• Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
    Yaşar Çağbayır: “Türkçenin Söz Varlığı Milyonlarcadır”
  • “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
    “Merkez Efendi’yi Yazmanın Sevincini Yaşıyorum”
  • Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
    Yusuf Ömürlü ile Mülâkat
  • Dr. Cahit Öney ile Mülakat
    Dr. Cahit Öney ile Mülakat
  • Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
    Suad Alkan ile Sanat Merkezli Bir Konuşma
  • Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
    Mehmet Halistin Kukul İle Mülakat
  • Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
    Yardım: “Kedili Hayat, Çok Daha Anlamlı”
  • Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
    Yardım: “Kedili hayat, çok daha anlamlı”
  • Turgut Güler ile Mülakat
    Turgut Güler ile Mülakat
  • Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat
    Yücel Çakmaklı ile Yapılmış Eski Bir Mülâkat

YAZARLARIMIZ

Filiz Çırpıcı
Filiz Çırpıcı
Eklenme Tarihi: 20 Şubat 2020, Perşembe 03:40 - Son Güncelleme: 20 Şubat 2020 Perşembe, 03:40
Font1 Font2 Font3 Font4
Şair Nâbî

 


 

Şair Nâbî, edebiyatımızda hikmetli sözleri, düşündürücü, felsefî şiirleri ile tanınmış bir divan şairimizdir. 1600’lü yılların sonlarında yaşamış Osmanlı’nın duraklama devrine şahit olmuş idi. İdare ve toplumda ortaya çıkmaya başlayan düzensizlikler, bozulmalar,  belki de onu didaktik şiir yazmaya yönlendirmiştir diyebiliriz. Hayatın içinde karşılaştığı meselelere karşı çözümler bulmaya çalışmış, yer yer nasihatlerde bulunmuştur eserlerinde.


 

Onun,  birkaç beyitini incelemeye çalışacağımız şu gazeli; şairin, hayatı bir bütün olarak nasıl kavradığını, görmüş geçirmişliğini, hayattan bize sunduğu dersleri ne güzel anlatır. 

 

        Bağ-ı dehrin hem hazânın hem  baharın görmüşüz

        Biz neşâtın da gâmın da rûzgârın görmüşüz


 

Nâbî, belki de hayatı özetleyen bu giriş beytinde şöyle diyor: Biz bu dünya bahçesinin hem ilkbaharını hem de sonbaharını gördük. Yani biz gençliği de ihtiyarlığı da idrak ettik. Ve biz bu hayat denilen macerada, neşenin de kederin de hüküm sürdüğü demleri yaşadık. Hayatı; kederi, gamı ile de,  sevinci ile de tanıdık, bildik. 


 

Ve başlıyor nasihatlerini etmeye, görüp öğrendiklerinden çıkardığı dersleri bizlere de nakletmeye.

 

        Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde

        Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz


 

Bu dünyayı bir ikbal, yani mevki makam, zenginlik gibi varlıklar ile yükselme yeri olarak görenleri ikaz ediyor. Bu dünya bir ikbal meyhanesidir diyor. Şan şöhret, büyüklük, ikbal ile sarhoş olanların yeri. İşte ey akıllı insan! Sen sen ol, bu baş döndüren meyhanede çok da mağrûr olma, gurur, kibir yapma. Çünkü biz böyle sarhoş olup da ertesi sabah baş ağrısı ile uyanan nice ikbal sahiplerini gördük. 


 

Humâr, sarhoşluktan sonraki baş ağrısı ve mahmurluk halidir. Kısa süren mest olma, zevk hali geçer de bu insanlar can sıkıcı bir baş ağrısı ile uyanırlar. 

 

        Top-ı âh-ı inkisâra pâydâr olmaz yine

        Kişver-i câhın nice sengin hisârın görmüşüz


 

Paraya, mevkiye aldanıp haksızlık etmeyesin, mazlûmun âhını almayasın. Biz bu hayatta yaşadık ve gördük ki, nice zenginlerin, sultanların sağlam, muhkem kaleleri, gönlü kırık olanların ettiği bir âha, bir bedduaya dayanmaz. Mazlumun âhının topu, nice sengi, hisârı yerle bir etmiştir. 

 

        Bir hâdeng-i can-güdâz-ı âhtır sermâyesi

        Biz bu meydanın nice çâbuk süvârın görmüşüz


 

Yine biz bu meydanda nice hızlı süvariler gördük ki onların sermayesi yani ellerindeki tek silahları; can yakıcı, derin bir âh idi. O âh, o beddua ki öyle gönülden edilmiştir ve bir mazlum kûşesinden gelmektedir. O yüzden akıl almaz bir sürate ve etkiye sahiptir. 

 

        Bir gün eyler dest-beste pây-gâhı cây-gâh

        Bî-aded mağrûrun sadr-ı itibarın görmüşüz


 

Biz, sayısız,  bulunduğu makam ile gururlanıp mağrûr olan kişi gördük ki bunlar, oturdukları o yüksek mevkilerin önünde gün gelir bir hizmetkâr olarak el bağlayıp dururlar.

 

Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd

Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz


 

Ve  son beyit gelir en vurucu şekilde. Der ki ikbal sarhoşuna: “Ey Nâbî biz bu mecliste çok bâde içenleri gördük ki ellerindeki murâd kadehi, gün gelir dilenci kâsesine dönüverir. İçindeki şarabın göz alıcı rengiyle insanı cezbeden o murâd alma kadehi, bir bakarsınız bir dilenci kâsesi haline gelmiş.


 

Divan şiirinin heybetli isimlerinden Nâbî. Ne de güzel benzetmelerle gözümüzün önünde canlandırıveriyor hayatın, hakikatin sahnelerini. Câm-ı Cem ile sarhoş olup kendinden geçen insanı sarsıyor, kendine getiriyor. Her devrin insanına fâniliği anlatıyor şiir dilince.


 

Fâniliği yakînen , hakk-el-yakîn derecesinde bilen ve bizlere de bildirmek için güzel nasihatler eden Nâbî’nin, kendine mahlâs olarak aldığı kelime de düşündürücü. Nâ ve bî kelimeleri Farsça’da “yok” anlamına gelmektedir. Denir ki, bu iki yok’u birleştirmiş, Nâbî şeklinde kendine isim edinmiştir üstâd. 


 

Hatta şu güzel beytinde bu “yok”, “yok olma”halini çok güzel anlatır. 

 

        Bende yok sabr ü sükûn, sende vefâdan zerre

        İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kerre


 

Onlar, o büyükler bilirler ki varlıktan geçip yokluk elbisesini giymeli insan. Ancak o zaman, yokluğunu bilen insan varlığa yükselebilir, yükseltilir. Nâbî bu sırları bilenlerden idi. Şiiri ile, yaşayışı ile, sözü, nasihati ile yârenlerine, takip eden nesillere bu sırları, güzellikleri nakletmeye çalıştı.

 

Biz de bu güzel sözleri dinleyenlerden, nasihatleri alanlardan olalım. Vesselâm..

 


» YAZARIN DİĞER YAZILARI


BU YAZIYLA İLGİLİ YORUM YAZIN