RÖPORTAJLAR
  • Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”

Son Sefer
Eklenme Tarihi: 24 Nisan 2021, Cumartesi 19:14 - Son Güncelleme: 24 Nisan 2021 Cumartesi, 19:14
Font1 Font2 Font3 Font4



Son Sefer
İsmail Şapaloğlu

   

        

 

Babasından devraldığı emanet omuzlarına yüklendiğinde henüz yirmi beşine bile varmamıştı.  Çocukluk günlerinden beri peşinden bir heves ile koştuğu maceranın, şimdi en zor anını yaşıyordu. Haber, henüz uykusundan gözlerini açmamış olan şehre, sabahın çok erken saatlerinde düşmüştü. ”Mustafa Abi kaza yapmış Kaynaşlı’da! Ölen kalan var mı bilinmiyor!” Gün aydınlaştıkça haberi duyanlarla beraber yazıhanenin önü her geçen dakika biraz daha kalabalıklaşıyordu. O an Bolu Dağı halkın ağzından yeni bir acı hikayesini yazıyordu. “Şoför uyumuş, otobüs şarampole yuvarlanmış! Karşıdan gelen tırla kafa kafaya çarpışmış! Gerçeklerin ne olduğunu ise yalnızca orada olup, o anı iliklerine kadar yaşayanlar biliyordu. Devrilen otobüs, savrulan teker, sağa sola dağılan yolcuların eşyaları ve yitip giden dört can…”

 

Şoför bir babanın tek erkek çocuğu olmak… Kendini talihli hissediyordu. Kendince serbest, üzerinde baba gölgesinden uzak, rahat bir çocukluk yılları geçirmişti. Cumartesi, pazar; hatta hafta içleri ara sıra okuldan kaçıp, şoför İsmet ile yaptığı küçük sanayi kaçamakları, benzinliklerde muavin İsmail ile otobüs yıkamak, Mehmet için çocukluğunun en mutlu anlarıydı. Bütün dünyası, geleceğe dair her türlü hayallerinde o “yürüyen saray” vardı. Hayatının her anını süsleyen tek şey, babasının ömrünü yollarda tüketen ve bir gün ömrünü yine onun uğrunda heba etmesine sebep olan o dev sevgiliydi. Yirmili yaşlarına bu özgüvenle adım atan Mehmet, çilesi zevkinin gölgesinde yok olan bu sevdaya çok erken yaşlarda tutulmuştu. Kader yoğuracağı hamuru erken mayalarmış. Mehmet’te bu rüyadan çok çabuk uyanmıştı. Tutulduğu sevdası, ona hiçbir zaman aklına gelmeyecek yönünü hatırlatmıştı. Onu katlanılması zor bir gerçek ile yüz yüze bırakmıştı.

 

Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. Elbet yaşanılması mukadder bir sondu bu, bundan kaçışta yoktu; lakin bu kadar vahim bir yaşanmışlık ile yüzleşeceğini asla hayal bile edemezdi. Böyle mi olmalıydı! Yoksa! ecel, aynı şerbeti baba oğula bir kaseden içirmek için mi bu temaşaya baş vurmuştu? Geç gelmelerine alıştığı, yeri geldiğinde gün olup yüzünü dahi göremediği babası çıktığı bu son seferden bir daha dönmemişti. Her şey birden bire bambaşka bir hale bürünmüştü. Babasından sirayet eden yol tutkusu, bundan böyle onun zaruri mesleği oluvermişti. Oturduğunda kendinden geçtiği o kral koltuğu hiç rahat değildi. Ne, babasından gizli gizli içtiği keyif sigaralarının, ne de kuş tüyü döşeklerin veremediği, kıvrılıp yattığı arka beşli uykularının tadı kalmıştı. Boğazından yemek namına muavin İsmail’in verdiği kekten başka hiçbir şey geçmiyordu. İnsanın bedenini titreten sonbaharın soğuk yağmurları Bolu Dağı ile beraber Mehmet’in ele avucu sığmaz yüreğinin dizginlerine yağmıştı.

 

Unutuyor insan, vefasızlığı ihanetten bilse de unutuyor. Bundan böyle hüznünü ekmeğine aş eyleyip, dik durup, babasından kalan emanete dört elle sarılacaktı. Uysallaşmıştı. Yaşının genç olması ne onun için ne de başkaları için göz ardı edilecek bir eksiklikti. Babasının sağlığında çevresinden edinmiş olduğu sevginin yerini, artık olgunluğunun da kişiliğine kazandırdığı saygı almıştı. Bunu da fazlasıyla hak ediyordu hiç şüphesiz. Bütün bunlar Mehmet’in omuzlarına serilmiş birer dağdı evet, lakin omuzlarındaki yükün ağırlığı ne olursa olsun külfetine katlanacaktı. Başka bir ihtimali de yoktu.

 

Çok değişmişti. Yaşadığı olaylar, onun meslek hayatının bundan sonraki dönemlerine yönelik bambaşka anlamlara, çağrışımlara kapı aralamasına vesile olmuştu. Mesleğinin inceliklerini, manasını artık daha derinden idrak edebiliyordu. Oturduğu koltuk, tuttuğu direksiyon, her bir kilometre çizgisi, istediğinde her seferinde farklı manalara büründürdüğü korna sesleriyle bambaşka bir ruh haline bürünmüştü. Küçük kasaba otogarından hareket edip, şehrin hudutlarını geride bırakana kadar yavaş yavaş hareket etmesinin mutlaka bir manası vardı. Biliyordu ki o an otobüsün içindeki kaç kişi kim bilir aylarca, hatta yıllarca memleket yüzü göremeyecekti. Onlar biraz daha olsun hasret kalacakları toprakları son kez seyredebilsinler, havasını teneffüs edebilsinler diye ayağına hükmedip de gaza basmaya yetiremezdi. İşte o zaman size bir fırsat doğardı. Başınızı cama yaslayıp, uzaktaki dağlara, tepelerin eteklerine kümelenmiş seyrek ağaçlıklarla donanmış köylere, biraz uzakta toprağını güze hazırlamak için tarlasını süren çiftçiye baka kalırsınız da gözleriniz bir an geriye doğru kayacak olur, boğazınız düğümlenir kendinizi zor tutarsınız. Hıçkırıklı gözyaşlarına boğulmamak için yanan yüreğinizi yanınız sıra refakat eden derenin sularına atıp serinlemek istersiniz. Sonra gözlerinize yol kenarlarında hayvanlarını yayan, ayağı beyaz lastikli, başı şapkalı çocuklar ilişir. Otobüsü gördüklerinde tebessümlü yüzlerle size doğru el sallayıp güle güle diyen çocuklar, o kadar saf ve temiz niyetlerle sizi uğurlarlar ki, her şeyi olduğu yerde bırakıp o köylü çocuklarının bedenine sığınmak istersiniz. Yavaş yavaş gözleriniz çevreye yabancılaşır, artık başınızı öne eğip her şeyi unutmak istersiniz. Otobüsün birden bire yavaşlayıp durduğunu fark eder dikkat kesilirsiniz. İşte o an son darbeyi yersiniz. Yol kenarındaki çeşmenin suyundan son kez içmek için birbirleriyle yarışan yolcuları görünce gözyaşlarınızın membaa kuruyacak zannedersiniz. Zira çeşmeden akan suların kaynağı dağlar değil, sizsinizdir. Kendinizi tutamaz volkan olup patlarsınız. Ayıp değil ya…

 

Eylül, gurbete dönüşlerin hüzünlü mevsimidir küçük kasaba otogarlarında. Hareket saatlerinin habercisi olan uzun korna seslerine gizliden gizliye, içten içe gözyaşları eşlik ederdi her iki tarafta da. Kalanlar gözyaşlarıyla el sallarken, gidenler dönüp de bakamazdı geriye, hıçkırıklı gözyaşlarına boğulmamak için. İşte bütün bu yaşanılanlar hüznün mevsimi olan eylülün geriye bıraktığı birer hazin hatıralardı.

 

Mehmet, kuşkusuz daha nice böyle sahnelere şahit olmuştu. Hiçbir şeye kayıtsız kalamıyordu elbet. Her bir yolcusunun içinde esen rüzgarlar onun ruhunda fırtınaya dönüşürdü. O, yüreğinde nice kasırgaları biriktirmişti. Öyle ki, ortaokuldan beri canından çok sevdiği Suna’sına bile artık yüreğinde verebilecek en kuytu bir köşesi bile kalmamıştı.

 

Yavaş yavaş yüreğinizin yangını söner. Bütün dikkatinizi yollara, uzak yabancı memleketlerin seyrine verirsiniz. Aralıklarla peşi sıra sıralanmış ilçeler birbirini takip ettikçe içinizdeki yara biraz daha nasırlaşır. Güneş ufuktan gündüze yüz çevirip kayboldukça bu kadar yorgunluğa daha fazla dayanamayan gözleriniz de bitap düşüp kapanıverir. Ara sıra kulaklarınız garip bir sesle irkilir. O meyus uykunuz sanki gaipten gelen bu gizemli sesle bölünüverir. Bir raterder sesi sizin yerinize derinden bir offffff çekiverir ki, içinizdeki sıkıntılardan biraz olsun kurtulur hafiflersiniz.

 

Gün evrilip yerini geceye bıraktıkça, Bolu Dağı’nın hafif rampalı virajlı yolları da kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamış, Bolu Dağı’nın eksik olmayan eylül yağmurları ise inceden inceye atıştırmaya başlamıştı. Artık her şeyi geride bırakacak olan tek engel kalmıştı. Arkası geniş ovalara açılan gurbet kapısının eşiği Bolu Dağı ve onun kısa ve uzun ihtiyaç molalarının her zamanki son durağı Kaynaşlı… Mehmet’in yol boyunca muhafaza ettiği gizler bağının çözüldüğü, gussa bulutlarının sağanak halde üzerine çöreklendiği ve hüznün en cömert, neşenin ise en hasis olduğu topraklara nefret besler olmuştu. Eline bir kazma alıp şu dağların bağrını delik deşik etse de yine de içindeki sızıyı dindiremezdi. Bir yandan garsonun getirdiği çayı yudumlayan Mehmet, diğer bir yandan sigarasının dumanlarından yanan gözlerini kaçırmaya çalışırken birden gözleri dağların zifiri karanlık vadilerine dalıverdi. İçinden öfke dolu bir sesle bağırırcasına: “Ulan, daha kaç kişi ölecek!” diye bir türlü bitirilemeyen tünel için hayıflanıyordu. Biten molanın ardından çiseleyen yağmur durmak bir yana şiddetini giderek daha da arttırmıştı. Virajlı yollar, gece, yağmur ve yağmur getirmiş olduğu kaygan zemin… Bir an, ne olduysa o bir anda oldu her şey. Otobüsün ön tarafından gelen “Babaaaa” nidasının hemen ardından, anlam verilemez acı bir fren sesiyle zikzaklar çizmeye başlayan otobüs yolcuların çığlıkları eşliğinde yoldan çıkarak büyük gürültüler eşliğinde yan yatıp şarampole yuvarlanmıştı. Korku ve endişe içerisindeki yolcuların feryat ve imdat seslerinin arasında ilk şoku atlatan Mehmet, kendini toparladıktan sonra otobüsün ön camı kırıp yolcuları sağ salim tahliye etmeye çalıştı. Ne oldu, nasıl oldu hâlâ bir anlam veremiyordu. Gözleri İsmail ile İsmet’i aradı. İkisini de görememişti.” İsmail” diye bağırdı. Mehmet’in sesini duyan İsmail, “Buradayım abi”. Arka beşlide uyuyan İsmail kazanın sarsıntı ve tesiriyle yerinden düşerek iki koltuğun arasına sıkışmıştı. Korkudan titriyor ve acı çekiyordu. Dikkatlice onu sıkıştığı yerden kurtaran Mehmet, İsmet’in nerde olduğunu sordu. İsmail’e moladan sonra yatacağını söyleyen İsmet uyku kabininin içerisinde, bir daha uyanmamak üzere son seferinde, son uykusuna dalmıştı. İsmet’in sıkışıp son nefesini verdiği yerden çıkaramayacağını anlayan Mehmet çaresizce kurtarma ekibinin gelmesini beklemeye başlamıştı.

 

Gün yavaş yavaş aydınlanmaya başlamış, yaralanan yolcular hastanelere, sağlık durumu iyi olan diğer yolcular ise bir tur aracıyla yola devam ettirildiler. Geride ise bir Mehmet bir de İsmail kalmıştı. İsmail yaralı olduğu halde hastane gitmek istememiş, otobüsün başında beklemişti. Mehmet şarampole yuvarlanan otobüsün başına çöküp öylece kalakaldı. Her temizlikten sonra basmaya kıyamadığı otobüsün merdivenlerini gazete kağıtlarıyla örten İsmail, bu kez bir avuç çamur ve birkaç gazete kağıtları ile firmanın ismini örtüyordu. Devrilen, gazete kağıtlarıyla ismi örtülen yalnızca kaza yapmış bir otobüs değildi. Babasının emaneti, yoldaşı, sevdası, hayalleri, tek sermayesiydi. Mehmet’in o soğukkanlı duruşu aniden kaybolmuş, gözyaşları eşliğinde sessizce ağlamaya başlamıştı. Babasından kalan iki emanette gözlerinin önünde yitip gitmişti. Yıllar önce babasını yitirdiği otobüs kazasından sağ kurtulan İsmet, bu sefer yine bir otobüs kazasında, Mehmet’in babasıyla aynı kaderi paylaşmıştı. Olmamış, yapamamıştı. Babasından geriye kalan iki emanete de sahip çıkamamıştı.

 

Aradan geçen birkaç saat sonra kurtarma ekibinin de gelmesiyle yan yattığı yerden kaldırılıp düzeltilen otobüs, bir tırın dorsesine konduktan sonra olay yerinden yavaşça götürülmüştü. Hareket eden tırın arkasından bakakalan Mehmet ayağa kalkarak:

 

“Hadi kalk İsmail biz de gidelim.” 

 

“Nereye abi?”

 

“ Bilmiyorum!”


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!