• Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
    Prof. Dr. Mehmet Aça İle Türk Halk Edebiyatı Üzerine
  • Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
    Bir Fikir, Dava, Ülkü ve İdeal Adamı İbrahim Metin
  • Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”

YAZARLARIMIZ

Necati Kağan Çetin
Necati Kağan Çetin
Eklenme Tarihi: 26 Kasım 2020, Perşembe 16:16 - Son Güncelleme: 26 Kasım 2020 Perşembe, 16:16
Font1 Font2 Font3 Font4
Seküler kazanımlar (!?)

Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğini bilememesidir. Daha da kötüsü, bilemediğini de bilememesidir. En kötüsü, celladına âşık olması, zihnen köleleşmesidir.
Yusuf Kaplan


1789 Büyük Fransız İhtilali’nden bugüne, başta Fransa olmak üzere bütün dünya topyekün bir sekülerleşme süreci yaşadı.
Topyekün bir sekülerleşme süreci: Dinden, imandan, inançtan, maneviyattan, ahlaktan, etikten arınma süreci…
Bu sürecin öylesine katı kuralları vardı ki, manevi anlamda en küçük bir çağrışıma dahi tahammülü yoktu. Neden? Çünkü din, kalkınmanın-gelişmenin, ilerlemenin önündeki en büyük engel olarak görülüyordu.
Kime göre? Neye göre?
Gerçek kalkınma, gerçek ilerleme, gerçek gelişme hangi alanlarda olur?
Medeniyet nerede, hangi alanlarda aranmalı?
Maddi alanda mı, manevi-insani-ahlaki alanda mı?
Geçmişte mi daha medeniydik, şimdi mi daha medeniyiz?
İşte bu tartışmalar yapılamadı.
Neyse…
Dünya çok büyük bir sekülerleşme-dinden arınma sürecine girmişti bir kere…
Derhal sekülerleşme çalışmaları başladı. Hayatın bütün alanlarından din arındırıldı. Bilimden, teknolojiden, endüstriden, sanattan, kültürden, dilden, edebiyattan, eğitimden, ekonomiden din arındırıldı.
Sonuç?
İllâ kazanım demek gerekirse, belli kazanımlar elde edildi. Belli sonuçlara ulaşıldı.
Neticede seküler gören, seküler düşünen bir insan ve seküler işleyen bir uygarlık çıktı ortaya…
Seküler gören, seküler düşünen…
Gönül gözü ile görmeyen, kalp gözü ile görmeyen…
İman gözüyle görmeyen, iman kulağıyla duymayan bir insan, bir uygarlık çıktı ortaya.
Bu bir uygarlık mıydı yoksa bir hilkat garibesi mi?
Her neyse…
Bu arada dünyamızda pek çok felaketler, savaşlar, musibetler, hastalıklar yaşanmaya devam ediyordu.
Dünyada yaşanmakta olan felaketleri doğru olarak analiz edebildik mi?
Yorumlayabildik mi?
Değerlendirebildik mi?
Hayır.
Neden?
Çünkü olaylara parçalı bakıyorduk.
Bütün yönleriyle, kuşatıcı bir gözle bakmıyorduk olaylara.
Olayların manevi arka planındaki manevi sebepleri görmüyorduk. Belki de görmek istemiyorduk.
Olayların manevi arka planı, gönül gözüyle, iman gözüyle, kalp kulağıyla görülüp duyulabiliyordu çünkü.
Olayların manevi arka planı, akıl ve kalp birlikteliğiyle değerlendirilebiliyordu çünkü.
Her neyse…
Bu çok uzun bir tartışma konusu.

Eğer kazanım (!) denilecekse…
Sekülerizmin fertte, toplumda ve dünyada sonuçları-kazanımları (!) şunlar oldu:
Tanrıtanımaz, Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz bir insan.
İnsana, hakikate, tabiata, Allah’a saldıran bir uygarlık.
İnsan insanın kurdudur, diyen bir insan.
Vahşi rekabet meraklısı bir insan.
Altta kalanın canı çıksın diyen bir insan.
Özgürlük, demokrasi, insan hakları söylemini kendine maske yapan bir uygarlık…
Petro-Dolar, silah ihtirasıyla gözü dönmüş bir uygarlık…
Tesadüflere inanan, deist, ateist, pozitivist, materyalist, hedonist, zevklerine düşkün, şeytana tapan, maymuna inanan, darwinist, evrimci bir insan.
Futbolu, müziği, parayı, kariyeri, kendini, başarıyı ilahlaştıran bir insan…
Herkesten, her şeyden şüphe eden, hileci bir insan…
Dışı süs, içi pis bir uygarlık…
Hayatını mutfakla tuvalet arasında geçiren bir insan…
Ömründe bir kere olsun mabede, camiye, kiliseye veya havraya uğramamış bir insan…
Manevi değerleri olmayan bir insan…
Neye nasıl inanacağını bilemeyen bir insan…
Gününü gün eden, hayatını yaşayan, hayatın tadını çıkarmaya çalışan çakırkeyif bir insan…
Fallara, yıldızlara, cinlere, ideolojilere inanan bir insan…
Boşlukta yaşayan, boşlukta düşünen, boşlukta hayal eden bir insan…
Para bütün kapıları açar diyen bir insan…
Sen çalış, ben yiyeyim diyen bir insan…
Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne, diyen bir insan…
Bütün sınırları kaldıran, bütün duvarları yıkan bir insan…
Sınırsız içki, sınırsız eğlence meraklısı bir insan…
Vur patlasın çal oynasın diyen bir insan…
Nerde çalgı, orda kalgı diyen bir insan…
Hız, haz ve ayartı peşinde koşan bir gençlik…
Allah’a inanmayan, ahirete inanmayan bir insan…
İnsana yabancı, kendine yabancı, dünyaya yabancı… Hayata yabancı, içinde yaşadığı topluma yabancı, kainata yabancı, manevi değerlere yabancı… Allah’a yabancı bir insan…
Işığa dost, nura düşman bir insan…
Seküler bilime dost, maneviyata düşman bir insan…
Sebepleri, tabiatı, doğayı, bilimi-seküler bilimi, kendi kendine olma ihtimalini-düşüncesini ilahlaştıran bir insan.
Kendi zevklerine, kendi düşüncelerine tapan bir insan…
Herkesi ve her şeyi kendine rakip olarak gören bir insan…
Hayat acımasız bir mücadeledir diyen bir insan…
Karşılıksız iyilik yapmayan bir insan…
Ormanı, yeşili, bitkileri, ekolojiyi, florayı, faunayı tahrip eden… Kendini beton metropollere hapseden bir insan…
Merhameti, şefkati, muhabbeti tanımayan, bilmeyen bir insan…
Atomlardaki, moleküllerdeki, elementlerdeki… Hücrelerdeki, organlardaki, dokulardaki, organizmalardaki, canlılardaki… Atmosferdeki, jeolojik katmanlardaki… Dünyadaki, gezegenlerdeki… Yıldızlardaki, güneş sistemindeki, galaksilerdeki… Kâinattaki trilyonlarca dengeleri, denklemleri, formülleri, hesaplamaları… Kâinattaki şiir gibi matematiği, geometriyi, mimariyi, dizilişleri, fiziği, kimyayı gören… Bütün bunları yaratan ve yaşatan Allah’ı görmeyen, görmek istemeyen bir insan…
Maddi ihtiyaçlarını gören, manevi ihtiyaçlarını görmeyen bir insan…
Uzak geçmişle, uzak gelecekle, ölümle, kabirle, ahiretle ilgilenmeyen bir insan…
Ben kimim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum, bu dünyada ne arıyorum, niçin yaşıyorum, hayatın anlamı ne, bu hayata hangi anlamı katıyorum, yaratan kim, yaşatan kim, sorularıyla ilgilenmeyen bir insan…
Hayatı, dünyayı, insanı, kainatı çok çok dar bir açıdan gören insan…
İman, ibadet, günah sevap, helal haram diye bir derdi olmayan insan…
Laf olsun, torba dolsun diye düşünen, konuşan, yaşayan bir insan…
Güçlünün yanında, zayıfın karşısında bir insan…
Zalimin yanında, mazlumun karşısında bir insan…
Asla özeleştiri, nefis muhasebesi, ömür muhasebesi, hayat muhasebesi, otokontrol, nefis terbiyesi yapmayan, yapmak istemeyen, yapamayan bir insan…
Allah’a dua edemeyen, Allah’tan yardım isteyemeyen, Allah’a secde edemeyen, son derece kibirli, egosu çok çok güçlü bir insan…
Allah’a yalvarmayı, secde etmeyi gururuna yediremeyen bir insan…
Sahipsiz, başıboş bir insan-hayat-dünya-kainat tasavvuru olan bir insan…
Anlam arayışı olmayan bir insan…
Anlam kaybına uğramış bir insan…
Vahşi batıya, vahşi batının bütün değerlerine, celladına âşık bir insan…
Celladına âşık, kendisi aydınlanmaya muhtaç bir zavallı…
Ontolojik güvensizlik duygusundan bir türlü sıyrılamayan, öldükten sonra yok olup gideceğini düşünen… Belli bir duruşu olmayan, nerede durduğu belli olmayan bir insan…
Yerine göre atomaltı parçacıkları, yerine göre atomları, yerine göre molekülleri ilahlaştıran bir insan…
DNA molekülünü ilahlaştıran bir insan…
Bugün böyle, yarın öyle bir insan…
Rüzgârlarla yön değiştiren bir insan…
İklimleri değiştiren, ekolojik dengeleri bozan bir uygarlık…
Tüketim çılgını bir insan…
Maddi zevkler ve maddi iştahlar üzerine kurulu bir uygarlık…
Yıllar geçtikçe artan sermaye ve paraya rağmen artan fakirlik…
Yıllar geçtikçe artan bilgiye-veriye-enformasyona-dataya rağmen artan cehalet…
Doğayı-ırkçılığı ilahlaştıran bir insan, bir uygarlık…
Bu dünyayı sonsuz gibi gören bir insan…
Komünizm kapitalizm kapışması…
İdeolojiler, çatışma teorileri…
Sömürge imparatorlukları…
Petro-Dolar savaşları…
Birbirini takip edip giden ekonomik-içtimai buhranlar, krizler, bunalımlar…
Dünyayı kuşatan kan, barut, ateş ve gözyaşı…
Haram para, silah, reklam, faiz, kan üzerine kurulu, bütün dünyaya tam anlamıyla hükmeden tamamen seküler bir uygarlık:
Vahşi Batı Uygarlığı…
Katledilen Kızılderililer, Zenciler…
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları… Katledilen binlerce Japon…
Dünya savaşları…
İslam coğrafyalarında katledilen Müslümanlar… Katledilen Bosna Hersek Müslümanları, Suriyeli Müslümanlar, Iraklı Müslümanlar, Azerbaycan Türkleri, Doğu Türkistan Türkleri… Farklı coğrafyalarda farklı dinlerden, kültürlerden katledilen insanlar… Yemen çöllerinde, dünyanın farklı coğrafyalarında katledilen, şehit olan Müslüman Türkler…
Ne dersiniz?
Bütün bunlar kazanım mı, kayıp mı?
Bütün bunlar dram mı, trajedi mi, çöküş mü, felaket mi?
Vahşi Batı’ya göre kazanım olan pek çok şey, bizim için felaketti aslında.


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN