• “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
  • Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”
    Münevver Meriç: “Cem Sultan’ı iyi tanımalıyız”

YAZARLARIMIZ

Fırat Kızıltuğ
Fırat Kızıltuğ
Eklenme Tarihi: 7 Ağustos 2020, Cuma 07:58 - Son Güncelleme: 7 Ağustos 2020 Cuma, 08:13
Font1 Font2 Font3 Font4
Sana Gül Gonca Diyorlar Bana Şeydâ Bülbül

 

 

 

Nuri Halil bey, Radyonun arka tarafına düşen boşluktaki pencerelerden, sağdan ikincisinin önünde ayakta idi. Çantasını pencere boşluğuna koymuş ve ellerini de çantanın önüne gelecek şekilde yerleştirmişti. Yavaş sesle durmadan aynı şarkıyı mırıldanıyordu. Elleriyle, vezinli hareketlerle ağıraksak usulünü tutuyordu. Okuduğu şarkı Muhayyer’di. İnsanın rûhunu bir anda kavrayıp, derinliklere garkeden bir şarkıydı bu. Bir hususiyeti de, bilinen hiçbir muhayyer şarkıya benzemiyordu. Duyan olsa bile güfteyi seçemezdi. Çünkü üstâd kendine, kendi iç âlemine, ruh yapısına eşdeğer, gönlüne söylüyordu.

 

 

Ah! bilseniz, o anlarda gönül nasıl ummanlara kanat açar? Düşünceler, makam ve usûlle ilâhî düzene girerek nasıl devreder? Bunu yaşayan rûhun, hissiyât âleminde neler neler husule gelir?

 

 

Nuri Halil bey de o halde idi. Esasen radyonun bu kısmı, inanılmaz bir sessizlik içindeydi. Stüdyo kapılarındaki yeşil “bekleyiniz,” Kırmızı renkli “susunuz” yazan ışıkların yanıp sönüşü bile, sessizliği tâciz ederdi. Hele hele gönlü ile baş başa olan bir san’atkâra bu ışıklar gürültü patırdı gibi gelirdi.

 

 

Nuri Halil bey, Muhayyer deminde iken bir yandan da Boğaziçi’nin o muhteşem manzarasını seyrediyordu. Yahya Kemal’in Üsküdar’ı, Abdülhak Şinasî’nin yalıları. Küçük ve Büyük Çamlıca’lar, Nakkaştepe, İcâdiye…

 

 

Üstâd, yanıbaşında hafif bir ayak sesi duydu. Mutlu bir âleme dalmış, Muhayyer’in kanatlarında yüzerken, yanına yaklaşan kişinin, çok hususî ve ihvandan biri olması gerekliydi. Öyleydi de. Gelen, gözlüklerinin arkasındaki gözlerinde, Mûsikî Sanatı’nın muhteşem parıltılarını taşıyan, daha yirmili yaşlarında olmasına rağmen, üstâd mertebesini idrak eden, genç doktor ve ses san’atkârı Alâeddin beyin ta kendisiydi.

 

 

-Hayırlı günler hocam.

 

-Hayırlı günler oğlum.

 

-Hocam bu okuduğunuz Muhayyer yeni mi?

 

-Yeni yeni. İyi ki, geldin. Daha yayına epey zaman var. Gel seninle bu şarkıyı meşk edelim.

 

 

Hoca okuyor, Alâeddin bey tekrarlıyordu. Üstelik sesinin ve üslûbunun inceliklerini de katarak eseri doyumu olmaz bir hâlete büründürüyordu. Hoca talebe, birlikte eseri birkaç kere tekrarladılar. İkisi de eserden ayrılamıyorlardı.

 

 

-Hocam müsaade ederseniz, ilk yayında bu eseri bendeniz okuyayım.

 

-Müsaade ne demek oğlum? Eserimi senin sesinden ülkeye dinletmek, şereflerin en erişilmezi.

 

-Estağfurullah hocam, o şeref bendenize aittir. Size lâyık olmaya çalışacağım.

 

 

Genç doktor saatine baktı, “-Hocam buyurun D stüdyosuna gidelim. Fasıl programının provası var.”

 

 

Faslı üstad Hakkı Derman yönetiyordu. Kemanıyla her zaman olduğu gibi saz heyetinin başına oturur o olgun ve dolgun yayı ile fasıla hâkim olurdu. Esasen fasılları ezbere çaldığı için nota sehpasına pek bakmazdı. Yarım saatlik bir zaman içinde provayı bitirip, canlı yayına gireceklerdi. Tesadüfün en şaşırtıcı olanı ise, fasıl Muhayyer makamında idi.

 

 

Provaya başlamadan, Alâeddin bey, Hakkı Bey’in yanına gitti. Nuri Halil Bey’in eserinin notasını gösterdi. “-Acaba bu günkü Fasıl programında icrâ edemez miyiz?” diye sordu. Hakkı Bey,

 

 

“-Ara taksiminden sonra birinci eser olarak, sen solo yaparsın, arkadan fasla devam ederiz.” Dedi ve ekledi, “Sen kütüpaneye git, sazlar için iki üç kopya yap getir.” dedi.

 

 

***

 

 

Hakkı Bey cep saatini çıkardı ve yayının başlamak üzere olduğunu gördü. Zaten kontrol odasındaki üç teknisyen, İstanbul Radyosunu, Ümraniye vericilerine bağlama hazırlıklarına başlamışlardı. Stüdyo kapısının üstündeki kırmızı ve yeşil ışıklar yanıp sönmeğe, yayına saniyeler kaldığını bildirmeğe başlamıştı. Herkes kontrol odasındaki tonmaysterin “yayın başladı” işaretini bekliyordu. Tonmayster, havadaki elini indirdi ve program spikerine işaret etti;

 

 

“Burası,426 metre 11760 kilohertz orta dalga üzerinden yayın yapan İstanbul Radyosu. Şimdi Hakkı Derman idaresindeki fasıl heyetinden Muhayyer makamında eserler dinleyeceksiniz.”

 

 

Hakkı Bey, pek çalınmayan bir Muhayyer Peşrevi seçmişti. Bestekârı Neyzen Salim beydi. Bu peşrevin bilhassa mülâzime hânesi olağanüstü güzelliktedir. Makamın bütün özelliklerini, önce işitme duygusuna, sonra dimağa, sonunda kalbe inerek tamamlar. Dinleyen veya okuyan, çalan san’atkârı “Gemiler geçen ummanlara” götürür. Peşrev bittikten sonra heyet, Sadullah Efendinin: Muhayyer Ağır semaîsini icrâ etti.

 

 

Hâl-i siyehi gerden-i nâzik terindedir

(Siyah beni nâzik gerdanın üzerindedir)

Bir bûsesine canımı versem yerindedir

Perçem sanır ol nûr-i siyehi gören velî

(Perçem sanır o siyah nuru gören kişi)

Zıll-i hümây-yi evc-i saadet serindedir.

(Hüma gölgesi gibi saadet başındadır)

 

 

Ağır semâînin icrasından sonra Sadullah Ağa’nın Yürük Semâisi icrâ edildi:

 

 

Bir elîf çekti yine sîneme cânân bu gece

(Yine gönlüme elif çeker gibi âşina oldu sevgili bu gece)

Pek sarıldı bana ol serv-i hırâman bu gece

(Pek sarıldı bana O servi yürüyüşlü bu gece)

Ayın ondördü gibi dün gece mecliste idi

(Ayın ondördü gibi dün gece mecliste idi)

Kande akşamlayacak ol meh-i tâbân bu gece

(Nerde akşamlayacak O parlak ışık bu gece)

 

 

Bu semâînin güftesi Endeûnî Vâsıf’a aitti. Fasıla üç şarkı daha ilâve ettikten sonra; Hakkı Bey, Udî Yorgo Bacanos’a ara taksimini yapmasını işaret etti. O sırada Alâeddin Bey, solist mikrofonuna yaklaştı. Taksim bitince program spikeri:

 

 

“-Sayın Dinleyiciler, şimdi Dr. Alâeddin Yavaşça’dan, Nuri Halil Poyraz’ın ağır aksak Muhayyer şarkısını dinleyeceksiniz.

 

 

Sana gül gonca diyorlar, bana şeydâ bülbül,

Güle gülmek yaraşır bülbüle feryâd ey gül

Gâm-ı şeydayı düşünme gel efendim gel gül

Güle gülmek yaraşır, bülbüle feryâd ey gül

 

 

Eser, hem çalanları, hem radyo sanatkârlarını çok memnun etmişti. O zaman sadece yüzelli bin kişi olan İstanbul halkını çok etkilemişti. Hatta onbeş-yirmi genç kız, Radyo Haftası dergisinin ilâvesi olarak yayınlanan Alâeddin Beyin resmini imzalatmak için merdivenlerine koşmuşlardı.

 

 

***

 

 

Türkçe’nin ikizi olan Türk Mûsikîsi, Nuri Halil Poyraz’ın ruhuna ilhâm edilen, Muhayyer makamındaki ilâhî nağmelerle bir muhteşem şarkı daha kazanmıştı. Şarkının güftesi “feilâtün-feilâtün-feilâtün-failün” arûz kalıbıyla söylenmiş, bestekârı tarafından tertibedilmişti. Beste ve güftenin aynı anda tulû ettiğine (doğduğuna) yüzde yüz eminiz.

 

 

Yayın tarihi: (Bostancı) 30 Haziran 2016


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN