RÖPORTAJLAR
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
  • Sücaattin Erdem ile Mülakat
    Sücaattin Erdem ile Mülakat
  • “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
    “Yunus Emre’nin İlahisiyle Edebiyata Başladım”
  • Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
    Mehmet Nuri Bingöl’le Mülakat
  • Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
    Şahin Uçar: “Şiir Hakikati Arama İşi”
  • “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”
    “Azerbaycan’la Kardeşlik Bağımız Devam Ediyor”

Saraybosna’da Bir Gün
Eklenme Tarihi: 1 Nisan 2020, Çarşamba 20:03 - Son Güncelleme: 1 Nisan 2020 Çarşamba, 20:04
Font1 Font2 Font3 Font4



Saraybosna’da Bir Gün
Büşra Cansız / Sanat Tarihçisi

 

 

İnsanın bir memleketi de kalbini ait hissettiği yermiş derler. Saraybosna’da benim için işte böyle bir şehir. Daha senesi dolmadan yeniden gelmemin sebebi de buydu; memleket özlemi!

 

Havaalanından iner inmez kendimi Başçarşı yolunda buldum. Burası en güzel hatıralarımın olduğu şehir. Evvela Başçarşı’nın kalbi olan sebilin önünde fotoğrafımı çekilerek keşfime başladım. Keşif diyorum çünkü üçüncü sefer gelmeme rağmen hala görmediğim, gizli kalmış o kadar çok yer var ki. Güvercin seslerinin arasından geçerek kendimi Başçarşı’nın tarih kokan sokaklarının arasında buldum. Burası hala bir Osmanlı şehri. Ne, zaman değiştirebilmiş bunu ne de savaş. Adım başı camisiyle, dükkânlarında icra edilen geleneksel sanatlarımızla, bizlere hoş geldin kardeşlerimiz diye bakan sıcacık gözler ile hiç yabancılık çekmiyordum.

 

Yemyeşil ovalarında yetişen hayvanları ile Bosna’da en meşhur ve en ucuz yemek et. Bende keşfime başlayalı daha 1 saat olmuşken karnımdan gelen uyarı sesine kulak vererek hemen bir cevabici aramaya başladım. Cevabi, Bosna’nın meşhur pideli köftesi. Sokaklar arasında kendime yer ararken Galatasaray bayraklı, Başçarşı’nın meşhur cevabicisini gördüm. Fenerbahçeli olmama rağmen Türklerin hoşça karşılandığı, sahibinin İstanbul hatıralarıyla donattığı bu restoranda girerken buldum kendimi. Sahibi Tarık Hodzic. Bundan 30 yıl kadar önce Galatasaray da futbol oynamış. Bir müddet onunla sohbet ettim. Ülkeni seven insanlar ile karşılaşmak, onlar ile sohbet edip hatıralarını paylaşmak yabancı bir şehirde yaşamayı en sevdiğim anlardan biri.

 

Daha sonra şehri ihya eden Gazi Hüsrev Bey’in izlerini takip etmeye başladım. Başçarşı’nın ortasında camisiyle, medresesiyle, hamamıyla, vakfıyla bütün bir külliye olarak hala işlevini yerine getiriyor. Burada cemaatle kılınan bir vakit namazın verdiği huzuru sizlere tarif edemem. Dışarda tanımadığın insanlar ile caminin o küçük alanında birden kardeşmiş gibi hissetmek, herkesin sana selam vererek Türk olduğunu anlayarak sohbet etmeye çalışması… İşte ortak bir kültür ve medeniyete sahip olmanın en güzel hislerinden birini yaşadım burada.

 

Başçarşı’yı adım adım gezdikten sonra hem güneşin batışını izlemek hem de şehitliği ziyaret etmek için Kovaçi yokuşuna doğru ilerledim. Burada Bosna’da hayatımda ilk kez başıma gelen bir olay var ki asla unutamam sanırım. Yokuşun henüz ortasındayken birden cebimde bir el hissettim. Arkamı dönmem ile telefonumun yere düşmesi bir oldu. Bosna da hırsızlık vakası ile karşılaşacağım hiç aklıma gelmezdi, hele ki şehitlik yolunda. Hiçbir şey olmamış gibi uzaklaşan Bosnalı genç biz şehitliğe ulaşana kadar arkamızdan izledi…

 

“Şimdi güneşin altındaki yerimizi almanın vakti geldi. Beni Bosna şehitleri ve Osmanlı askerlerinin yanına gömün.” bu sözler Bosna’nın bilge lideri Alija İzzetbegoviç’e ait. Binlerce Saraybosna şehidinin arasında, güneşin altındaki yerini almış. Burada hissettiğim duyguları tarif edecek kelimeleri ne yazık ki bulamıyorum, kalemin durduğu sözcüklerin tıkandığı bir an.

 

Alija ve Bosna şehitlerine Fatihalar okuyarak, mezar taşlarını okuya okuya ilerledim. Saraybosna 1992-1995 yılları arasında tam 3,5 yıl kuşatma altında kalmış bir şehir. Bu kuşatma sırasında binlerce kişi şehit olmuş. Mezar taşlarında hep aynı ölüm tarihleri 92, 93, 94, 95. Doğum tarihleri ise 60, 65, 70, 75, … Daha hayatlarının başında olan bu insanlar şehirlerini savunurken, boş bir nefret uğruna ölmüşlerdi. Hem de tüm dünyanın gözleri önünde. Medeni (!) Batı’nın kanatları altında.

 

Şehitliğin yukarısındaki tepe Boşnak gençlerinin güneşin batışını izlemeye çıktıkları bir nokta. Buradan tüm Saraybosna’yı görmek mümkün. Miljacka’nın ortadan ikiye böldüğü bu şehri, tüm güzellikleri ve kusurları ile tepeden görebiliyordum. Gördüğüm neydi peki? Başımı sağa çeviriyordum şehitlik, sola çeviriyordum şehitlik, önüm zaten Alija ve askerlerinin bulunduğu şehitlik. Beyaz zambaklar ülkesini andırıyordu bu acı manzara bana.

 

Ölüleri ile yaşayan bir şehir ne kadar canlı olabilirdi ki? Güneşin batışını izlerken bu soru beynimi meşgul etmeye devam etti. Cevabını bulabilmek için Saraybosna’da bir gün değil bir ömür geçirmek gerekirdi belki ama sanırım anlamaya başlamıştım. Burası şehitleri sayesinde yaşıyordu. Kendileri için olmasa bile, onlar için yaşamalıydılar. Her gün evlerindeki kurşun deliklerini görerek, her sokak başında şehitlerine selam vererek, hiç beklemedikleri bir anda sevdiklerinin katillerini görerek; en vakur, en canlı, en anlamlı, en deli şekilde yaşamalıydılar. Bütün dünyaya biz buradayız, hiçbir yere gitmedik gitmeyeceğiz dercesine. Yani direnircesine!

 

En nihayetinde; “Yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak. Unutma; aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak.”


Bu haberlerde ilginizi çekebilir!