştı.

 

“Olur mu Baran demişti? Biz teslim olmak için yola çıkmadık. Önderlik’in rehberliğinde bağımsız ülkemizi kurmadan nasıl pes edip silah bırakabiliriz? Hem teslim olsak bile ne faydası var ki? Hadi T.C. bizi affetti diyelim, örgüt rahat bırakır mı? Kandil’den birilerini peşimize takıp işimizi bitirmez mi? Ha öyle, ha böyle sonumuz  ölüm olabilir ama teslim olmak yok.”

 

Arkadaşı artık hayatta değildi ve yanında yoktu. Derin bir yalnızlığı içinde hissetmeye başlamıştı aslında. O varken en azından arada bir konuşuyor,  dertleşiyor, hasbihal ediyorlardı. Ya şimdi?

 

Geçidi arkada bırakalı çok olmuştu. Sırtında techizat ve acil hayat malzemeleri ile habire yürüyordu. Adaşı Botan’ın kıyısına ulaşsa ve yüzerek karşıya geçse belki kurtulubilirdi. Örgüt moralsizdi son aylarda, hatta perişandı. Patır patır dökülüyorlardı. Telsizlerden de bu panik sözleri duyuluyordu zaten. “Keklik gibi sizi avlıyorlar. Sakın sığınaklarınızdan dışarı çıkmayın! Başınızı bile uzatmayın!” diye ardarda talimatlar geliyordu Kandil’den.

 

Eskiden karakol baskınlarına kalabalık gruplarla gidiyorlardı. 20, 30, 50 hatta bazen 100 kişiye yaklaşan grupla gözlerine kestirdikleri bir karakolu şafak sökmeden basıyor, eylemden sonuç alıyorlar, adlarından söz ettiriyorlardı. Dersim, Muş, Diyarbakır, Şırkan ve Hakkari bölgelerindeki en aktif gruba sahiplerdi. Sonra durumları kötüleşti. Daha doğrusu T.C.’nin ordusu güçlendi. Mehmetçik, son iki seneden beri göklerde süzülen bir kartal gibi peşlerinde dolanıyor, hiçbirilerine nefes aldırmıyordu. Büyük bir panik ve korku başlamıştı örgütte. Hatta çözülme… Teslim olanların ardı arkası kesilmiyordu. Üstelik teslim olanlar itiraflarda bulunuyorlardı. Örgüt yöneticileri bu çöküşü önlemek için korkanları infaz etmeye başlamıştı. Diğerlerine göz dağı vermek içindi bu.  Artık şehir kadrosundan katılım olmuyordu aralarına. Kamplarda korku, dehşet ve endişe yaşanıyordu. Arada bir firar edenleri duyuyorlardı. Toplu olarak bir yerde durmamaları ve ikişerli üçerli gruplar hâlinde dağıtılıp saklanmaları, gizlenip ortaya çıkmamaları talimatları geliyordu ardarda. Doğu ve Güneydoğu, artık kendileri için emniyetli bir bölge değildi. Bu karmaşa içinde bazı arkadaşları Tunceli, Erzincan üzerinden Karadeniz’e kaçmışlardı. Ama orada da rahat değillerdi. Halk bilinçli ve silahlıydı. Sezdiğinde ya kendisi silahıyla davranıyor veya askere haber veriyor, baskın düzenletiyordu. Karadeniz de onlara yâr olmamıştı. Ormanlık alanlarda bir ağaç kovuğuna bile saklanamıyorlardı. Oraya kaçıp sonra pesperişan dönenler oldu.

 

Nehir kenarına inen yol sarptı Botan. Arasıra tökezliyor ama yürümeye devam ediyordu. Gece karanlığında sahile inmeli, oradan karşıya yüzmeli ve kaplıcaya bakan mağaralardan birine saklanmalıydı. Elindeki telsizden arkadaşının durumunu bildirmek istedi grup başına. Ses seda yok. Defalarca telsizin düğmesine bastığı, kulağını verdiği hâlde çıt çıkmıyordu. Yoksa durum kötüleşmiş, baskına mı uğramışlardı? Zaten gruptan ayrılırken başlarındaki kişi şunu söylemişti: “Aman Botan, aman Baran. Çok dikkatli olun. Bu koca bölgede sadece bizim grubumuz kaldı. İHA’lar ve SİHA’larla ordu, duyduğuma göre bütün arkadaşlarımızı öldürmüş. İHA hedefi buluyor, SİHA vuruyor. Bir çok arkadaşımız gruplar halinde sınırdan Irak ve Suriye topraklarına geçti. Kandil’e, Sincar’a kaçıp durumu bildiriyorlar. Geçenlerde İçişleri Bakanı, sayımızı bile vermiş. ‘Bu kış çetin geçecek. Teröristleri yok edeceğiz. PKK, artık Türkiye’de barınamayacak.’ demiş. Hatta vatandaşlara, “Oturmadığınız evlerde yiyecek bırakmayın.” Talimatında da bulunmuş. Galiba başarıyorlar ve biz yeniliyoruz. Batıdaki dostlarımızdan binlerce TIR’la silah desteği geldi ama onları Türkiye’ye sokamıyoruz ki… Sınırda bekleyip duruyor içi silah dolu TIR’lar. Ordunun içindeki dostlarımızı da darbe gecesinden sonra temizlediler. 15 Temmuz hem onların bitişi oldu, hem de bizim tükenişimiz… Artık ajan dostlarımızdan da uyarılar ve lojistik destek gelmiyor. Eylemlerimizi ve mücadelemizi bundan sonra belki de İran, Irak ve Suriye topraklarında sürdüreceğiz. Avrupa’dan sonra ABD de desteğini bizden çekebilir. Türkiye’de sanırım artık tutunamayacağız.”

 

Botan ve Baran bu karamsar sözleri duyup yola çıkmışlardı. Umutsuzluk artık içlerini tamamen doldurmuştu. Baran’ın uçuruma düşmesi Botan’ı daha da kahretmişti. Şimdi koca dünyada yapayalnızdı. Sabah olmadan suya varsa belki bir kurtuluş umudu bulabilirdi. Yükü ağırdı, belki bir kısmını bırakmak zorunda kalacaktı. Bu  düşünceler içindeyken yüzüne bir serinlik geldi. Bu dalgaların, adaşı Botan’ın sesiydi. Botan bölgenin en heybetli akarsuyuydu. Dicle’nin iri kollarından biriydi. Derin, geniş ve coşkuluydu. Köyleri de zaten nehre yakındı. Karşıya geçebilse köyüne de yaklaşmış olacaktı. Köye gider miydi, hayır sanmıyordu. Çünkü kimliğini öğrenen askerler, mutlaka köye de uğrarlardı. Kimbilir belki çoktan gitmiş ve bazı yakınlarını sorguya almışlardı bile.

 

Heybesindeki bazı silahları, bombaları attı. Zira bunlar suda ağırlık yapardı, rahat yüzemezdi. Hâlbuki onun bir an önce nehri yüzüp karşıya geçmesi gerekiyordu. Karşıda da küçük mağaralardan birinde saklanacaktı. En azından gün ışıyana kadar gizlenmesi gerekyordu. Suya girerken heybesinde çok az silah ve yiyecek kalmıştı. Akarsuda zorluk çekmedi. Zaten çocukluğundan beri yüzmeyi bilir, suya dalmayı severdi.  Şu azgın Botan’ı, henüz çocukken kaç sefer boydan boya geçmişti kimbilir. Hatta küçükken arkadaşlarıyla iddialaşır, beraber suya girerlerdi. Ancak onlar hemen geri döner, kendisi ise karşıya geçip bir daha geri dönerdi. Ve tabii iddiaları da o kazanırdı. Kazandığı ödül, genelde ceviz olurdu. Zaten çevrede ceviz ağaçları çoktu ve en çok sevdiği de taze ceviziçiydi.

 

Suyu yarılamış, köyün olduğu tepeliği farketmeye başlamıştı. Köy camiini gördü ilkin. Minaresindeki ışıklar yanmaya başlamıştı bile. Demek ki sabah namazı yaklaşıyordu. Belki de az sonra ezan okunacaktı. Çocukken  giderdi camiye. Babası ve dedesi, çevrenin sevilen ve sayılan insanlarıydı. Dedesini erken kaybetmiş, babası da kendisi dağda iken hayata veda etmişti. Şimdi sadece annesi hayattaydı. Bari onu son kez görebilse… Sonrası önemli değildi. Babası onu namaza alıştırmıştı. Hele Ramazanlarda her akşam mutlaka teravihe birlikte giderlerdi. O gecelerde okunan ilahileri hiç unutamamıştı. Tabii daha sonra namazı da terketmiş, ibadeti de unutmuştu. Zaten dağda bu tür inanışlar, büyük bir suçtu, yasaktı. Onlara göre inanç, burjuvazinin yoksulları aldatmak için kullandığı bir silahtı. Din bir afyondu, halkı uyutuyordu. Kendilerine bunları öğretmişler ve dinden tamamen soğutmuş, uzaklaştırmışlardı. Ama Botan yine de yalnız kaldığında, çocukluğunda öğrendiği bazı küçük sureleri sessizce veya içinden okuyordu. Eylemlere katılırken de mecbur kalmadan ateş etmiyordu.

 

Aslında vicdanı ve aklı, masum halkı hedef alan bu terör hareketlerine karşıydı. Kabullenemiyordu bir türlü. Devlet, bütün Kürtlere sahip çıkmıştı. Yollarını açmış, şehirlerini imar etmişti. Bir çok arkadaşı büyük şehirlere gitmiş orada çalışıyor, para kazanıyordu. Örgüte bulaştığı güne lanet ediyordu bazen. O, aslında huzur arıyordu. Sözde devlet kurup halklarını kurtaracaklardı. Hâlbuki kendi Kürt halklarına daha çok eziyet etmişti militan arkadaşları. En son Diyarbakır Sur’da yapılanları duymuştu. Çukur açıp sivil vatandaşları zor durumda bırakan ve semtin delik deşik olmasını sağlayan örgüt mensupları tek tek etkisiz hâle getirilmişti. İşgal T.C. tarafından bitirilmiş, semt yeniden inşa edilmeye başlanmıştı. Siirt’te, Mardin’de, Hakkâri’de duble yollar ve havaalanları açılmıştı. Cudi Dağı Tüneli de 21 sene sonra yapılmış, Şırnak’tan Cizre’ye 15 dakikata ulaşılır olmuştu. Doğu ve Güneydoğu’daki bütün şehirler, yapılan hizmetlerle modern görünümlü olmuş, çehreleri değişmişti.

 

Suyu geçti, sahile çıktı. İşte şimdi doğup büyüdüğü toprağa yaklaşıyordu. Ama köye şimdi gidemezdi. Mutlaka enselenirdi. Germave Kaplıcası’na ise henüz gelen giden yoktu. Sabahın aydınlığıyla birlikte şehirden gelenler buraları doldururdu. Küçük odalarda soyunur, sonra büyük havuza girerlerdi. Küçükken ömrü buralarda geçmişti. Çok arkadaş edinmişti. O zaman şehir halkı da havuzun hemen üstündeki küçük mağaralarda kalırdı. Sonra bir kaç yılan görününce korkup kalmaz oldular. Bir süre sonra da küçük bir otel yapıldı. Artık gelenler hep otelde kalıyor, havuza girip çıktıktan sonra da dönüyorlardı.

 

Sessizce, usulca havuz ve yanındaki bahçenin kenarından yürüdü, yukarıya tırmandı. En üst mağarayı buldu. Çocukken de bu mağaraya saklanır, arkadaşları ve yakınları onu aradıklarında bulamazlardı. Sonra seslerini işitirdi: “Botaaaan! Botaaaan! Nerdesin?” Hoşuna giderdi insanları merak içinde bırakmak, endişelendirmek. Saatler geçer, sesler kesilir, sonra mağaradan ağır ağır iner, evin yolunu tutardı. Tabii annesinden de bir sürü fırça yerdi o zaman. Azarlanırdı, “Nerde kaldın, bizi merakta bıraktın!” diye paylanırdı… Çocukluk yıllarına dalmak hoşuna gitmişti. Keşke hiç büyümeseydi, hep masum bir çocuk olarak kalsaydı. Yaşadığı hatıralar hiç bitmese, hep sürseydi. Dağa çıkmasaydı keşke, elini kana bulamasaydı, Devletine karşı isyan etmeseydi. Aslında kendisi de Baran gibi teslim olmayı düşünmüyor değildi. Ancak bunu korkaklığına verip kendisini rezil ederler diye hemencecik vazgeçmişti. Oysa sığınacağı devletiydi, kavuşacağı ailesi, hasretini çektiği annesiydi. Keşke Baran teklif ettiğinde ikisi birlikte teslim olsalardı. O da yakınlarına kavuşur uçurum dibinde kurda kuşa yem olmazdı. Keşke… Ama iş işten geçmişti artık. Arkadaşı ölmüştü. Hayata tutunmaya çalışıyordu şimdi. Her an kurşun yiyebilir ve hayatı sona erebilirdi.

 

İçini binbir şüphe, binbir kuşku sarmalayıvermişti. Acaba askerler onu takip etmiş miydi, peşinden gelmiş miydi? Burada olduğunu biliyorlar mıydı? Pek sanmıyordu ama ne olur ne olmaz. Örgütün tamamen çözülmesi ve telsizden kimseye ulaşmaması ona bunları düşündürttü. Geçenlerde merkezden gelen ‘Eyleme geçin!’ talimatına bir yoldaş, “Sıkıysa siz gelip eyleme geçin!’ şeklinde posta bile koymuştu. Canlarına tak etmişti. Kandil’den sallamak kolay. Asker Hakkâri dağlarında 3 bin metre rakımlı Buzul dağlarında bile kendilerini takip ediyordu. Ses seda çıkmamıştı, galiba arkadaşları da enselenmişti. Baran da öldüğüne göre herhalde tek eylemci olarak kendisi kalmıştı. Koca örgütten  Türkiye’de kala kala kendisi vardı şimdi. O artık örgütün “Son terörist”tiydi.  

 

Kaçış planları yapıyordu. Botan’ın sahilinden güney doğru yürüse acaba Irak sınırına kavuşabilir miydi? Sınırı aştıktan sonra ölüm tehlikesini atlatmış olacaktı büyük bir ihtimalle. Zira Kandil, bir bakıma sığınakları gibiydi. Irak’ta ne kadar kalır, bilinmezdi. Zaten onlara hiç bir şey söylenmiyordu. Sadece talimat yağdırılıyordu. Şu eylemi yapacaksınız, şuraya kaçacaksınız, şu önlemi alacaksınız vs. Keşke bu kanlı örgüte hiç bulaşmasaydı… Hâlbuki kendisi çocukken kuş bile vurmazdı, kedilerin kuyruğuna hiç basmazdı. Hayvanlara sevgi, merhamet beslerdi. Arkadaşlarını sever, onlarla iyi geçinirdi. Hiç de kavgacı, hırçın bir çocuk değildi. Sonra büyüdü, örgüte karıştı ve olan oldu… Keşke bunların hiç biri olmasaydı.

Bu düşünceler içinde geçmişe arasıra yolculuk yapıp tekrar güne dönerken bir aydınlık hisssetti mağaranın önünde. Bu, sıradan bir aydınlık değildi. Mavi tonu yüksek, kuvvetli bir askerî ışıldaktı. Hemen ardından megafonla ses geldi:

– Botan teslilm ol! Arkadaşın öldü, örgütünüz çözüldü. Sakın ateş açma, direnip ölmeni istemiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin şefkatli ve adaletli kollarına teslim ol! Pişmanlık Yasası’ndan da yararlanabilir ve az bir hapis cezası ile kurtulabilirsin!

 

Bu ses tonuna yabancı değildi. Zaman zaman telsize de karışıyordu bu gür ses.  Bölgenin askeri komutanıydı konuşan. Öğrendiğine göre örgütü çökerten komutan da buydu. “Korkusuz Arslan” diyorlardı adına.  Dağ taş demez, çıkar, arar ve isyancıları bulurdu. Ama önce teslim olmaları için ikazda bulunurdu. Dediklerine göre teslim olanlara asla sert davranmaz, ifadesini aldıktan sonra  karakola teslim edermiş. Oradan da mahkemeye gidilirmiş.

 

Bir tereddüt hali yaşıyordu. Acaba şimdi ne yapsındı?  Ya ateşle karşılık verecek veya teslim olacaktı. Ama kalaşinkofundaki mermi sayısı sınırlıydı. Dışarıda muhtemelen büyük bir askeri birlik vardı. En kötü ihtimalle bir bombayı mağaraya atabilir ve beni dışarı çıkmaya zorlayabilirlerdi. İkinci anons biraz daha üst perdeden ve öfkeliydi: “Botan bak burası senin köyün. Doğup büyüdüğün yerler burası. Annen, ailen seni bekliyor. Teslim ol, cezana katlan. Zaten örgüt tamamen çökertildi, dağlar taşlar temizlendi. Bir sen kaldın. Örgütün son teröristi sensin! Haydi teslim ol!”

 

Bu son sözler, örgütün son teröristi olduğunu öğrenmesi, Botan’ı hem şaşırttı hem de korkuttu. Öyle ya, su testisi su yolunda kırılırdı. Yolun sonu gelmişti demek. Ya intihar edecek, kafasına sıkacak veya teslim olacaktı. Çocukken dedesi, babası ve annesi ona intiharın çok büyük bir günah olduğunu öğretmişlerdi. “Canımız bize emanet. İntihar edenler cehenneme girer bir daha da ordan çıkmaz. Hayata son vermek, Allah’a karşı isyandır. ” demişlerdi.

 

Bütün bunları hatırladı bir an. Merhum dedesini, rahmetli babasını ve kendisini bekleyen gözüyaşlı annesini düşündü bir süre. Sonra kararını verdi. Teslim olacaktı. Komutana seslendi: “Teslim oluyorum komutan! Ateş etmeyin!” Silahını ve mermileri dışarıya fırlattı önce. Ellerini yukarıya kaldırdı sonra ve yavaş yavaş dışarı çıktı. Dışarı çıktıktan sonra mağaraya daha da yaklaşan askerler, yere yatmasını söylediler. Dediklerini yaptı. Komutan, yüzükoyun yerde yatan ‘son terörist’in bu acı hâline bir süre baktı baktı, ayağa kalkmasını söyledi ve ekledi: “Çavani başi Botan?” Botan, askerlik günlerinin insiyaki hareketiyle hemen toparlandı, topuklarını bitiştirdi, askerî selamını verdi: “Sağolun komutanım!” Komutan önce tebessüm etti, ardından askerlerine döndü: “Sert davranmayın. Pişmanlık Yasası’ndan faydalanıp bize bilgi verebilir. Botan nehri kıyısında, son terörist Botan’ı da yakaladık böylece, şükürler olsun. Kanlı ve bölücü örgüt1984’te bu ilçede eylemlere başlamıştı. Aradan 34 yıl geçti ve şimdi Türkiye, yine Eruh’ta, dış güçlerin kullandığı bu kirli ve kanlı örgütü bitiriyor. Haydi asker, toparlanın, şehre dönüyoruz!”

 

İki askerin kolları arasında yorgun ve perişan vaziyette bir süre yürüyen Botan, cemseye binmeden önce uzun uzun adaşı nehre, yüzüp çimdiği Germave Kaplıcası’na ve artık kendisini saklayamayan sığınağı küçük mağaraya derinlemesine baktı, baktı. Bakışları, az uzaktaki köyüne uzandı. Müezzin, yanık sesiyle sabah ezanını okuyordu. Sonra dönüp araca bindi. Belki de onun için yeni bir hayat başlayacaktı, kimbilir…

 

(1 Ekim 2018)

 

 

 

 

 

 

                                              


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!